İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, “Çözüm sürecinin önündeki üç kritik sorun” başlıklı yayınında İmralı sürecinde yaşanan gelişmeleri değerlendirdi. Çakır, sürecin önündeki başlıklardan birinin Abdullah Öcalan’ın statüsü olduğunu belirtirken, PKK’lıların Türkiye’ye dönüş yöntemi ve ilk aşamada dönmesi mümkün olmayan yaklaşık 800 kişinin durumunun da çözülmesi gereken konular arasında bulunduğunu söyledi.
Gazeteci Ruşen Çakır, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları karnesinin gerilediğini belirterek LGBTİ+ kurumlarına yönelik operasyonlar, gazetecilere yönelik uygulamalar ve sosyal medya erişim engellerinin sürdüğü bir dönemde Kürt hareketinin “barış ve demokrasi süreci” olarak tanımladığı sürecin devam ettiğini söyledi. Devletin ise süreci “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığını aktardı.
Öcalan’ın statüsü tartışması
Çakır, İmralı’da Abdullah Öcalan için hazırlanan ve kamuoyunda “villa” olarak gündeme gelen yerin yeni yapılmış bir ev olmadığını, daha önce de gündeme gelen bir çalışma ofisi olduğunu söyledi. Öcalan’ın bu alanı statü meselesi netleşmeden kullanmayacağını daha önce İmralı heyetine aktardığını belirtti.
Öcalan’ın son ziyaretin ardından yaptığı açıklamada “karşılıklı pratik adımların atılması ve kurulların aktif olarak çalışmaya başlaması” gerektiğini söylediğini aktaran Çakır, özellikle silahsızlanma ve siyasallaşma kurulunda Öcalan’ın yer almasının kendisine fiili bir statü kazandıracağını ifade etti.
Çakır, devletin bu statünün resmi olarak adlandırılmasından kaçınabileceğini, Öcalan’ın ise bunun resmen tanınmasını istediğini belirterek, tarafların bir formül bulabileceğini söyledi.
PKK’lıların dönüşünde “Habur” tartışması

Çakır’ın dikkat çektiği ikinci başlık ise PKK’lıların Türkiye’ye dönüş biçimi oldu. Mustafa Karasu’nun açıklamalarına değinen Çakır, devletin dönüşlerin bireysel ya da küçük gruplar halinde gerçekleşmesini istediğini, örgütün ise daha büyük gruplar halinde dönüşü tercih ettiğini söyledi.
Çakır, iktidarın geçmişteki Habur deneyiminin yarattığı siyasi sonuçlar nedeniyle toplu dönüş konusunda çekinceli olduğunu belirtti. İlk aşamada Türkiye’ye dönüş imkânı bulunmayan ve sayıları yaklaşık 800 olarak ifade edilen kişilerin durumunun ise ayrı bir sorun olduğunu söyledi.
“PKK çekilince bölgedeki boşluğu kim dolduracak?”
Çakır, Mustafa Karasu’nun dikkat çektiği bir başka konuya da değindi. Karasu’nun, PKK’nın bölgede yıllardır silahlı bir güç olarak oluşturduğu dengenin örgütün çekilmesiyle nasıl değişeceğini sorguladığını aktaran Çakır, bunun Ortadoğu’daki güvenlik dengeleri açısından önemli bir soru olduğunu söyledi.
PKK’nın silah bırakması ve Türkiye’ye dönerek yasal siyasete katılmasının Türkiye açısından önemli ve olumlu değişiklikler yaratabileceğini belirten Çakır, buna karşın Irak ve Suriye başta olmak üzere bölgede ortaya çıkabilecek güç boşluğunun kim tarafından doldurulacağının belirsiz olduğunu ifade etti. Çakır, bu konunun sürecin önündeki en hayati engellerden ziyade geleceğe ilişkin önemli bir soru olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba iyi günler, iyi sabahlar.
Türkiye’nin demokrasi karnesi, insan hakları karnesi her gün düşüyor. Dibe kadar gidiyoruz. En son LGBT+ kurumlarına yönelik operasyonlar, tutuklamalar, gözaltılar, gazetecilere yönelik uygulamalar yine aynı şekilde ve çok sayıda sosyal medya hesabına getirilen erişim engelleri artık otomatiğe bağlanmış bir durumda ve böylesi bir ortamda Kürt hareketinin ‘‘barış ve demokrasi süreci’’ dediği bir süreç sürüyor, sürmeye çalışıyor diyelim. Devlete göre bunun adı ‘‘terörsüz Türkiye süreci’’ ama Kürt hareketi bunu ‘‘barış ve demokrasi süreci’’ olarak söylüyor ve süreçte tabii ki çerçeve yasanın çıkmasıyla beraber yepyeni bir beklentiye girildi. Silah bırakmaların yapılması ve ülkeye dönüşlerin yaşanması bekleniliyor, umuluyor. Belli bir takvimden bahsediliyor. En erken Ekim ayında Millî İstihbarat Teşkilatı’nın tespitinin MGK tarafından onaylanması halinde yasa yürürlüğe girecek ama tıkanıklıklar var.
