Komün denildiğinde çoğumuzun aklına Paris Komünü geliyor. Sosyalizm tarihiyle biraz daha ilgilenenler Sovyetleri, işçi konseylerini, kooperatifleri veya ortak mülkiyete dayalı toplulukları düşünüyor.
Son yıllarda Rojava’daki mahalle komünleri ve demokratik konfederalizm tartışmaları kavramı yeniden gündeme getirdi. Tabii komünü tek başına bu deneyimlerden herhangi biriyle izah edemeyiz. Bir mahalle örgütlenmesine, bir üretim kooperatifine, insanların birlikte yaşadığı küçük bir topluluğa veya ortak mülkiyete dayalı bir işletmeye komün denilebilir mi? Denilse bile bunların hiçbiri kavramı tek başına açıklamaya yetmez.
Bu nedenle komünü bir örgütlenme modelinden önce bir ilişki biçimi olarak düşünmek daha doğru olur. İnsanlar devletlerden, imparatorluklardan, şirketlerden, partilerden ve modern uluslardan çok önce birlikte yaşıyordu. Yaşamlarını sürdürebilmek için üretiyor, paylaşıyor, birbirini koruyor, ortak ihtiyaçlarını karşılıyor ve birlikte karar alıyorlardı. Bu anlamda komünün tarihi modern sosyalizmin tarihinden çok daha eskilere uzanıyor.
“Demokratik Toplum Manifestosu”nda bu yaklaşım güçlü biçimde kuruluyor. Klan, toplumun “kök hücresi”; komün ise “toplumun var oluş tarzı” olarak tanımlanıyor. “Toplum komünaldir” ifadesi de toplumsal bütünlüğü anlatmak için kullanılıyor.
Elbette bu yaklaşımı değişmez bir tarih yasası olarak almak gerekmiyor. Fakat önemli bir düşünsel kapı açıyor. Komünü sosyalistlerin sonradan geliştirdiği bir model olmaktan çıkarıyor ve toplumun kendisini var etme özgücü içinde düşünmemizi sağlıyor.

Komünal hayat devletlerden önce de vardı
Komünizm ile komünün tarihini de bu nedenle birbirinden ayırmak gerekiyor. Komünizm modern çağın siyasal ve felsefi düşüncelerinden biri olarak gelişti. Komün ise insanların birlikte yaşamalarının çok daha eski biçimlerine işaret ediyor. Devlet ortaya çıkmadan önce toplum var. Toplum, üretme, paylaşma, korunma, karar alma ve ilişkilerini düzenleme imkânlarını devletten önce geliştiriyor.
Buradan geçmişi romantikleştiren bir “altın çağ” anlatısı çıkarmak doğru değil. Devlet öncesi toplumların tümünü eşit, çatışmasız ve özgür topluluklar olarak tanımlayamıyoruz. İnsanlık tarihi çok daha karmaşık biçimler taşıyor.
Fakat tarihi yalnız devletlerin, kralların, imparatorlukların ve savaşların tarihi olarak okumak da aynı ölçüde tek yanlı ve yetersizdir. Gerçeği tam olarak izah etmediği gibi gerçeğin bir boyutunu da inkâr ediyor. Devlet ortaya çıktıktan sonra da toplumun kendi yaşamını örgütleme çabası ve kendisini koruma direnci ortadan kalkmıyor.
Köylerde, müşterek topraklarda, dinsel topluluklarda, tarikatlarda, manastırlarda, loncalarda ve çeşitli dayanışma ağlarında farklı ölçülerde komünal ilişkiler yaşamaya devam ediyor. Mazdekçilikten Karmatîlere, Anadolu’daki heterodoks topluluklardan Babaîlere, Alevi-Kızılbaş toplumsallıklarından köy müştereklerine kadar birçok tarihsel yapı paylaşım, dayanışma, ortak kullanım ve devlet dışında toplumsal hayat kurma eğilimleri taşıyor.
