DEM Partili Tayip Temel Medyascope’a konuştu: “İktidarla görüşmek, ittifak yapmak anlamına gelmez, iktidarı hedefleyen bir siyasi gücüz”

İSTANBUL (Medyascope) – DEM Parti Eşbaşkan Yardımcısı Tayip Temel, partinin yeniden yapılanma sürecini, barış sürecinin hukuki boyutunu ve Kürt sorununa ilişkin yaklaşımını değerlendirdi.

DEM Partili Tayip Temel: “İktidarla görüşmek, ittifak yapmak anlamına gelmez”

DEM Parti Eşbaşkan Yardımcısı Tayip Temel Medyascope’a konuştu. Temel, partinin yeniden yapılanma sürecini değerlendirdi ve mevcut örgütsel kalıpların aynen sürdürülemeyeceğini vurguladı. Temel, yeni dönemde toplumun değişen ihtiyaçlarını dikkate alan geniş bir örgütlenmeye ihtiyaç olduğunu söyledi.

İktidarla yapılan görüşmelerin bir ittifak anlamına gelmediğini söyleyen Temel, DEM Parti’nin iktidarı hedefleyen bir siyasi güç olduğunu hatırlattı. Temel, Türkiye’nin ihtiyacının yalnızca yeni bir seçim ittifakı olmadığını belirterek, bunun yerine “Demokratik Cumhuriyet Hareketi” fikrini öne çıkardı ve bu hareketin toplumsal karşılığının “toplum ittifakı” olduğunu belirtti.

Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü meselesinin süreçte kilit bir başlık olduğunu belirten Temel, ağırlaştırılmış müebbet cezasının Öcalan’ın içeride tutulması amacıyla getirildiğini iddia etti.

Tayip Temel ile röportajımızın tamamı şöyle:

  • DEM Parti’nin yeniden yapılanacağı ve yeni bir siyasal oluşumun gündemde olduğu söyleniyor. Nasıl bir yapılanmadan söz ediyoruz?

DEM Parti açısından yeni dönem, mevcut örgütsel ve siyasal kalıpların olduğu gibi devam ettirileceği bir dönem olamaz. Bunun çok farkındayız. Toplumun değişen ihtiyaçlarını, siyasal sürecin ortaya çıkardığı yeni imkânları ve barış perspektifini dikkate alan daha geniş bir zeminde örgütlenmeye ve yapılanmaya ihtiyaç var.

Ne olursa olsun bu yapılanmanın en önemli özelliği kapsayıcılık olmalı. Yalnızca mevcut siyasi çevrelerle sınırlı kalmadan, aydınların, yazarların, demokratların, liberallerin, muhafazakârların, farklı inanç ve kültürden çevrelerin, emekçilerin ve demokratik siyasete katkı sunmak isteyen bütün kesimlerin kendisini içinde görebileceği tarihsel bir ittifak ve yapıdan söz ediyoruz.

Altını çizerek vurgulamak gerekir ki burada mesele sadece partiye yeni insanların katılması değil. Siyaset yapma biçiminin kendisini değiştirmekten söz ediyoruz.

  • Yani klasik parti ve ittifak anlayışının dışında bir arayış mı var?

Evet. Mevcut ittifak anlayışımız hem yeterli değil hem de eksik zemin üzerinde gelişiyor. Çünkü çoğu zaman siyasal veya kurumsal merkezlerde ittifak yapıyoruz ve bu birliktelik yerele yani toplumsal zemine sirayet etmiyor. Üstte ve elit kalabiliyor. Böyle olunca ittifak anlayışımız toplumdan destek göreceğine bazı komplikasyonlar yaratarak tepkisel yaklaşımlara neden olabiliyor. Oysa asıl sorumuz şu olmalı; Biz bu ittifakları hangi mücadele etrafında kuruyoruz?

Bir siyasi blok bizden destek isteyebilir. Bizim yapmamız gereken yalnızca “destekliyor muyuz, desteklemiyor muyuz?” diye bakmak değil. Önce kendi taleplerimizi ortaya koymak.

Yerel demokrasi konusunda ne söylüyor? Kayyum meselesinde ne düşünüyor? Dil ve kültür haklarına yaklaşımı nedir? Hukuk devleti konusunda nasıl bir tutumu var? Demokratik siyasetin önünü açacak mı? Demokratik bir cumhuriyetin inşa edilmesi için ne öneriyor? Bunlara bakmalıyız. Taleplerimize en yakın olanla ortaklaşmanın yollarını aramak siyasetin gereğidir. Dolayısıyla ittifakın ölçüsü salt kimlik sorununa yaklaşım değil, sorunları çözme perspektifi, demokratik talepler ve ortak mücadele zemini olmalı.

