Nur Mehmet Güler yazdı: Bilmenin dayanılmaz ağırlığı

Bilgisiyle kendi çağı arasında ilişki kuran, gördüğü gerçeklik hakkında yargı oluşturan ve gerektiğinde bu yargının sorumluluğunu kamusal alanda üstlenen kişidir. Bu, “Entelektüel kimdir?” sorusunun çok genel bir yanıtı olabilir. Tabii “kendini bilmek” ile tanımı tamamlayabiliriz. Bilmenin bir sorumluluğu var mıdır? Bilgi üretmek yeterli midir? Entelektüelin bir siyasi aidiyeti olabilir mi? Yine entelektüelin toplumdaki yeri üzerine eski tartışmalardan biri, iktidarla ilişkisi etrafında gelişiyor.

Nur Mehmet Güler yazdı: Bilmenin dayanılmaz ağırlığı
Nur Mehmet Güler yazdı: Entelektüel kimdir? Bilmenin dayanılmaz ağırlığı

Julien Benda, 1927’de yayımlanan La Trahison des Clercs adlı eserinde entelektüellerin evrensel doğruluk, adalet ve hakikat arayışını bırakıp milliyetçilik, devlet çıkarı ve siyasal tutkuların hizmetine girmesini bir tür “ihanet” olarak değerlendiriyor. Benda’nın yaklaşımı oldukça serttir. Entelektüelden günlük siyasal çıkarların üzerinde durmasını bekliyor. Eserin yaklaşık yüz yıl sonra hâlâ tartışılması da entelektüel ile siyasal aidiyet arasındaki gerilimin ortadan kalkmadığını gösteriyor.

Antonio Gramsci meseleye başka yerden bakıyor. Ona göre entelektüel, toplumsal ilişkilerin dışında duran bağımsız bir varlık değildir. Her toplumsal sınıf, kendi dünyasını anlamlandıran, örgütleyen ve meşrulaştıran “organik entelektüeller” üretir. Entelektüel yalnız filozof, yazar veya akademisyen değildir. Toplumsal bir grubun düşüncesini örgütleyen ve yaygınlaştıran kişi de entelektüel bir işlev görür.

Benda ile Gramsci ilk bakışta birbirine karşıt görünebilir. Benda, entelektüelin siyasal tutkulara mesafeli olmasını ilkesel olarak savunuyor. Gramsci ise entelektüelin zaten toplumsal ilişkilerin içinde oluştuğunu söylüyor. Dolayısıyla bu iki yaklaşımı birlikte düşünebiliriz. İnsan hiçbir toplumsal bağın dışında yaşayamaz. Bir sınıfa, topluma, kültüre, dile ve tarihe aittir. Çoğu zaman belirli bir siyasal deneyime de sahiptir. Tam anlamıyla konumsuz bir insan yoktur. Tabii bundan bağımsız düşüncenin mümkün olmadığı sonucunu çıkarmak yerine, entelektüel sorumluluğun insanın kendi konumunun farkında olmasıyla başladığını söylemek daha yerinde olur.

Nereden baktığımızı bilmek ile yalnızca bulunduğumuz yerden bakabilmek farklı şeylerdir.

Edward Said bu tartışmaya başka bir boyut ekliyor. Entelektüelin Temsilleri’nde entelektüeli; hükümetin, şirketin, kurumun veya herhangi bir yerleşik otoritenin kolaylıkla içine alamayacağı kamusal bir figür olarak düşünüyor. Entelektüelin görevi toplumun duymak istediğini söylemek değil. Said, “Gerektiğinde rahatsız edici sorular sorabilmektir” diyor.

Bu yaklaşımın önemli bir sonucu vardır. Entelektüelin görevi, önceden belirlenmiş doğru cevabı tekrarlamak değil, gerektiğinde sorunun kendisini yeniden kurma dirayeti göstermektir.