Bunların hiçbirini bugünkü anlamıyla komünist toplum olarak tanımlamak doğru değildir. İçlerinde hiyerarşi, dinsel otorite ve farklı mülkiyet biçimleri de bulunuyor. Buna rağmen ortak bir soruyu hep canlı tutuyorlar: Toplum, devletin yanında ve zaman zaman devlete rağmen kendi yaşamını korumaya ve sürdürmeye devam edebilir mi?
Komün tarihini kısmen klasik sosyalizm tarihinin sınırlarının dışına çıkararak okumakta yarar var. Devlet ile toplum aynı şey değil elbette. Devlet, toplumun bir örgütlenme biçimidir. Toplumun kendisi değildir. Toplumun bütün siyasal, ekonomik, kültürel ve sosyal varlığını devletle özdeşleştirdiğimizde komünal varoluşu anlamak imkânsız hâle gelir.
Bêjdar Ro Amed tartışmaya başka bir boyut ekliyor. Amed, komünü yalnız insanların bir araya gelmesi, ortak üretim yapması veya belirli kurallarla birlikte yaşaması olarak tanımlamıyor. Aynı köyde yaşayan, aynı partiye üye olan, aynı inancı paylaşan veya aynı sloganı söyleyen insanların kendiliğinden komünal olmadığını vurguluyor. Böylece komünü örgüt yapısıyla değil, insanlar arasındaki ilişkinin niteliğiyle düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü bir yerde komün binasının bulunması, bir yönetmeliğin hazırlanması veya çeşitli komitelerin kurulması tek başına komünal ilişki yaratmıyor. İnsanların karar süreçlerine gerçekten katılıp katılmadığına, kararların yukarıdan mı aşağıdan mı oluştuğuna, üretilen değerin nasıl paylaşıldığına, kadınların ve gençlerin gerçek söz hakkına sahip olup olmadığına, farklılıkların korunup korunmadığına bakmak gerekiyor. Komünün niteliğini kurumsal adı değil, komünü oluşturan insanların kişisel bütünlüğü ve kurdukları ilişkinin niteliği belirler.
Bu açıdan baktığımızda komünü bir örgütlenme modeli olarak değil, bir tür “varlık niteliği” olarak tartışmak daha doğru olur. Uygarlığın ortaya çıkışını insanın içsel parçalanmasıyla açıklamak tarihsel ve antropolojik bir tez olarak tartışmaya açık olsa da doğrudan insanın kendisine yönelen önemli bir bakış açısı olduğu kabul edilmelidir. Örgüt biçimi değişirken ilişki biçimi değişmiyorsa eski tahakküm yeni adlarla yeniden üretilebilir.

Paris Komünü’nden komünal siyasete
Modern dönemde komün başka bir siyasal anlam kazandı. Kapitalizmde üretim sürecinde sömürü, mülkiyet biçimi ve sınıfsal ilişkiler daha keskin ve belirgin hâle geldi. Modern ulus devlet toplum üzerinde daha merkezi bir egemenlik kurdu.
19. yüzyılda Marksistler, anarşistler ve işçi hareketleri bu iki gücün karşısında sınıfsız, sömürüsüz bir toplumun nasıl kurulabileceğinin düşünce ve pratiğini geliştirdi. 1871 Paris Komünü bu mücadelenin tarihsel dönüm noktalarından biridir.
Evet, Paris Komünü 72 gün gibi kısa ömürlü bir devrimci iktidar deneyimi olarak yaşandı. Fakat etkisi süresinden çok daha uzun devam etti. Marksist ve anarşist gelenekler onu farklı biçimlerde yorumladı. Bazıları onda işçi yönetimini, bazıları yerel demokrasiyi, bazıları halkın doğrudan siyasal katılımını, bazıları federasyonu ve bazıları yeni bir devlet biçimini görmeye çalıştı. Aslında şu soru daha o zaman ortaya çıkmıştı:
“Yeni toplum devlet iktidarının ele geçirilmesiyle mi kurulacak, yoksa toplumun kendi siyasal olanaklarını doğrudan örgütlemesiyle mi kurulacak?”
20. yüzyıl sosyalizmi esas olarak birinci yolu izledi. Devrimci parti devlet iktidarını ele geçirdi. Üretim araçları kamulaştırıldı. Ekonomi merkezi biçimde planlandı. Eğitim, sağlık, sanayileşme ve sosyal güvenlik alanlarında önemli kazanımlar sağlandı. Ancak zamanla başka bir sorun ortaya çıktı ve giderek de büyüdü. Toplum adına kurulan devlet zamanla toplumun yerine geçmeye başladı. Devlet mülkiyeti toplumsal mülkiyetle, merkezi planlama toplumsal katılımla, parti iktidarı da toplumun kendi kendisini yönetmesiyle özdeşleştirildi.
Bu noktada komün giderek devletin içinde eridi. Reel sosyalizmin temel sorunlarından biri burada ortaya çıktı. Sosyalizm toplumu özgürleştirmeyi hedeflerken toplumun siyasal ve ekonomik güç ve potansiyelinin önemli bir bölümünü devlete devretti.
Joost Jongerden’in The Commune Beyond the Commune başlıklı çalışması, bu tarihsel sorun açısından önemli bir tartışma başlatması bakımından önemlidir. Jongerden, Öcalan’ın siyasal düşüncesindeki dönüşümü, devlet iktidarını ele geçirerek değişim yaratma perspektifinden özerk fakat birbirine bağlı meclislere dayanan politik bir toplum geliştirme perspektifine geçiş olarak değerlendiriyor. Bu dönüşümü Paris Komünü’nün ruhunun yeni tarihsel koşullarda yeniden yorumlanması olarak ele alıyor.
Buradaki değişiklik sadece örgüt modeli ile sınırlı değil kuşkusuz. Siyasetin merkezi değişiyor. Klasik devrimci strateji devlet iktidarının nasıl ele geçirileceğine odaklanıyor. Komünal siyaset ise toplumun kendi politik gücünü nasıl geliştireceği konusuna odaklanıyor. İlk yaklaşım toplumun özgürleşmesini büyük ölçüde iktidarın ele geçirilmesinden sonraya bırakıyor. İkinci yaklaşım ise toplumu bugünden siyasal özne hâline getirmeyi amaçlıyor.
Bu durumda insanlar mahallede karar alıyor, köyde örgütleniyor, ekonomik girişimler kuruyor, kültürünü yaşatıyor; eğitim, bakım, dayanışma ve ekoloji alanlarında kendi kurumlarını geliştiriyor. Yerel yapılar daha geniş meclislerle ilişki kuruyor. Devlet iktidarını ele geçirmek yerine politik toplumu geliştirmek fikri böyle şekilleniyor.

Ancak burada daha şimdiden önemli bir sorunla karşı karşıyayız. Geçmişin iktidar esaslı örgüt modelinin yarattığı alışkanlıkla komünü tek bir örgüt şemasına indirgeme riski çok yüksek. Oysa komünün tek biçimi ve şablonu olamaz. Üstelik bu sadece her ülkenin, her kentin veya her köyün farklı örgütlenmesi anlamına gelmiyor. Aynı toplumun farklı yaşam alanlarında da komünalleşmenin biçimi ve düzeyi değişiklik gösterebilir.
Bir mahalle komünü ile üretim kooperatifi aynı olamaz. Bir belediye ile tarım komünü, bir kültür komünü ile enerji kooperatifi, bir bakım ağı ile üretim işletmesi aynı düzeyde ortak mülkiyet veya paylaşım gerektirmiyor. Dolayısıyla bu aşamada komünal toplumun her alanına aynı kalıp uygulanamaz, diyoruz.
Örneğin küçük üreticiler kendi topraklarının veya üretim araçlarının mülkiyetini korurken ortak makine kullanabilir, tohum alabilir, ürünlerini birlikte işleyebilir, depolayabilir veya pazarlayabilir.
Böyle bir yapıda bireysel mülkiyet tümüyle ortadan kalkmıyor. Fakat ekonomik yaşamın belirli bölümleri müşterekleşiyor. Burada üreticiyi finans kapitalin, tekellerin ve pazarın hâkimiyetinden kurtarmak ya da en azından bunların etkisini en aza indirmek hedeflenir.
Başka bir örnekte insanlar yalnız kendi emekleriyle bir araya geliyor, ortak kaynak oluşturuyor, üretim aracını birlikte ediniyor, işletmenin kararlarını birlikte alıyor ve elde edilen değeri ortak ilkeler doğrultusunda paylaşıyor. Burada ortaklaşma düzeyi çok daha yüksek oluyor. İki yapı aynı değildir. Fakat ikisi de farklı düzeylerde komünal özellikler taşır.
Bu nedenle komünü yalnız “var” veya “yok” biçiminde düşünmek yanlıştır. Ortaklaşma düzeyini de tartışmak gerekiyor. Mülkiyetin, üretimin, karar almanın, riskin, gelirin, tüketimin, bilginin veya bakımın ne kadarının ortaklaştırıldığına bakmak daha açıklayıcı olur.
Bu yaklaşım iki uç anlayıştan uzaklaşmamızı sağlar. Bir uç, özel mülkiyetin bulunduğu yerde komünün olamayacağını söyler. Diğer uç ise herhangi bir işbirliğini komün olarak tanımlar. Oysa farklı komünal yoğunluklar mümkündür.

Gerçekçi ve gerçekleşebilir yöntem budur. Bir çiftçi üretim aracının mülkiyetini korurken üretici birliğinin parçası olabilir. Başka bir işletmede mülkiyet tamamen çalışanlara ait olabilir. Başka bir yerde belediye ile mahalle ortak bütçe kullanabilir. Enerji veya su altyapısı müşterek mülkiyete alınabilir. Komünalizmin çoğulluğu burada ortaya çıkar.
Belediye örneği bu aşamada bürokratik kamu kurumları ile komün ilişkisi bakımından çarpıcı olabilir. İsveççede “kommun” kelimesi belediye anlamında kullanılıyor. Örneğin malmö kommun” ifadesi bu yerel yönetim terminolojisinin parçasıdır. Ancak bir kurumun adının komün olması onu demokratik-komünal yapmıyor. Yine ilişkinin niteliğine bakmak gerekiyor.
Belediyeler klasik temsil sistemiyle çalışıyor. Halk birkaç yılda bir oy veriyor, yöneticiler seçiliyor, bürokrasi hizmet üretiyor ve yurttaş hizmet alan konumunda kalıyor. Aynı belediye mahalle meclisleri, katılımcı bütçe, üretici-tüketici birlikleri, kooperatifler, enerji müşterekleri ve yerel karar mekanizmalarıyla başka bir yönde geliştirilebilir. Burada belediye ortadan kalkmıyor. Fakat belediye ile toplum arasındaki ilişki değişiyor. Halk yalnız hizmet alan olmaktan çıkıyor ve yerel yaşamın karar vericilerinden biri hâline geliyor. Komünal çalışmayla belediyenin komünal niteliği giderek güçlendirilebilir.
Bu nedenle komünal toplumun amacı bütün kurumlara komün adını vermek değildir. Amaç bu aşamada toplumun yaşamın farklı alanları üzerindeki söz, karar ve üretim gücünü artırmaktır. Eğilim ve amaç, ortak üretim, katılım ve paylaşım esaslı komün modelini yaygınlaştırmak ve çoğaltmak olmalıdır. Nihai hedef, Marx’ın tespitiyle, “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre!” olabilir. Ama bana “Yârin yanağından gayrı…” ilkesi daha cazip geliyor.