DEM Partili Tayip Temel: “İktidarla görüşmek, ittifak yapmak anlamına gelmez”
  • Bu durumda iktidarla yapılan görüşmeler nasıl değerlendirilmeli? Bir ittifak söz konusu mu?

Hayır. İktidarla görüşmek, iktidarla ittifak yapmak anlamına gelmez.

Zaten şimdi herhangi bir güçle bu tartışmayı yürütme aşamasında değiliz. İktidarı hedefleyen bir siyasi gücüz. Eğer ittifaklar gündeme gelirse biz kendi taleplerimizi ortaya koyarız. Karşımızdaki siyasi aktörler bu taleplerin hangisine yaklaşıyor, hangisini kabul ediyor, hangisinde direniyor, buna bakarız. Demokratik siyasette izlediğimiz yol bunu gerektirir. Herkesle görüşmekten korkmamak gerekir. Eğer bir görüşme toplumsal barış açısından faydalıysa yapılmalıdır.

Bizim açımızdan önemli olan, kimseye eklemlenmek değil, kendi siyasal hattımızı koruyarak demokratik çözüm alanını genişletmektir. Yapılan görüşmeler bir barış ve çözüm arayışıdır.

  • “Demokratik cumhuriyet” ve “toplum ittifakı” kavramları bu yeni dönemde nasıl bir anlam taşıyor?

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni bir seçim ittifakı değil. Daha geniş bir toplumsal demokratikleşme için ortak zemine ihtiyaç var.

Cumhuriyetin demokratik niteliğini güçlendiren, farklı kimliklerin ve inançların kendisini eşit yurttaş olarak ifade edebildiği bir siyasal düzen gerekiyor.

Bu nedenle “Demokratik Cumhuriyet” fikri önemli. Bunun toplumsal karşılığı ise toplum ittifakıdır.

Cumhuriyet İttifakı gibi mevcut siyasal blokların karşısına yalnızca başka bir seçim bloğu koymak yeterli değil. Bunun yerine farklı toplumsal kesimleri ortak demokratik hedefler etrafında buluşturan bir Demokratik Cumhuriyet Hareketine ihtiyaç var. Bütün çabamız bu perspektifi geliştirebilmektir.

  • Bu ittifakta kimler yer alabilir?

Sınırları baştan çizilmiş bir yapı olmamalı.

Kürtler, Türkler, Araplar, farklı inanç grupları, kadınlar, gençler, emekçiler, aydınlar, akademisyenler, demokratlar, liberaller, muhafazakârlar… Demokratik çözümden yana olan herkesin kendisini ifade edebileceği bir alan yaratılmalı.

Burada “bizden olanlar” ve “olmayanlar” şeklinde bir ayrım yerine, demokratik gelecekte kimlerin ortaklaşabileceğine bakmalıyız.

“Silahın yerine demokratik siyaset geçerse çözüm gelişir”

  • Barış sürecinin merkezinde sizce ne olmalı?

Her savaşın bir sonu vardır. Sonsuz savaş olmaz. Dolayısıyla bugün esas mesele savaşın ve çatışmanın nasıl sürdürüleceği değil, nasıl sona erdirileceğidir.

Bence kritik eşik, silahlı çatışmanın yerine demokratik siyasetin geçirilmesidir.

Kürt sorunu gibi ağır bir sorun düşünüldüğünde silah bırakmak tek başına yeterli değil. Silahın bıraktığı alanı siyaset doldurabilmeli. O insanlar kendi düşüncelerini demokratik ve hukuki yollarla ifade edebilmeli. Siyasi faaliyetlerin önündeki engeller mutlaka kaldırılmalı.

Aksi hâlde çatışmayı sona erdirmiş görünürsünüz ama çatışmayı üreten koşulları ortadan kaldırmamış olursunuz.

  • Bunun hukuki ayağı ne olmalı?

Hukuk bu adımlar için güvence sağlamalı. Silahsızlanma sürecine giren insanlar evlerine gidip oturmayacağına göre bundan sonra demokratik siyasete katılabilmesinin önü açılmalı. Bunun için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı.

AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmalı. Uygulamak yetmez aynı zamanda o kriterleri iç hukukta temel referans hâline getirmek gerekir. Neden Türkiye yargısının verdiği yanlış kararları hep uluslararası hukuk kurumları düzeltsin ki? Bu temelde insanların hakları kişisel takdirlere değil, hukuka dayanmalı.

Burada mesele yalnızca kişilerin hukuki statüsü değildir. Esas mesele, çatışmadan demokratik siyasete geçişin hukuken güvence altına alınmasıdır.

  • Peki Öcalan’ın özgürlüğü meselesi bu çerçevenin neresinde duruyor?

Bu mesele geliştirilen siyasal sürecin en önemli başlıklarından biri. Fakat bunu yalnızca kişisel bir özgürlük meselesi olarak ele almak eksik olur. Öcalan önderliği ısrarla geçmişte yaratılmış bazı olumsuzluklarla Türkiye halkına sunuldukça diğer tarafta sürecin samimiyetine ve sahiciliğine şüpheyle bakma düzeyi artıyor. İnançsızlık derinleşiyor. Eğer bir toplumun demokratik siyasete geçişinden söz ediyorsak, bunun önündeki hukuki ve siyasi engellerin tamamını ele almak gerekir.

Dolayısıyla mesele kişiselleştirilmeden, hukuk ve demokratikleşme çerçevesinde değerlendirilmelidir. Şimdi gündemde olan ağırlaştırılmış müebbet cezası tamamen Öcalan’ın içerde tutulması için getirildi. Binlerce kişi şu an aynı hukuksuzluk ve insafsızlıkla karşı karşıya. Düzeltilmesi gerekir. Uluslararası hukuk otoriteleri bunun insanlık dışı olduğunu ve umut ilkesinin ihlal edildiğini söylüyor.

Çözüm sürecini Öcalan'ın
DEM Partili Tayip Temel: “İktidarla görüşmek, ittifak yapmak anlamına gelmez”

İşin siyasi kısmına da baktığımızda; Öcalan Önderliği devrede olmadan Kürt siyasi hareketinin silahı tamamen terk etmesi için son sözü söyleyecek aktör çıkamaz. PKK sistematiği böyle bir gerçekliğe dayanıyor. Barış, çatışmasızlık ve geri dönüş için tek söz mercii Öcalan liderliğidir. Bunun topluma da doğru anlatılması lazım.

Aynı şekilde hareketin farklı düzeylerindeki insanların geleceği konusunda da kapsayıcı, uygulanabilir ve toplumsal barışı güçlendirecek hukuki çözümler düşünülmelidir. Öyle kapsam dışı bırakıldılar demekle çözüm gelmez. Cesur ve gerçekçi bir politikaya ihtiyaç vardır.

  • Kürt sorununun çözümünde nasıl bir yaklaşım öneriyorsunuz?

Kürt sorununu yalnızca devletçi anlayış ve perspektifle ele almak doğru değil. Egemenlerin inkâr siyaseti de iflas etmiştir artık. Kürtlerin kendi kimliğiyle, diliyle, kültürüyle ve siyasi iradesiyle özgürce yaşayabilmesi temel mesele olmalı.

Burada Kürt kimliğinden vazgeçmekten söz etmiyoruz. Tam tersine, Kürt kimliğinin özgürce yaşamasını ayrılıkçı bir çözümden ibaretmiş gibi bir zorunluluktan ayırıyoruz.

Bir insanın Kürt olması için bir devlete sahip olması gerekmiyor.

  • Bu yaklaşım içerisinde milliyetçiliğe nasıl bakılıyor?

Toplumda tek bir çözüm modelinin düşünülmesi ve savunuluyor olması mümkün değildir. Toplumun içinde farklı görüşlerin, farklı tezlerin olması doğaldır. Bu bağlamda Kürtlerin kendi kimliklerini savunması başka bir şeydir, bunun mutlak milliyetçilik olarak tanımlanması bambaşka bir şeydir. Hatta kimi çevrelerin bir ulus-devlet kurulması gerektiği savunması bile tek başına milliyetçilik olarak tanımlanamaz. Böyle eğilimler toplumsal yapıların içinde olabilir.

Ancak geçmiş yüzyılın deneyimleri bize devlet merkezli çözümlerin tek başına çözüm getirmediğini hatta yeni sorunlar yaratabildiğini gösterdi.

Bu yüzden bizim açımızdan daha önemli olan, toplumun demokratikleşmesidir. Her model tartışılabilir. Fakat hiçbir model kendiliğinden demokratik olmaz ve değildir.

Bir modelin niteliğinin ne olduğu tek başına çözüm getirmez. Asıl bakmamız gereken şey, toplumun karar alma süreçlerine ne kadar katıldığı ve insanların kendi kimlikleriyle ne kadar özgür yaşayabildiğidir.

Kürt kimliğinin savunulmasından geri adım atılmaz. Kürt kimliğini, dilini ve kültürünü savunmak bizler açısından da vazgeçilmezdir.

Ama bunun tek yolu mutlaka ulus-devlet kurmaktan geçmez diyoruz. Tam tersine, farklı kimliklerin birbirini ayrılıkçılığa zorlaması yerine demokratikleşmeye zorladığı bir model daha kalıcı olabilir.

  • Kürt dili konusunda somut olarak ne yapılmalı?

Öncelikle tartışmanın kendisini anlamsızlaştırmamız gerekiyor. İnsanların kendi diliyle yaşaması doğal bir haktır. Kürtçenin eğitimde, kültürde, akademide ve kamusal yaşamda önünün açılması gerekir.

Bugün Kürtçeyle üniversite kurmanın, eğitim kurumları oluşturmanın önünde çeşitli hukuki ve fiili engeller bulunuyor. Bunların zaman içerisinde aşılması gerekiyor. Hangi çağda yaşıyoruz sorusunu herkesin kendine sorması gerekir.

Bunun bir günde gerçekleşeceğini söylemiyorum. Ama hukuki zemin oluşturulabilir. Kurullar oluşturulur, çalışmalar yapılır, eğitim politikaları geliştirilir.

Dil politikası uzun vadeli bir demokratikleşme programı olarak ele alınmalıdır.

mübalağa, Çerçeve yasa Kürtleri
DEM Partili Tayip Temel: “İktidarla görüşmek, ittifak yapmak anlamına gelmez”
  • Yerel yönetimler bu modelin neresinde?

Çok önemli bir yerinde. Kayyum uygulaması sona ermeli. Hangi partiden olduğuna bakmaksızın seçilmiş yerel yönetimlerin iradesi korunmalı.

Yerel yönetimleri sadece merkezi devletin hizmet birimleri olarak görmemek gerekiyor. Yerel demokrasi, halkın kendi sorunları hakkında karar verebilmesidir.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi devletin zayıflaması anlamına gelmez. Tam tersine, toplumun devlete olan güvenini artırabilir.

“Öcalan sosyalizmden vazgeçmiyor, sosyalizmi yeniden düşünüyor”

  • Öcalan’ın “demokratik toplumculuk” fikri sosyalizmden uzaklaşma olarak yorumlanıyor. Buna ne diyorsunuz?

Böyle bir yorum doğru değil. Sosyalizmin tarihsel deneyimleri eleştirilebilir. Hatta eleştirilmelidir.

Sovyet deneyiminin ortaya çıkardığı sorunları konuşmak sosyalizme ihanet değildir. Tam tersine, sosyalizmin neden devletçi ve bürokratik yapılara dönüştüğünü anlamaya çalışmaktır. Eğer bir deneyim başarısız olmuşsa, onu savunmak yerine neden başarısız olduğunu tartışmak gerekir.

Sayın Öcalan sosyalizmden vazgeçmekten değil, sosyalizmin demokratik özünü yeniden düşünmekten söz ediyor. Bu çerçevede otoriteleri ve sosyalist düşünürleri düşünmeye ve tartışmaya çağırıyor. Bu yüzden koşulların oluşturulması ve sözün Abdullah Öcalan’a bırakılması gerekiyor. Eleştirileri dinleyip tartışmaları özgürce yürütmesi hakikati ortaya çıkarır. Tarih kimin haklı kimin yanılgılı yaklaştığını ancak böyle belirleyebilir.

  • Devlet merkezli sosyalizm konusunda temel eleştiriniz nedir?

Devletin toplumun yerine geçtiği bir sosyalizm anlayışı ciddi sorunlar üretti.

Sosyalizm adına kurulan devlet zamanla toplumun üzerinde bir güce dönüşüyorsa burada ciddi bir çelişki vardır.

Bu nedenle sosyalizmin özgürlük, eşitlik ve toplumsal dayanışma iddiasını devlet merkezli olmaktan çıkarıp demokratik toplum temelinde yeniden düşünmek gerekiyor.