Siyaset sürekli kavramlar üretir. Dostlar ve düşmanlar yaratır. İnsanları kategorilere ayırır. Bazı olaylara isim verir. Bazı kişileri meşru, bazılarını gayrimeşru ilan eder. Devletler bunu yapar. Siyasal partiler yapar. Devrimci hareketler, milliyetçilikler, dinler ve ideolojiler de yapar.

Entelektüel bu tanımları otomatik olarak hakikatin kendisi kabul edemez. Çünkü siyasal tanım araştırmanın sonucu değil, daha çok araştırmanın konusudur. Bir devlet bir kişiyi düşman olarak tanımlayabilir. Bir siyasal hareket aynı kişiyi kahraman olarak görebilir. Entelektüelin görevi bu iki tanımdan birini seçip tekrar etmek olmamalıdır. Önce o kişinin kim olduğunu, ne yaptığını, hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktığını ve toplum üzerinde nasıl bir etki yarattığını araştırması gerekir. Hakkındaki farklı yargıların hangi tarihsel deneyimlerden doğduğunu da anlamaya çalışmalıdır. Ancak bundan sonra kendi hükmünü oluşturabilir.

Bu nedenle anlamak ile onaylamak arasında açık bir ayrım yapmak gerekir. Bir düşünceyi anlamaya çalışmak ona katılmak değildir. Bir kişinin tarihsel koşullarını araştırmak, yaptıklarını mazur görmek anlamına gelmez. Karşı olduğumuz bir hareketi anlamaya çalışmak da o hareketin tarafına geçmek değildir. Tam tersine, gerçek eleştiri ancak anlamaktan sonra mümkün olur.

Hakikat kime aittir?

Hannah Arendt, “Truth and Politics” makalesinde hakikat ile siyaset arasındaki zor ilişkiyi inceliyor. Siyasetin görüşlerin ve yorumların alanı olduğunu kabul ediyor. Fakat tartışmanın sürdürülebilmesi için ortak bir olgusal zeminin bulunması gerektiğini de söylüyor. Olgular ortadan kalkarsa görüşler arasındaki tartışmanın kendisi de anlamsızlaşır.

İnsanların farklı görüşlere sahip olması demokratik hayatın doğal sonucu olmalıdır. Aynı olay hakkında farklı neden-sonuç ilişkileri kurulabilir. Aynı tarihsel sürecin farklı yorumları olabilir. Ancak olayın kendisini ortadan kaldıramayız. Bir insan öldürülmüşse öldürülmüştür. Bir savaş yaşanmışsa yaşanmıştır. Bir devlet bir karar almışsa almıştır. Bir hareket sivillere yönelik şiddet uygulamışsa bu araştırılmalıdır. Bir devlet hak ihlali yapmışsa bunun da adı konulmalıdır.

Hakikat kime yaradığına göre değişmez.

Entelektüelin en zor sorumluluklarından biri, kendi tezini güçlendirmeyen gerçeği de kabul edebilmesidir. İnsan karşı tarafın gerçeğini araştırırken kendi tarafının gerçeğini açıklamaya veya örtmeye başladığında düşünce giderek propagandaya dönüşür. Propagandanın temel sorusu “Ne oldu?” değildir. “Bizim işimize ne yarar?” sorusudur. Entelektüel düşüncenin sorusu daha sade olmalıdır: Gerçekte ne oldu ve bunu nasıl anlayabiliriz?

Noam Chomsky, 1967’de Vietnam Savaşı sırasında yayımladığı “The Responsibility of Intellectuals” yazısında entelektüellerin sahip oldukları bilgiye ve kamusal imkânlara dikkat çekiyor. Ona göre mesele yalnız yönetimlerin yalanlarını teşhir etmek değil. Entelektüeller aynı zamanda ideolojilerin nasıl üretildiğini ve gerçekliğin nasıl meşrulaştırıldığını da incelemek zorundadır.

Burada önemli bir ilke ortaya çıkıyor: Bilgi arttıkça sorumluluk artar. Bir insan bir meseleyi bilmiyorsa yanılabilir. Fakat bilgiye, kaynağa, eğitime ve araştırma imkânına sahip olduğu hâlde sadece kendi siyasal çevresinin hoşuna gidecek bilgileri seçiyorsa başka bir sorun vardır. Entelektüelin ayrıcalığı daha fazla bilmek değildir. Daha fazla bildiği için daha ağır bir sorumluluk taşımaktır.

Bu sorumluluğu sadece iktidara karşı değil, muhalefete karşı da sürdürmek gerekir. Bir entelektüel iktidarın hukuk dışı uygulamalarını eleştirirken muhalefetin benzer uygulamalarını görmezden geliyorsa bağımsızlığını kaybeder. Devletin milliyetçiliğini eleştirip kendi halkının milliyetçiliğini sorgulamıyorsa aynı sorun ortaya çıkar. Dini dogmatizme karşı çıkıp kendi ideolojisini sorgulanamaz hakikat olarak görüyorsa düşünsel yöntem değişmemiştir. Yalnızca bağlı olunan otorite değişmiştir.

Tarafsızlık değil, adalet

Burada “tarafsızlık” kavramını dikkatli kullanmak gerekir diye düşünüyorum. Entelektüel her olay karşısında ortada durmak zorunda mıdır? Adalet, bir insan hakkı ihlal edildiğinde haklı ile haksız arasında matematiksel bir orta nokta aramak değildir. Örneğin ırkçılık karşısında ırkçı ile mağdura eşit mesafede durmak entelektüel tarafsızlık sayılabilir mi?

Bu nedenle tarafsızlık yerine bağımsız ve adil yargı demek daha doğru olabilir. Burada “yargı” kavramı, Hannah Arendt’in kullandığı manada, hukuki veya estetik bir hüküm verme aracı değil; kişinin kamusal alanda doğru ile yanlışı ayırt etmesini sağlayan en temel politik yeti ve yurttaşlık sorumluluğudur.

Entelektüel değerlerden bağımsız değildir. Özgürlük, adalet, insan onuru, barış veya eşitlik gibi değerleri olabilir. Zaten birçok önemli entelektüel açık siyasal ve ahlaki tercihlere sahiptir. Sartre angaje entelektüeli savunur. Gramsci devrimci siyasetin içindedir. Said Filistin meselesinde açık bir tutum alır. Chomsky Amerikan dış politikasının en sert eleştirmenlerinden biridir. Arendt totalitarizm, antisemitizm ve siyasal özgürlük üzerine güçlü yargılar geliştirir.

Sorun düşünürün değerlerinin olması değildir. Sorun, değerleri nedeniyle gerçeği değiştirmesidir. Bağımsızlık hiçbir yere ait olmamak değildir. Ait olduğumuz yere rağmen düşünebilmektir.

Kamusal alan değişirken entelektüel

Entelektüelin söz söylemesi tek başına yeterli değildir. O sözün dolaşıma girebildiği, eleştirilebildiği ve başka görüşlerle karşılaşabildiği bir kamusal alan da gerekir. Jürgen Habermas’ın kamusal alan yaklaşımı bu nedenle önemlidir. Habermas, demokratik meşruiyet açısından bilgilenmiş kamusal tartışma, medya ve sivil toplum arasındaki ilişkiye özel önem veriyor. Medyanın ekonomik ve siyasal güçlerden bağımsızlığının zayıflaması, kamusal tartışmanın niteliğini de etkiler.

Bir zamanlar entelektüelin karşısındaki temel sorunlardan biri devlet sansürüydü. Devlet baskısı bugün de vardır. Fakat buna medya sahipliği, ekonomik bağımlılık, sosyal medya algoritmaları, takipçi kaygısı, siyasi kamplar ve dijital linç kültürü de eklendi.