Bunların neler olduğu konusunda bir şeyler söylemek istiyorum. İki ya da üç husus özellikle karşımıza çıkıyor. Bunlardan bir tanesi aslında geçen Nagehan Alçı’nın Devlet Bahçeli ile sohbetinin ardından yaptığı yayında söylediği husus. O ne? Bir evden bahsediliyor. İmralı’da iki katlı, bahçeli bir yerden bahsediliyor. Bunu kimileri villa olarak anlattı. Ama Bahçeli demiş ki Nagehan Alçı’ya, ‘‘Fakat Öcalan burayı kullanmıyor çünkü statü bekliyor.’’ Yani statü sorunu var. Bunun üzerine büyük bir kıyamet koptu biliyorsunuz. Süreç karşıtları bunu çok ciddi bir şekilde kullandılar, kullanmaya çalıştılar ve daha uzun bir süre de kullanacağa benziyorlar. Ama tabii ki ortada birtakım sorunlar var. O sorunlardan birisi söz konusu olan yer bir ev değil, bir çalışma ofisi diyelim. Bu aslında yeni bir olay değil, çok önceden olmuş bir olay. Aylar önce bir görüşmede Öcalan İmralı Heyeti’ne bu yerden bahsetmişti ve biz de bunu haberleştirmiştik. ‘‘Ama’’ demişti, ‘‘ben durumum belli olmadan burayı kullanmayacağım.’’
Bu bugünün bir meselesi değil, aylar öncesinin meselesi. Ama Nagehan Alçı’nın bunu sunmasıyla beraber yeni bir olaymış gibi, yeni yapılmış bir yermiş gibi söylendi. Nasıl bir yer yapıldığı söyleniyor. Dün Abdulkadir Selvi bunu yazdı. Belli ki devlet kaynaklarından bilgiler almış. Burası bir tür Öcalan’ın şu anda, uzun bir süredir zaten, İmralı’da bir sekreteryası var. Yanında birtakım PKK mahkûmları var. Onlarla beraber yürütüyor işlerini. Temaslarını, devletle olan müzakerelerini ya da gelen heyetlerle konuşmalarını. Buranın bir yeri, bir ofisi olacağı benziyor burası ve özellikle sürecin belli bir aşamasında çok ciddi bir sürecin takibi söz konusu olacağı için bir iletişim imkânlarıyla donatılmış bir yerden bahsediliyor, bunun işlemesi için ama bir şeyler lazım. Bu bir şeylerin başında statü meselesi geliyor, Öcalan açısından en azından.
Dün ne oldu? Dün İmralı Heyeti bir açıklama yaptı. Kendileri pazar günü Öcalan’ı ziyaret etmişlerdi. Çerçeve yasa çıktıktan sonraki ilk ziyaret. Oradaki açıklamada Öcalan’ın ağzından aktarılan cümlelerin içerisinde en çarpıcısı şuydu: “Karşılıklı pratik adımların atılması ve kurulların aktif olarak çalışmaya başlaması büyük önem taşımaktadır.” Kurulların aktif olarak çalışmaya başlamasından neyi kastediyor? Kendisinin de yer alması beklenen özellikle ‘‘Silahsızlanma ve Siyasallaşma Kurulu’’. Bir alt kurul olarak bu kurulacak. Öcalan’ın burada yer alacağı belli. Başka Kürt hareketinden isimler de olabilir ama Öcalan burada yer alacaksa da – ki alacak, öyle gözüküyor – yanında birtakım çalışma ekibi olacak. İşte o demin sözünü ettiğimiz ofis vesaire bunun için gerekiyor.
Ama burada çok ince bir husus var. Bu kurulda yer alması Öcalan’ın ona bir statü verilmesi anlamına gelecek. Yani ne denecek: ‘‘Silahsızlanma ve Siyasallaşma Komisyonu Üyesi Abdullah Öcalan.’’ İşte bu kritik bir şey. Özellikle devlet açısından kritik bir nokta. Bu bir sorun olarak önümüzde duruyor. Herhalde devletin tercih edeceği bunun resmen adı konulmadan bunu fiiliyatta hayata geçirilmesi ama Öcalan belli ki bunun resmen tanınmasını istiyor. Burada önemli bir nokta olarak bunu düşmek lazım. Çözülmeyecek bir mesele değil. Başından aylardır tartışılan bir mesele bu aslında. Belli ki taraflar birtakım esnemelere gidip buna bir formül bulabilirler, bulacaklar. Yoksa aksi takdirde, işte neredeyse 2 yıl olacak, 2 yıl sonra süreci sırf bu nedenle yarıda bırakmayı kimse istemeyecektir. Bununla da alakalı bir şekilde iki tane başka sorun gözüküyor silahsızlanma anlamında bana göre. Tabii daha fazla husus var ama benim en çok dikkatimi çeken, onu da Erdal Er Kandil’de Medya Haber adına röportajlar yaptı, Mustafa Karasu’yla yaptığı röportajda bunların çok net bir şekilde vurgulandığını görüyoruz.
Mustafa Karasu önemli bir isim PKK’da. Özellikle PKK’nın diplomatik işlerini yürüten bir isim. O konuda tecrübeli bir isim. Yıllar önce Avrupa’daki Berlin’deki bir toplantıda PKK’nın düzenlediği İslam üzerine bir toplantıda kendisiyle tesadüfen karşılaşmıştım. O sırada Avrupa temsilcisiydi PKK’nın. Daha sonra Kandil’e geçti ama özellikle devletin PKK’yla yürüttüğü, geçmişteki ve bugün yürüttüğü görüşmelerde kilit bir isim olduğunu duyuyoruz. O anlamıyla onun söyledikleri çok önemli. O röportajın en çarpıcı kısmı Mustafa Karasu’nun tabii ki Öcalan’la ve devletle süreç boyunca görüştüklerini söylemesi oldu. Bu bir anlamda geçenlerde yayınlanan Şubat görüşmelerine cevap anlamındaydı. Çünkü orada biliyorsunuz Öcalan’la görüşmeye Kandil’den birilerinin geldiği iddia edilmişti. Mustafa Karasu o iddiayı doğrulamadan ama bu tür görüşmelerin işin doğası gereği olduğunu ve başka yolunun olmadığını söylüyor ki doğru. Yani devlet PKK’yla görüşmeden, Öcalan doğrudan kendi örgütteki yöneticileriyle konuşmadan bu işlerin yürüyebilmesi mümkün değil.
O röportajda iki husus özellikle dikkatimi çekti. Birisi şimdi geri dönüşler, Kandil’den geri dönüşler başlayacağı zaman nasıl gelecekler militanlar? Devletin talebi bireysel geliş. Yani herkes tek tek gelecekler, bir yerde toplanacaklar ama tek tek belki ikili üçlü gruplar halinde gelecekler. Ama anladığım kadarıyla örgüt bunun daha bir gruplar halinde olmasını istiyor. Fakat gruplar halinde olması durumunda geçmişteki Habur örneğinin kötü izleri nedeniyle siyasi iktidar buna yanaşmıyor. Bu konu bir sorun gibi duruyor ama bu da çözülmeyecek bir sorun değil. Daha önemli bir sorun, sayısı 800 olarak telaffuz edilen, çerçeve yasaya göre ilk aşamada geri dönüş imkânı olmayan kişiler. Bunlar ne? Doğrudan kimseyi öldürmüş olanlar ve örgütün üst düzey yöneticileri, 800 kişi. Ve bu 800 kişi ya da 800’e yakın kişi diyelim, ne olacak? Diğerleri gelecekler Türkiye’ye. Bunlar nerede kalacaklar? Neyi bekleyecekler?
Şunu biliyoruz, üçüncü ülkeler, Batı, Norveç, İsveç ya da Güney Afrika gibi seçenekler zaman zaman dillendirildi. İki taraf da bunu istemiyor. Mustafa Karasu açık açık diyor ki, ‘‘Biz Türkiye’ye gelip Türkiye’de demokratik siyaset yapmak istiyoruz.’’ Şu formül bu arada geliştirildi; Irak’ın kuzeyinde belli bölgelerde bu kişilerin bekletilmesi. Yani nasıl olacak? Ömür boyu bekletilecek değil. Şöyle bir hesap var, ilk aşamada geri dönüşler olacak. Bunlar başarıyla tamamlanırsa diğerlerine de sıra gelebilecek. Gelecek değil, gelebilecek diye telaffuz ediliyor. O süre zarfında bu kişilerin beklemesi… Nerede bekleyecekler? Irak’ta bekleyecekler, Süleymaniye’de, belki Erbil’de, birtakım yerlerde. Ama bu seçeneğe çok net bir şekilde Mustafa Karasu ‘‘Bunu kabul etmemiz mümkün değil. Dünyada her şey olur, böyle bir şey olmaz’’ diye cevap vermiş. Bu kritik bir sorun. Bunu da herhalde formülleri üzerinde çalışıyorlardır. Bunu da bir not olarak düşmek lazım. Yani bunlar, söylediğim tüm hususlar özellikle PKK kanadının birtakım beklentileri, devletle yaptıkları müzakerelerde dile getirdikleri talepler ve kaygılar. Tabii ki devletin de onlara birtakım talepleri, onlardan birtakım talepleri, uyarıları vesaire oluyor ki Mustafa Karasu röportajda onları da söylüyor. Böyle karşılıklı bir tartışmayla giden bir süreç var.
Burayı, bu konuyu kapatmadan bu üç noktanın dışında çok ilginç bir şeyden bahsediyor Mustafa Karasu. Bu benim çok dikkatimi çekti. “Biz buralarda, bulunduğumuz coğrafyada yıllardır elimizde silahla bir denge oluşturduk” ve hatta diyor ki “bu denge bölgenin güvenlik mimarisi.” diyor. Çok ilginç. “Ve biz buralardan çekip gidince buralar ne olacak?” Bunu bir soru olarak ortaya bırakıyor. Bunun Orta Doğu’daki dengeleri olumsuz anlamda değiştirebileceği konusunda bir şeyler söylüyor. Hani şimdi şunu biliyoruz, PKK silah bıraktı, kendini lağvetti, Türkiye’ye geldi, yasal siyaset yapılıyor. Bu Türkiye’de çok şeyi değiştirecek, orası kesin ve olumlu anlamda değiştirecek bence. Ama Karasu’nun söylediği husus da yani orada yaklaşık 40 yıldır, 50 yıldır buralarda, değişik bölgelerde, Irak’ta, Suriye’de, şurada burada, Kandil’de konuşlanmış olan birtakım şeyleri kontrol eden bir yapıdan bahsediyoruz. O yapı çekilince bir boşluk doğacak mı? O boşluğu kim nasıl dolduracak? O boşluğun doldurulması halinde Ankara bundan memnun olacak mı? Bunun gibi sorular da var. Ama bunları bir sürecin önündeki en hayati engeller olarak değil, bir beyin jimnastiği anlamında, önemli bir husus olarak kayda geçmek lazım diyorum.
Ve bugünün ithafı, dünün devamı; Philip Dick dedik, kurgu bilimin kralı dedik ama hemen fırçayı yedik. Evet, Amerika Birleşik Devletleri’nden sadık izleyicim Bülent Bey dedi ki, “Ben de bu işlerden anlarım. Yapmayın, etmeyin. Bu işin piri Jules Verne’dir.” dedi. Tabii ki haklı. İşte biz daha bu kuşağın insanlarıyız ama Jules Verne’i bilmemek, okumamak, sevmemek imkânı yok. Neler var neler. “Dünyanın Merkezine Seyahat” 1864’te yazmış. “Aya Seyahat” 1865’te yazmış. “Denizler Altında 20.000 Fersah” 1870’te. “Seksen Günde Devr-i Âlem” 1872’de. Hepsinin öncesinde ilk yazdığı şeylerden birisi “Balonla Beş Hafta”. Dünyanın en çok okunan, en çok başka dillere çevrilen ilk üç yazarından birisi olduğu söyleniyor Jules Verne’in. Bir Fransız, 1828-1905 arasında yaşamış, zengin bir ailenin çocuğu ve borsacılık yaparken ki o tarihlerde de varmış borsacılık tabii ki, bilime çok düşkün, çok yakından takip ediyor ve yazmaya başlıyor. Yazdıkça bir yerden sonra başarıyı da elde edince kitaplarıyla borsacılığı da bırakıp tamamen bu işe kendini adıyor ve bu arada ya tek başına ya arkadaşlarıyla dünyanın değişik yerlerine seyahat ediyor ve bunlarla hikâyelerini zenginleştiriyor. Hani dün ne dedik? Philip Dick’i izleyip işte bugün yapay zekâyla bunların nasıl gerçekleşebileceğini, gerçek olabileceğini görüyoruz. 1865’te “Aya Seyahat” diye kitap yazmış birisine herhalde herkes gülmüştür ama o çoktan gerçek oldu. “Denizler Altında 20.000 Fersah” mesela 1870’te o da erken bir zamanda oldu ama devrinde “bunlar olur mu canım, bu da kafayı yemiş” tepkisine yol açan bir büyük yazardı. Jules Verne’i saygıyla anıyorum. Kendisi hakikaten özellikle okuma şevki için. Ama şunu da merak etmiyor değilim, bugün çocuklar o kitapları nasıl okuyorlar? Ya bu da ne ki diye okuyor olabilirler. Onu da bir not olarak düşmek lazım. Evet, Jules Verne kurgu bilimin bir numarası diyelim. Bülent Bey’den özür dileyelim.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