Bu açıdan Abdullah Öcalan’ın demokratik toplumculuk önerisi önemli bir perspektif sunuyor.

Öcalan’a statü meselesi
DEM Partili Tayip Temel: “İktidarla görüşmek, ittifak yapmak anlamına gelmez”

“Barış yalnızca aktörler arasında değil, toplumda kurulmalı”

  • Sizce barışın önündeki en büyük risk nedir?

En büyük risk, savaşın sona erdirilmesi için ortaya çıkan fırsatın toplum tarafından yeterince sahiplenilmemesi.

Çünkü savaş yalnızca silahlarla yürümüyor. Zamanla insanların zihnine yerleşiyor. Kuşaklar savaşın diliyle büyüyor. Bu nedenle barışın toplumsallaştırılması gerekiyor.

MHP kendi tabanını belli ölçüde bu sürece hazırladı. AK Parti açısından da toplumsal hazırlığın yapılması gerekiyor. Muhalefetin de kesinlikle barış arayışına partizan bir pencereden bakmaması gerekir. Aynı şekilde bizim de kendi tabanımızı hazırlamamız gerekiyor. Bunun için onlarca planlama yapıldı, yapılıyor.

Barış siyasi aktörlerin anlaşmasıyla sınırlı bir durum değildir. Barış, toplumun savaşın yerine ortak yaşamı koymayı kabul etmesi ve buna göre hareket etmeyi bilmesidir.

  • Kamuoyunun ikna edilmesi için ne yapılmalı?

Abartmadan söylemeliyim ki kesinlikle Sayın Öcalan’ın basınla, akademiyle, sivil toplumla, kanaat önderleriyle ve toplumun farklı kesimleriyle açık bir tartışma yürütmesi sağlanmalıdır. Ön yargılar ve tabular böyle aşılır.

İnsanların korkuları küçümsenmemeli. Kaygıları dinlenmeli. Kürtlerin talepleri de Türk toplumunun hassasiyetleri de açıkça konuşulmalı.

Bunun yolu propaganda değil, karşılıklı ikna ve açık tartışmadır.

“Yeni dönemin temel kavramı gönüllü demokratik entegrasyondur”

  • Son olarak nasıl bir Türkiye tasavvur ediyorsunuz?

Temel mesele, herkesin kendi kimliğiyle yaşayabildiği demokratik bir Türkiye.

Kimseye “Türk ol”, “Kürt olma”, “şu inancı bırak”, “şu dili konuşma” denmemeli.

Yurttaşlık, kimliklerin yok edilmesi üzerine kurulmamalı.

Bu sağlandığında kimlikler ve inançlar ortak yurttaşlık içerisinde gönüllü biçimde buluşabilir.

Bu nedenle demokratik entegrasyonun özü gönüllülük olmalı. Zorla bütünleştirme asimilasyondur. Gönüllü biçimde ortak bir demokratik yaşam kurmak ise demokratik entegrasyondur.

  • Bu perspektif hayata geçirilebilir mi?

Elbette hayata geçmesi mümkün. Bunun için önümüzde ciddi bir siyasal sorumluluk var.

Silahlar devreden çıkıyor, demokratik siyasetin önü açılmalı. Hukuki güvenceler oluşturulmalı. Yerel demokrasi güçlendirilmeli. Dil ve kültür hakları güvenceye alınmalı. Toplumun bütün kesimleri sürece dahil edilmeli.

Bütün bunlar birbirinden kopuk meseleler değil.

Birbirini tamamlayan bir demokratikleşme programıdır.

Bizim önümüzdeki dönemde yapmamız gereken de budur: Savaştan siyasete geçişi kalıcılaştırmak, siyaseti toplumsallaştırmak ve kimlikler ve inançlar arasında yeni çatışmalar üretmek yerine bütün farklılıkları demokratik bir ortak yaşamda buluşturmak.

DEM Parti’nin yeniden yapılanması da tam burada anlam kazanıyor. Parti yalnızca mevcut seçmen tabanına seslenen bir yapı olmamalı. Türkiye’nin bütün demokratik güçlerinin kendisini ifade edebileceği geniş bir siyasal alan yaratmalı.

Çünkü artık mesele yalnızca bir partinin büyümesi değil.

Ülkenin demokratikleşmesi için yeni bir siyasal zeminin kurulması gerekir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş