İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’ın konuğu olan eski HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, Alevilerin çözüm sürecine yaklaşımını, Alevi meselesinin tarihsel ve siyasal boyutlarını değerlendirdi. Bülbül, Alevi aydınların yayımladığı 53 kişilik bildiriyi eleştirirken, Abdullah Öcalan’la doğrudan görüşmek için Adalet Bakanlığı’na başvurduğunu açıkladı.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, “Aleviler çözüm sürecine nasıl bakıyor?” başlıklı yayın dizisinin dokuzuncu ve son bölümünde eski HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül’ü konuk etti. Programda Alevilerin çözüm sürecindeki tutumu, Alevi meselesinin tarihsel arka planı ve Kürt meselesiyle ilişkisi ele alındı. Bülbül, son dönemde Alevi aydınlar tarafından yayımlanan açıklamalara ilişkin eleştirilerini aktarırken, Abdullah Öcalan’a atfedilen bir açıklamanın doğruluğunu doğrudan kendisine sormak istediğini söyledi.
Bülbül’den 53 Alevi aydının bildirisinin eleştirisi

Bülbül, 53 Alevi aydının imzasını taşıyan ve çözüm sürecine ilişkin görüşlerin yer aldığı bildirinin Alevi meselesini yeterince kapsamlı ele almadığını savundu. Sorunun tarih, toplum, çözüm ve siyaset boyutlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirten Bülbül, makro ölçekteki bir siyasi meselenin dar bir çerçeveye sıkıştırılmasının doğru olmadığını söyledi.
Abdullah Öcalan’a atfedilen bir açıklama konusunda da tartışmalar yaşandığını belirten Bülbül, İmralı Heyeti ve DEM Parti yönetiminin böyle bir açıklamanın yapılmadığını söylediğini aktardı. Bülbül, Öcalan’ın söz konusu ifadeleri kullanıp kullanmadığını ve Alevi-Kürt meselesine ilişkin yaklaşımını doğrudan sormak amacıyla Adalet Bakanlığı’na dilekçe vererek Öcalan’la görüşme talebinde bulunduğunu açıkladı.
Bülbül ayrıca süreç konusunda Aleviler, Kürtler, Öcalan ve bildiriyi imzalayanlar arasında karşılıklı bir güvensizlik bulunduğunu ifade etti.
“Türkiye’nin en ağır politik sorunu Alevi sorunudur”
Alevi meselesinin tarihsel olarak inkâr ve baskıyla karşı karşıya kaldığını belirten Bülbül, Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile başlayan hukuki ve siyasal çerçevenin Alevi kimliğinin ve kurumlarının tanınması açısından sorunlar yarattığını söyledi. Madımak başta olmak üzere geçmişte yaşananlarla yüzleşilmesi ve eşit yurttaşlık temelinde adımlar atılması gerektiğini savundu.
Bülbül, “Türkiye’nin en ağır politik sorunu Alevi sorunudur” diyerek Alevi ve Kürt meselelerinin inkâr ve tekçilik politikaları açısından kesiştiğini, ancak yapısal olarak farklı sorunlar olduğunu söyledi. Kürt meselesinin örgütlenme, siyasal temsil ve çatışma nedeniyle daha görünür hale geldiğini belirten Bülbül, Alevi meselesinin ise siyasal örgütlenmenin daha sınırlı kalması nedeniyle uzun süre arka planda bulunduğunu ifade etti.
Tuncer Bakırhan’ın Alevi çevrelerinde tepki çeken sözlerine de değinen Bülbül, yaşanan kırgınlığın karşılıklı diyalogla giderilebileceğini söyledi. DEM Parti yönetiminin bildiriyi imzalayan Alevi aydınlarla görüşmesi gerektiğini belirten Bülbül, bunun bir uzlaşma değil, siyasi nezaket ve yüz yüze konuşabilme açısından önemli olduğunu ifade etti.
Bülbül, çözümün yalnızca yasal düzenlemelerle sağlanamayacağını; Alevi ve Kürt tarihlerinin yeniden ele alınması, toplumsal yüzleşme ve karşılıklı anlayışın geliştirilmesi gerektiğini belirtti. Bu kapsamda siyasi aktörlerle görüşerek Alevi meselesine ilişkin görüşlerini anlatmak istediğini de söyledi.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Aleviler çözüm sürecine nasıl bakıyor?” yayın dizimizin 9. ve son bölümünü yapıyoruz. Çok verimli görüşmeler oldu. Son bölümde eski milletvekili HDP’den seçilmiş olan Kemal Bülbül’le birlikteyiz. Kemal Bey, merhaba.
Kemal Bülbül: Merhaba. İyi yayınlar. Teşekkür ediyorum. İyilik sağlık diliyorum.
Ruşen Çakır: Siz milletvekiliydiniz. Daha sonra da Antalya’dan son seçimde aday oldunuz. Değil mi? O hangi parti olarak girmişti? İsimler sürekli karışıyor. Yeşiller ve Sol mu yoksa DEM Parti diye mi girdiniz?
Kemal Bülbül: Ben HADEP’ten bu yana partideydim. En son HDP’den vekil oldum. Ve DEM Parti’den de Antalya Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldum.
Ruşen Çakır: Evet. Ama aynı zamanda Alevi hareketi içerisinde Pir Sultan Abdal Derneği’nde başkanlığınız bildiğim kadarıyla var. Alevi Birlikleri Federasyonu’nda üst düzey yöneticilik yaptınız. Yani her iki hareketi de çok yakından takip eden birisisiniz. Şimdi malum bu yayın dizisini yapmamıza neden olan bir bildiri; bir grup Alevi aydını tarafından kaleme alınmış olan eleştirel bir bildiri çözüm süreci ile ilgili; özellikle Abdullah Öcalan’a atfedilen bazı sözlerden hareketle. Önce bildiri hakkında ne düşündüğünüzü sormak istiyorum.
Kemal Bülbül: Teşekkür ediyorum. Ben bunu 53 kişi tarafından yazılmış bir yazı olarak telakki ediyorum. Yazıda ifade edilen şeylerin beş açıdan sorunlu olduğunu düşünüyorum. Bir: Tarihten sorumluluk duymak. İki: Aidiyetten, ait olduğu toplumdan sorumluluk duymak. Üç: Çözümden sorumluluk duymak. Dört: Siyasetten sorumluluk duymak ve beş: Totalde hitap ettikleri, yazdıkları yazının kapsadığı tüm alandan sorumluluk duymak bakımından oldukça sorunlu bir yazı. Dar bir yazı. Kocaman makro bir sorunu ifade etmeye çalışırken aslında bu kadar makropolitik bir sorunu sadece bir yaklaşım üzerinden ifade etmeye çalışmak sorunlu. Aslında kendileri eleştirirken yani “ilgili kişi konuya böyle bakıyor” derken kendileri öyle bakıyor noktasına gelmişler. Bu çerçevede sorunlu bir yazı. Onun için bu bir aydınlar bildirgesi bağlamında alınmaktan öte meramını ifade etmeye çalışan 53 kişinin ifade ederken bir sorun yumağı teşkil etmesiyle alakalı bir şey olarak bakıyorum ben.
Ruşen Çakır: Peki şunu soracağım. Siz sonuçta birbirinizi tanıyan insanlarsınız. Orada eminim tanıdıklarınız da vardır. Hiç kendileriyle konuştunuz, tartıştınız mı yoksa böyle bir temas olmadı mı?
Kemal Bülbül: Şimdi daha önce konuyla ilgili çokça tartışmışlığımız var. Hem Kürt sorunu, Alevi sorunu bağlamında, birbiriyle ilişkisi bağlamında, kesişim kümesi anlamında Alevi sorunuyla Kürt sorununun kesişim kümesi ortak elemanları var. Bu bağlamda karşılıklı sorumluluk bağlamında çokça tartıştığımız ve bahse konu Yavuz-İdris-i Bitlisi faktörü bağlamında da baktığımız çok oldu. Şimdi ben öncelikle bir konuyu ifade edeyim. Madem ki bu konuyu Abdullah Öcalan’ın ifade ettiği söyleniyor, madem ki Abdullah Öcalan’ın böyle baktığı söyleniyor, görüşme heyetinin, İmralı heyetinin “böyle bir beyanat olmadı, böyle bir açıklama olmadı” demesine rağmen böyle söyleniyor ya da DEM Parti Genel Merkezi’nin açıklamasına rağmen böyle söyleniyor. Ben de dün Adalet Bakanlığı’na bir dilekçe verdim. Ve dilekçede şöyle dedim: “Alevi toplumundan ve Kürt halkından sorumluluk duyan ve bu çerçevede toplumsal barışı hem Aleviler hem Kürtler hem Türkiye bağlamında yerine getirmeye çalışan bir yurttaş olarak, bir siyasetçi olarak, bir Alevi olarak, bir Kürt olarak konuyu bizatihi Abdullah Öcalan’ın kendisiyle görüşmek istiyorum” diye dün Adalet Bakanlığı’na resmî başvuru yaptım. Başvurum kayda da alındı. Adalet Bakanlığı resmî kayıtlarına da yazıldı. Kabul edilir edilmez onu bilmiyorum ama madem ki Abdullah Öcalan böyle dedi, oradan kaynaklandı deniyor. Öyle dedi mi demedi mi ya da konuya nasıl bakıyor ya da bir Alevi olarak Alevi toplumu Kürt halkından ne bekliyor ya da bir Kürt Alevi olarak biz ne istiyoruz konusunu görüşmek amacıyla başvuru yaptım. Kabul edilir edilmez onu bilemem.
Ruşen Çakır: Peki şimdi olayın kendisine dönelim. Bu İdris-i Bitlisi, Yavuz Sultan Selim ilişkisi üzerine, nasıl diyeyim, dananın kuyruğunun koptuğu yer orası. Bir, siz diyorsunuz ki “Bunun Öcalan’a ait olup olmadığı net değil” vesaire ama ortada bir güvensizlik var sanki.
Kemal Bülbül: Şimdi ortada bir güvensizlik var. Doğru. Güvensizlik sadece Öcalan’a, Kürt halkına, sürece değil; güvensizlik bildiriyi yayınlayanların kendi kendisine de var. Zira eğer bir özgüven, bir sorumluluk, çözüm için bir bakış açısı olabilseydi beraberinde öneriler de taşırdı. Şimdi ben eğer öneri isterseniz öneri de söyleyeceğim. Her iki bağlamda da, Kürt halkı bağlamında da Alevi toplumu bağlamında da önerileri söyleyeceğim. Yalnız bir kere matematikte bir problemi çözebilmek için önce problemle ilgili veriler, akabinde verilerin birbiriyle olan ilişkisi ve sonrasında çözüm kurgulanır. Şimdi birinci veri burada İdrisi Bitlis-i ve Yavuz. İkinci veri Abdullah Öcalan’ın bu konuda bir tasvir ve tabir yaptığı, üçüncü veri Alevi aydınlar olduğunu söyleyen bir kesimin buna itirazı. Dördüncü veri de DEM Parti Genel Merkezi, DEM Parti Eş Genel Başkanı Sayın Bakırhan’ın buna itirazı bağlamında açıklama yaparken ortaya çıkardığı yeni bir sorunsal, yeni bir sorun yumağı. Böyle bir paradoks söz konusu. Şimdi bu paradoksa gelmeden önce Alevi sorununun görünür olması birincisi ne Kürt sorunuyla alakalıydı ne de bu 53 yazı yazan kişiyle alakalıydı. Alevi sorununun görünür olması zaten kendiliğinden vardı. Türkiye’de Alevi dediğinizde sadece ya da Aleviyim dediğinizde politika yapmış oluyorsunuz. Neden? Çünkü Alevi kimliği, Alevi inancı müesses nizamın kendisinde yasa ile yasaklı. Hangi yasa ile? Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile. Tekke ve Zaviyeler Kanunu 16 Haziran 1826’da II. Mahmut tarafından Vaka-i Hayriye diye yayınlandı ve 1925’te Mustafa Kemal tarafından güncellendi ve Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nda kabaca şöyle diyor: “Bundan sonra dedelik, pirlik, seyitlik gibi – ki bu dedelik, pirlik, seyitlik Alevi yol erkan yürüten ocak yürütücüleri, inanç yürütücülerinin sıfatı – bu sıfatları kullanmak yasaktır. Bunların yaptığı faaliyeti yapmak yasaktır” diyor. Sıfat dediği Alevi yürütücülerinin ismi, inanç yürütücülerinin temsilcilerinin ismi. Faaliyet dediği Alevi inancının kendisinin ismi. Dolayısıyla hem sıfatı kullanmak hem de “faaliyet yasaktır” demek suretiyle Alevilik yasaklanmıştır. Türkiye’de 1925’ten bu yana Alevilik Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile yasaklıdır. Açık ve net. Şu anda AK Parti tarafından, AKP tarafından Alevi Bektaşi Cem ve Kültür Başkanlığının kurulmuş olması Aleviliğin yasağının kalktığı anlamına gelmiyor. Zira anayasada değiştirilmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez dört madde olduğu söyleniyor ama hayır, dört tane de gizli madde var. Birincisi zorunlu din dersini düzenleyen 24. madde. İkincisi yurttaşlığı düzenleyen sanırım 66. madde olacak; “Anayasaya yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür” demek. “İnanç özgürlüğü vardır” deyip inanç özgürlüğünü Sünniliği ve Diyanetin piyasa İslam’ına hakim kılarak yasaklamak, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı düzenleyen madde ve anayasanın 174. maddesi yani inkılap kanunlarını koruma altına alan 174. madde. Bu, 12 Eylül tarafından getirilmiştir. Yani 12 Eylül anayasası bir kere daha Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nu güncellemiş, Kenan Evren ve Orhan Aldıkaçtı da anayasayı düzenleyen kişidir, yazan kişidir ve 14 kişilik heyeti Aleviliği bir kere daha yasaklamıştır. Şu anda biz yasaklı bir inancı konuşuyoruz. Kim ne derse desin, Alevilik Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile yasaklanmıştır. O halde yayınlanması gereken bildiri öncelikle bir: “Tekke ve Zaviyeler Kanunu Aleviliği yasaklıyor ve Aleviliğin yasaklılığı sebebiyle dergahlarımız, kutsal mekanlarımız inanç faaliyetlerimize kapalı. Bu bir nefret suçudur. Bu bir engellemedir” demek gerekirdi bir bildiri yayınlayarak. İki: “Ben Topal Osman’ın torunuyum” diyen kişiye, “Topal Osman Koçgiri’de Dersim’de Alevilerin katilidir. Sen nasıl Topal Osman’ın torunuyum diyorsun ve Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığına aday olduğunu söylüyorsun” demek suretiyle ona itiraz bağlamında bir bildiri olabilirdi. Üç: Madımak Katliamı’nın 33. yıldönümünde örneğin Pir Sultan Abdal Kültür Derneği “33. yılında 33 can” diye bir çalışma başlattı. Bu çalışmada şöyle denebilirdi: “Madımak Katliamı davası dosyası yeniden açılsın. Katiller yeniden yargılansın. Affedilenlere dair tutum gözden geçirilsin. Efendim ‘bu karar Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun’ demek Türkiye toplumunu, Alevileri yaralamıştır. Buna dair yeniden tutum belirlensin ve bu tutum adaletten yana olsun” demek suretiyle bildiri yayınlanabilirdi. Daha da ötesi sevgili Ruşen, Alevilikte bir motto, bir manifesto vardır. Bu manifestoyu 800 yıl önce Hünkar Hacı Bektaş Veli yayınlamıştır. Hünkar Hacı Bektaş Veli diyor ki: “72 millete bir nazarla bakmayan 40 yıl müderris olsa hakikatte asidir.” Bu Alevilikte farklı kimlik ve kültürlere, farklı inançlara çoğulcu bakmayı gerektiren bir Alevi bakışıdır.
Ruşen Çakır: Bu söylediklerinizi anlıyorum ama şimdi şu var. Sonuçta birileri yaşanan sürece yönelik bir şey kaleme alabilirler. Yani bunları da yapsınlar eyvallah. Ama bizim esas konuştuğumuz konu ortada bir süreç var. Yaklaşık 20 aydır süren bir süreç var ve bu sürecin birtakım yansımaları var. Yarattığı birtakım tepkiler var. Ve bir grup insan Aleviler adına bu süreçle ilgili birtakım endişeler dile getiriyorlar. Tamam siz bu endişeleri haklı bulmuyorsunuz anlıyorum. Ama biraz daha deşelim. Aleviler bu sürecin tam anlamıyla içinde mi? Şu anda yaşadığımız çözüm süreci Alevileri hakikaten mobilize edebiliyor mu?
Kemal Bülbül: Deşeceğiz o süreci. Bütün boyutlarıyla deşebiliriz. Onda bir sakınca yok. Sizin de ifade ettiğiniz gibi ben hem Alevi hem Kürt olarak, hem Alevi kurumlarında 20 yıla yakın çalışma, mücadele yürütmüş, genel başkanlık, yöneticilik yapmış biri olarak, hem de siyasette yaklaşık toplamda 40 yıllık bir süreçte bulunmuş, bütün ayrıntısını bilen, emek sunan, üreten, paylaşan, bunların hepsini yazıyorum şu anda, biri olarak bütün süreci tartışabilecek kapasitem de var. Bildiriyi de hiçe saymıyorum. Bakın, bildiriyi hiçe saymıyorum. Bildiri 53 kişinin kendi bakış açısıyla yazdığı bir bildiri. Lakin bakın tarihçileri lütfen konuk edip sorun. Yavuz niye İdrisi Bitlis-i ile ittifak yapsın? İdrisi Bitlis-i padişah mı, hükümdar mı? Kim? İdris-i Bitlisi Osmanlı Sarayı’nda görev yapan bir katip, bir vakanüvis. Böyle devleti yönlendirecek kadar, Kürt halkının tümünü temsil edecek kadar, Alevi toplumuna katliam fetvası verecek kadar yetkisi olan, görevi olan, sorumluluğu olan biri değil. Alevi toplumuna katliamın fetvasını şeyhülislamlar veriyor. Kim veriyor? Ebussuud veriyor, İbn Kemal veriyor. Yaklaşık 95 şeyhülislam veriyor ki şeyhülislamlık cumhuriyet döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı’na dönüştü. Şimdi İdris-i Bitlisi bir şeyhülislam değil. Bir hükümdar da değil. İdris-i Bitlisi ile Yavuz arasında bir ittifak da yok. Yavuz bir padişahla ittifak yapar. Bakın, kocaman padişah. Şimdi peki buna rağmen İdris-i Bitlisi’nin Alevi toplumuna karşı işlenen nefret suçlarında bir payı var mıdır? Vardır. Peki soykırımın birinci derecede sorumlusu mudur? Değildir. Bu tartışma saçma bir tartışma. Bakın, katliam deniyor. Katliam değil, soykırım. Yavuz soykırım yapmıştır. Yavuz’un oğlu Kanuni babasından daha büyük soykırım yapmıştır. Bizim halk arasında bir laf var. Derler ki “kurdun adı çıkmış, tilki var ki baş keser.” Şimdi Osmanlı tarihinde hepsi birbiriyle Alevi soykırımı yapma yarışması yapmıştır. Birisi araştırsa biz Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde bütün bunları saydık ve hatta MHP’li vekiller, İYİ Partili vekiller, CHP’li vekiller, AK Partili vekiller gelip bize dedi ki, “Yahu siz diyorsunuz ki Osmanlı en büyük katliamı Türkmenlere yaptı. Bu dil sürçmesi mi, yanlış mı söylüyorsunuz? Doğru mu? Araştırdınız mı?” “Evet” dedik biz de. Bunu Alevi toplumuna, Türkmen halkına karşı Osmanlı sistematik bir katliam olarak yaptı. Şimdi konu bu olsa ya da zaman olsa bunu bütün verileriyle, bütün belgeleriyle size açıklarım. Ama konu bu olmadığı için bunu bir vurgu olarak yapmış geçmiş olayım. İkincisi Osmanlı önce Türkmenlere karşı, akabinde Süryani ve Rumlara, akabinde Ermenilere, en son Kürtlere karşı… Kürtlere karşı yapılan inkâr, nefret ve katliam suçu yaklaşık 100 yıldır uygulanıyor. Ayrıca Osmanlı ne kadar ki İdris-i Bitlisi, Yavuz ve benzeri aracılığıyla bu katliamı ve soykırımı uyguladıysa, 6 Mart 1921 yılından bu yana yani Koçgiri soykırımından bu yana gelip geçen tüm hükümetler, bakın bunu Meclis kürsüsünden de söyledim, burada da tekrar edeyim: Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca gelip geçen tüm hükümetler Alevilere karşı suç işlemiştir. Bir, Alevi inancını yasaklayarak; iki Alevi toplumunun inançsal, demokratik haklarını ve kendisini demografik olarak yok sayarak, eğitim hakkını yok sayarak, ondan vergi alıp vergileri Sünni toplumuna hizmet olarak verip kendisine vermeyerek, efendim katliamlara ya arka planla yönlendirici ya da sessiz kalıcı bir tavırla ya da katillere cezasızlık uygulamak suretiyle bu işe ortak olmuştur. Dolayısıyla gelip geçen tüm hükümetler Alevi toplumuna karşı suç işlemiştir. Şimdi bu bağlamda evet doğrudur, Yavuz-İdris-i Bitlisi değerlendirilmelidir. Yavuz-İdris-i Bitlisi ele alınmalıdır. Lakin sadece Yavuz ve İdris-i Bitlisi değil ondan bu yana geçen tüm tarih; Koçgiri, Dersim, Maraş, Sivas, Madımak, daha yeni Gezi, Ali İsmail Korkmaz, Ahmet Atakan gibi arkadaşlarımıza dönük katliamın planlılığı ve bu planlılığın devlette, hükümette, toplumda neye tekabül ettiği de ele alınmalı. Ve bakın, Alevi sorununun Kürt sorunuyla bağlamı, başta söyledim, kesişim kümesi ortak elemanları var. Fakat bu şu anlama gelmiyor Ruşen: Alevi sorunuyla Kürt sorunu aynı düzlemde, aynı daire içinde çözülemez. Sorunun birbirine benzer yanı var. İkisi de ret ve inkârdan kaynaklanıyor. İkisi de müesses nizamdan kaynaklanıyor. İkisi de tekçilikten, inkârcılıktan kaynaklanıyor. Ama Alevi sorununun yapısallığı farklı, Kürt sorununun yapısallığı farklı. Daha iddialı bir şey söyleyeyim size: Türkiye’nin en ağır politik sorunu Alevi sorunudur. Bakın yanlış anlaşılmasın, tekrar söylüyorum. Türkiye’de en ağır bu politik meselenin gündeme oturmasının temel sebebi bir, sorunda ortaya çıkan şiddet faktörü. İki, Kürt halkının örgütlülük durumu. Üç, Kürt halkının mevcut temsilcilerinin sorunun çözümü konusunda politika üretebilme becerisidir. Alevi sorununun arka planda kalması da biz Alevilerin daha çok eklemlenmesi, politika üretememesi, çözüm konusunda gerekli planı, projeyi ortaya koyup resmî ideolojide, devlette mecbur kılacak bir demokratik ortamı yaratamama durumumuzdur. Anlatabiliyor muyum?
Ruşen Çakır: Tekrar bu tartışmaya dönecek olursak, siz demin bir ara bahsettiniz. Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan’ın sözleri çok tartışma yarattı. Açıkçası ben de şaşırdım yani, o “sokaktan aldık milletvekili yaptık” gibi sözler… Şimdi en azından bir şey var, kırgınlık var vesaire. Bunlar giderilecek mi yoksa zaten giderilmesi mümkün değil mi? Çünkü süreç devam ediyor ve süreci bütün Türkiye birlikte yaşayacak. Alevilik ve Alevi hareketi ve Kürt hareketi birbirine yakın, dost, komşu, artık nasıl derseniz, yer yer iç içe geçmiş hareketler. Bu telafi edilebilecek mi?
Kemal Bülbül: Şimdi telafi edilmesi gerektiğini düşünüyorum ben. Her iki cenahtan telafi edilmesi gereken bir durum var. Her iki cenaha düşen görevler var. Bize düşen görevler de var. Şimdi ben sorunu tanımlarken, bir tarafı tümüyle suçlu, öbür tarafı efendim şöyle tanımlamak yerine, her iki tarafın da gerek söylemler gerek bakış açısı bakımından sorun oluşturduğunu ifade edebiliriz. Lakin ilk veri denecek şimdi, ilk veri nereden çıktı? İlk veri bildiri yayınlayanlardan çıktı ve bildiri dediğim gibi dar bir kapasitede tutuldu, beraberinde bir çözüm önerisi ifade edilmedi. Sadece sorumluluk altında tutan ve giderek de suçlayıcı bir dil kullanan bir yöntem ve onun ötesine geçilmedi. Buna karşı da Sayın Bakırhan açıklama yaparken de işte “sokaktan aldık” falan dedi. Hatta öğretmen dendi. İşin ilginç yanı, HDP’de milletvekilliği yapmış ve aynı zamanda öğretmen olanlardan biri de benim. Lakin benim bildiride imzam yoktu ve imza koymayı da düşünmüyorum, koymam da. Fakat birincisi Sayın Tuncer Bakırhan’ın, “sevgili Tuncer Bakırhan” diyecek kadar da bir yakınlığım, samimiyetim var. Birbirimize emeğimiz var. Emek çok önemli bir şey. Bakın, birbirimize emeğimiz var. Ortak duygumuz var, ortak tuz ekmek yemişliğimiz var. Onun için rahatlıkla söyleyebiliyorum. Bildiridekilere de söylüyorum, birbirimize emeğimiz var. Birbirimize karşı emek üretmişiz, ışık üretmişiz. Birbirimizde hakkımız var. Bakın bu hak ve sorumluluk, birbirimize bir şey söylemeyi gerektiriyor. Bu söylemek hakaret değil, bu söylemek efendim katkıda bulunmak, zihin açmak. Bu çerçevede Sayın Bakırhan’ın yapması gereken, bu arkadaşların bulunduğu bir ortamda bunları ziyaret edebilmek. Bunlar herhangi bir kurumu temsil etmedikleri, bir bürosu, bir mekanı olmadığı için kendileri böyle sorumluluk duyarak bir mekan oluşturabilirler. Sayın Bakırhan da… Hani “büyüklük sende kalsın” derler. Siz partisiniz, 7 milyon oy almış bir partisiniz, toplumsal sorumluluğunuz var. Kürt sorunu ve Alevi sorununu da çözeceğinizi iddia ediyorsunuz ki bu konuda güvenimiz de vardır. Biz “hayır öyle bir şey yok” demiyoruz. Bu bağlamda sorumluluk gösterip bir ziyaret, bir karşılıklı diyalog olabilmeli. Ziyaret ve diyalog her şey çözüldü, sorun kalmadı, efendim barıştık, hadi gelin sarılalım falan anlamına gelmiyor. Bu, nezaket anlamına geliyor. Politikada tükenmiş olan nezaketi, diyaloğu, yüz yüze konuşabilme becerisini gösterebilmeyi gerektiriyor. Yine bu bildiriyi yayınlayanlara da çağrımız; sizin sür git, bunu müzmin bir tavra çevirmek yerine Kürt siyasal hareketinden, DEM Parti’den öte bütün Türkiye için, hükümet için, basın için ne söylediğinizi daha açık, daha sarih, daha anlaşılır bir şeye dönüştürmeniz ve asıl Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ne, 20 yıl emeğim olan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ne, yine 20 yıl emeğim olan Alevi Bektaşi Federasyonu’na çağrı yapıyorum. Sevgili Mustafa Başkan, Mustafa Aslan Federasyon Genel Başkanı, sevgili Cuma Erçe, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı sizlere çağrı yapıyorum. Sizler lütfen bu arkadaşlarımızı uygun bir dille, olması gereken bir nezaketle çağırınız, görüşünüz, kuruma geleceklerdir. Kurumda genel başkanlık yapmış olan arkadaşlar var içinde, efendim yöneticilik yapmış olan arkadaşlar var. Hem Alevi kurumlarının hem DEM Parti Eş Başkanı ve yöneticilerinin, DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu’nun hem de bahse konu açıklamayı yapan kişilerin burada sorumluluğu var. Bu rahatlıkla Alevi edep ve erkânı içinde, bakın Alevi edep ve erkânı… Aydın olmanın sorumluluğu, siyasi olmanın kendine ne misyon yüklüyorsa; devrimci misiniz, sosyalist misiniz, Alevi misiniz, hangi misyonu yüklüyorsanız bütünü için söyleyebileceğimiz bir çözüm yolu var. Sosyalist için de var, devrimci için de var, demokrat için de, Alevi için de, Kürt siyasal hareketi için de, hepsi için bakın çok rahatlıkla çözülebilecek bir şey bu. Burada o zaman şu ortaya çıkacak sevgili Ruşen: Kim neyi ne için söylemiş sorumluluğu ya da durumu ya da realitesi ortaya çıkacak. Benim önereceğim, benim çözüm yolu olarak söylemek istediğim bu. Bunun yanında ayrıca sürecin yürütülmesine dair eleştiri ve önerilerim, heyetin açıklamalarına dair eleştiri ve önerilerimiz, aydınlara dair ve kurumlara dair eleştiri ve önerilerimiz de mutlaka var. Ama izninizle çok kısa bir kronolojiyle bir şey ifade etmek istiyorum. Bakın, Alevi toplumu siyasal, demografik ve inançsal olarak tabii ki tarih boyunca görülüyordu. Ancak lütfen araştırınız. 2007 yılında Ankara Sıhhiye Meydanı’nda “Alevi toplumuna eşit yurttaşlık istiyoruz” mitingiyle başlattığımız, İstanbul’da bir yıl sonra devam ettirdiğimiz, İzmir’de devam ettirdiğimiz mitinglere yüz binlerce insan katıldı. İstanbul Kadıköy meydanında 2008’de 500.000’i aşkın insan katıldı. Bunları, bu programları “Alevi toplumuna eşit yurttaşlık istiyoruz” diye başlatmıştık. Ön yüzüne Alevi toplumunun taleplerini; demokratik, ekonomik, kültürel, sosyal, eğitim taleplerini, arka yüzüne de Türkiye’de demokratikleşmeden ne anladığımızın taleplerini yazmıştık. Hem Alevilerin taleplerini hem de Türkiye’nin demokratikleşmesinin talebini. Laik, demokratik Türkiye, eşit yurttaşlık; programımızın adı buydu. Bugün hiçbir Alevinin, demokratın ya da DEM Partilinin bu programa itiraz edeceğini sanmıyorum. Tekrar ediyorum: Laik, demokratik Türkiye, eşit yurttaşlık. İstanbul, İzmir, Ankara’da yaptığımız programların akabinde 3 Haziran 2009’da dönemin hükümeti üç tane açılım başlattı: Bir, Kürt açılımı; iki, Alevi açılımı; üç, Roman açılımı. Hiç unutmuyorum, Hasan Cemal yaşıyor, kendisi de çıkıp konuşabilir, “Alevileri de sokağa döktünüz” mealinde yazılar yazmıştı. Yani bu kadar sorun varken Aleviler de çıktı gibi bir şey… Halbuki biz sorunlarımızı dile getirme yöntemini realize etmiştik, açık alana sunmuştuk ve görünür olmuştu. Bu görünürlük akabinde 7 tane çalıştay yapıldı, buharlaştı, uçtu, gitti. Hükümet gayriciddi davrandı, Alevilik konusunda açılamadı. Ve 2013’te yeniden barış süreci başlatıldığında Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır’da okunan mektubunda geçen bir cümle üzerine kıyamet kopup tekrar farklı bir şey oldu ve hükümet Kürt siyasal hareketi için çökertme planı başlattı. Sonra 15 Temmuz darbesi oldu. Bakın, 15 Temmuz darbesine gelirken sevgili Ruşen üç tane seçenek vardı: Bir, “müesses nizam aynıyla devam etsin.” Ama olmuyor; Kürtler hak istiyor, Aleviler hak istiyor, kadınlar hak istiyor, farklı halklar hak istiyor, olmuyor. İki, “barış, toplumsal barış bağlamında devam etsin.” Onu da AKP kurgulayamadı, mevcut hükümet. Üç, darbe planı devreye kondu. Yani 15 Temmuz konsepti. 15 Temmuz konsepti 2024’lü yıllara kadar devam etti, bu konseptle de yürümeyeceği belli oldu. Yalnız 2018’de biz Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girince… Lütfen araştıranlardan rica ediyorum. Bakın 2018-2023 arası araştırılsın. 23 Nisan 1920’den 2018’e kadar Aleviler hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ne söylenmiş? Alevi toplumsal ilişkileri, Alevi demografik hakları, Alevi toplumunun eğitim hakkı, kimlik hakkı, inanç hakkı, ibadethane hakkı konusunda ne söylenmiş? Bir de 2018 ile 2023 arasında ne söylenmiş? 2018-23 arasında söylediğimiz 100 yılın 100 katı kadar. Adeta bizler kürsüde Alevi sorununu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ve kamuoyuna ezberlettik. Lakin siz de dahil, sizden de davacıyım bu arada, siz de dahil hiçbir kimse demedi ki, “Yahu gelin basına hele bir anlatın. Bu Alevi sorunuyla ne demek istiyorsunuz? Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bu kadar anlatıyorsunuz. Bir de gelin bize anlatın” demediniz.
Ruşen Çakır: Şimdi isterseniz oraya girmeyelim. Yani hayatım boyunca Alevi sorununu dile getirmiş bir gazeteciyim. Lütfen biraz şey yapın. Yani o konuda yaptığım yazı dizilerinin, yayınların haddi hesabı yok.
Kemal Bülbül: Bakın sevgili Ruşen, böyle olduğunda Aleviler diyor ki: “Hayatımız boyunca barışı savunduk.” Kürtler diyor ki: “Hayatımız boyunca Alevileri savunduk.” Gazeteciler diyor ki falan filan. Ya bunun bir yerinde bir eksiklik var. Hangimizde bu eksiklik? Hepimizde…
Ruşen Çakır: Neyse, isterseniz yavaş yavaş toparlayalım.
Kemal Bülbül: Tamam toparlayalım. Ben şöyle söylüyorum izninizle: Bir, Türkiye’de yeniden bir tarih yazımına ihtiyaç var; hem Alevi tarihi hem Kürt tarihi. İki, Yavuz Sultan Selim, Yavuz Selim-İdris-i Bitlisi vakası çok sorunludur. Fakat bu sorunu katbekat aşan bugün de bir statüko, bir müesses nizam politikası olarak inkârcılıkla devam eden bir zihniyet var. Bu zihniyet Alevilik için de var, farklı etnik kimlikler, sizin etnik kimliğiniz için de var, Kürtler için de var. Bir çözüm süreci var diye bu ortadan kalkmadı. Ve sorun çözüldüğü zaman ya da sorunun çözülmesinden anlaşılan şey şuysa herkes yanılıyor: Bir yasa çıkacak, her şey çözülecek, rahatlayacağız. Öyle bir şey yok arkadaşlar. Bu sorunun çözülmesi için toplumsal aydınlanmaya, toplumsal yüzleşmeye, diyaloğa, karşılıklı etkileşime, karşılıklı… Bakın, Aleviler Sünnileri kendi aklı ve gözüyle, Sünniler Alevileri kendi aklı ve gözüyle, toplumun her kesimi birbirini tanıyarak, görerek, duyumsayarak, dokunarak, yaşayarak, bakarak görmesi, tanıması lazım. Devletin aklıyla, Diyanet’in aklıyla, Yeni Şafak‘ın aklıyla, bilmem hangi gazetenin tanımıyla birbirimizi tanıyamayız. “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz” demek bir uhrevi laf, bir metaforik laf değildir. Yunus Emre bunu 800 yıl önce bir öngörü olarak söyledi sevgili dostlar. Şöyle deyip geçiliyor: “İşte Aleviler hoşgörülüdür, Aleviler çözümden yanadır, Aleviler barıştan yanadır” falan. Bunların arka planını berkitecek, dolduracak, ifade edecek, kaynağını, teorisini ortaya koyacak bir ortam lazım. Bir yüzleşme lazım, bir diyalog lazım. Şimdi nasıl ki ben “Abdullah Öcalan böyle dedi mi demedi mi?” diye bizatihi kendisiyle görüşme talebinde bulunduysam, Sayın Cumhurbaşkanı ile de, Sayın Devlet Bahçeli ile de, bakın hiç konuyla ilgili bir şey bilmediği halde İdris-i Bitlisi ve Yavuz’a vurgu yapan Sayın Meclis Başkanı’yla da… Meclis Başkanı konuyu bilmiyor. Kusura bakma Sayın Meclis Başkanı, sen bir akademisyensin ve profesörsün ve konuyu bilmiyorsun. Bu hiç hoş değil. Seninle de, herkesle, sizinle de herkesle tanış olmak, konuyu anlatmak, izah etmek gibi bir sorumluluğumuz var. Vaka ağır Ruşen can, ben ne yapayım? Vaka uzun. Kısa kesmeye çalışıyorum.
Ruşen Çakır: Tamam, isterseniz toparlayalım. Anlattınız, çok sağ olun, eksik olmayın. Böylece bu dizimizi de…
Kemal Bülbül: Bir cümle söyleyeyim isterseniz.
Ruşen Çakır: Tabii söyleyin, buyurun.
Kemal Bülbül: Ben taşıdığım sorumluluk gereği, görev aldığım kurumlar gereği, hizmet ettiğim inanç ve politika gereği hiçbir yeri kırmak, dökmek gibi ya da bunun aksine polyannacılık yapmak, bir şey olmamış gibi davranmak değil. Mesele soruna çözüm bulmak ise, taraflılık durumu var ise, biraz önce planını çizdim; siyaset, Alevi kurumları, yazıyı yazan kişiler. Bunları siyaset kurumu da Alevi kurumları da bir araya getirip çözebilir. Ancak sizden ve basından ricamız da şu: Biz alelacele bu konuyu anlatamıyoruz. Alevi sorunu, Kürt sorunuyla bağlamı, siyasetle bağlamı, anayasayla bağlamı, eşit yurttaşlıktan kastımız anlaşılmış değil. İzin verin, olanak sunun, anlatalım daha geniş boyutlarıyla. Buradan ne kastettiğimizi, bunun tarihini, bunun duygusunu, kültürünü, çözümünü, planını, yasasını ortaya koyacak bilgi ve becerimiz de, kültürümüz de, donanımımız da, iddiamız da vardır.
Ruşen Çakır: Eyvallah.
Kemal Bülbül: Size de çok teşekkür ediyorum.
Ruşen Çakır: Çok sağ olun. Çok teşekkürler. Evet, “Aleviler çözüm sürecine nasıl bakıyor?” yayın dizimizin 9. ve son bölümünde eski milletvekili Kemal Bülbül’le konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.