Entelektüel yalnız devletten korkmuyor. İşini kaybetmekten, gazetesinde yazamamaktan, üniversitedeki konumunu yitirmekten veya kendi siyasal çevresinin dışına itilmekten de çekiniyor. Sansür her zaman dışarıdan gelmiyor maalesef. İnsan kendi zihninde sansür mekanizmasını kurabiliyor ve bu, en tehlikeli sansürdür.

Türkiye’de entelektüelin konumu tarihsel olarak ayrıca önem taşır. Osmanlı’nın son döneminden cumhuriyete uzanan modernleşme sürecinde aydınlar esasında toplumun eleştirmeni değildir. Devletin nasıl kurtarılacağı, modernleştirileceği veya yeniden kurulacağı sorusunun aktörleri gibi davranırlar. Dert edindikleri bir devlet vardır. Devlet ile aydın arasındaki ilişki bu nedenle Türkiye düşünce tarihinde merkezi bir yer tutar.

Bugün sorun, devlet ile entelektüel arasındaki ilişkiyle de sınırlı değildir. Güçlü siyasal kutuplaşma, farklı toplumsal ve siyasal çevrelerin kendi medya alanlarını, sembollerini, hassasiyetlerini ve tarih anlatılarını oluşturmasını kaçınılmaz olarak beraberinde getiriyor. Kürt meselesi, laiklik, din, cumhuriyet, Atatürk, Erdoğan, göç, dış politika ve milliyetçilik gibi konular, olgulardan çok ağırlıklı olarak kimlikler üzerinden tartışılıyor. İnsanın ne söylediğinden önce kimin tarafında olduğu soruluyor. Bir görüşün doğru olup olmadığından önce kime hizmet ettiği tartışılıyor. Bir araştırmanın bulgularından önce araştırmacının kimliği sorgulanıyor. Entelektüel de iki tercihten birine zorlanıyor: Bizden misin, onlardan mı?

Burada entelektüelin verebileceği en çarpıcı yanıt, bu sorunun kendisini reddetmek olabilir.

Sorun yalnız baskı değildir

Türkiye’de düşünce ve akademik özgürlüğün önünde yapısal sorunlar bulunduğu uzun süredir tartışılıyor. Akademik çalışmalar, siyasal baskının yanında oto-sansürün de etkili olabildiğini gösteriyor. Medya üzerine araştırmalarda ise doğrudan siyasal müdahalenin ve açık baskının yanında ekonomik ilişkiler, medya sahipliği ve oto-sansür gibi farklı boyutların da birlikte değerlendirilmesi gerektiği belirtiliyor.

Entelektüel düşüncenin sorunu sadece baskıyla izah edilemez. Bir de yaygın bir “gönüllü aidiyet” vardır.

İnsan bazen konuşamadığı için susar; bunu baskıyla izah edebilirsiniz. Ama ait olduğu çevreyi rahatsız etmek istemediği için konuşmuyorsa sorun artık “düşünsel konfor”la ilgilidir.

İktidara yakın bir entelektüelin iktidarın yanlışını söyleyebilmesi ne kadar önemliyse, muhalif entelektüelin kendi muhalefetinin yanlışını söyleyebilmesi de o kadar önemlidir. Türk milliyetçisi kendi milliyetçiliğinin kör noktalarına bakabilmelidir. Kürt entelektüeli Kürt siyasetini eleştirebilmelidir. Sosyalist kendi tarihindeki otoriterliği sorgulayabilmelidir. Müslüman düşünür kendi toplumundaki dogmatizmi inceleyebilmelidir. Kemalist kendi tarih anlatısındaki suskunluklarla yüzleşebilmelidir. Liberal kendi düşüncesinin toplumsal ve ekonomik sonuçlarını sorgulayabilmelidir. Ama eleştiriler olgulara dayalı, gerçekçi ve adil olmalıdır.

Yanılma hakkı ve fikrini değiştirme sorumluluğu

Entelektüeli gereğinden fazla yüceltmek de doğru değildir. Entelektüeller tarihte çok kez yanıldı. Savaşları destekleyen, totaliter rejimleri savunan, milliyetçiliğin etkisine giren, devrimleri romantikleştiren, devlet şiddetini meşrulaştıran veya kendi ideolojilerinin suçlarını görmezden gelen çok fazla örnek var.

Bilgi insanı yanılmaz yapmıyor. Hatta bazen daha gelişmiş gerekçelendirme araçlarına sahip olduğu için entelektüel kendi yanılgısını sıradan insandan daha güçlü savunabilir.

Bu nedenle entelektüel olmanın önemli koşullarından biri, kendi hükmünü değiştirebilmektir. Yeni bilgi ortaya çıktığında eski düşünce değişebilmelidir. Bir zamanlar savunulan görüş yanlış çıkabilir. Bir siyasal hareket değişebilir. Bir devlet değişebilir. Bir toplum değişebilir. Dün doğru görünen değerlendirme bugün yetersiz kalabilir.

Yaşamın canlı gerçeğine yakınlaşarak değişmek, düşünmeye devam ettiğimizin göstergesidir. Aksi durumda düşünce inanca dönüşür, dogmalaşır, tutuculaşır ve değişimin önünde engel olmaya başlar.

Kendi hükmümüzü verebilmek

Evet, entelektüelin temel sorumluluğu her konuda doğruyu bilmek veya her konuda konuşmak değildir. Bu mümkün de değildir. Bazen susmak, araştırmak ve “bilmiyorum” diyebilmek daha entelektüel bir tutumdur. Asıl sorumluluk, “yargılama” sorumluluğunu başkasına devretmemektir.

Devletin, partinin, liderin, ideolojinin, kendi halkımızın veya sosyal medyadaki çoğunluğun yargıları bizim için veri olabilir. En sevdiğimiz düşünürlerin fikirleri de bizi etkileyebilir. Hiçbir insan bütün toplumsal etkilerden bağımsız değildir. Fakat bütün bunlardan sonra hükmü kendimiz vermek zorundayız.

Bunun bir bedeli olabilir. İktidar kızabilir. Muhalefet kızabilir. Kendi arkadaşlarımız bizi eleştirebilir. Yıllardır birlikte yürüdüğümüz insanlar bizi anlamayabilir. Çünkü bağımsız düşünce sadece karşı çıktığımız insanlarla aramıza mesafe koymaz. Gerektiğinde ait olduğumuz dünya ile aramıza da düşünsel bir mesafe koyar.

Entelektüel olmanın dayanılmaz ağırlığı bu olmalı. Herkesin kolaylıkla taraf olduğu bir yerde önce anlamaya çalışmak, kendi mahallesinin alkışladığı hükmü yeniden sorgulamak, karşı olduğumuz insanın haklı olduğu noktayı kabul etmek ve yakın olduğumuz insanın yanlışını söyleyebilmek gerekir. Bilmediğimiz yerde susabilmek, yanıldığımızda fikrimizi değiştirebilmek ve sonunda kendi hükmümüzün sorumluluğunu üstlenebilmek de bunun parçasıdır.

Bugünün dünyasında savaşlar, milliyetçilikler, kimlik çatışmaları, dezenformasyon, algoritmalar ve siyasal kutuplaşma insanları giderek daha hızlı biçimde hazır hükümlere yöneltiyor. Belki de bu nedenle entelektüelin görevi yeniden sade biçimde tarif edilmelidir.

Gerçeği kendi tarafına uydurmak değil, kendi düşüncesini gerçekle sınamak gerekir. Bir gruba ait olmamak değil, ait olduğu grubun dışından da bakabilmek önemlidir. Tarafsız görünmek değil, adil olmaya çalışmak gerekir. Her şeyi bilmek değil, bilmediğini kabul edebilmek önemlidir. Ve en önemlisi, başkalarının oluşturduğu hükümleri tekrar etmek yerine kendi yargımızın sorumluluğunu taşımak gerekir. Çünkü düşünmek, söz söylemek sadece özgürlük değil, aynı zamanda sorumluluktur.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş