Demokratik entegrasyon Ortadoğu’da nasıl mümkün olabilir?
Daha somut soralım. Bir halkın varlığının, kimliğinin, politik iradesinin ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmasının gerçek güvencesi nedir? Ayrı devlet mi, federal statü mü, özerklik mi, anayasa mı, silahlı güç mü, ABD, Rusya, İsrail veya başka bir dış gücün desteği mi?
Demokratik entegrasyonun Ortadoğu açısından özgünlüğünü anlamanın yollarından biri “güvence” sorusundan geçiyor.

Ortadoğu zaten ilişkisel bir coğrafyadır
Ortadoğu’ya siyasal haritadan baktığımızda Türkiye, Suriye, Irak, İran, Lübnan, Ürdün… gibi devletleri görürüz. Kuzeyine çıktığımızda Ermenistan ve Azerbaycan vardır. Toplumsal haritaya baktığımızda ise başka bir coğrafya ortaya çıkar.
Kürtler Türkiye, Suriye, Irak ve İran’da yaşıyor. Araplar çok sayıda devletin sınırları içinde yaşıyor. Azeriler İran ve Azerbaycan’da bulunuyor. Ermeniler, Ermenistan’ın yanı sıra tarihsel coğrafyaları ve geniş diaspora alanlarıyla bölgesel bir gerçeklik oluşturuyor. Süryaniler, Ezidiler, Dürziler ve başka topluluklar da devlet sınırlarını aşan tarihsel ve kültürel ilişkilere sahip.
Mesele yalnız nüfusların dağılımı değil. Bu toplumlar yüzlerce yıldır birbirleriyle ilişki içinde yaşadılar. Ticaret yaptılar, göç ettiler, birbirlerinin dillerinden kelimeler aldılar. Müziklerini, yemeklerini, inançlarını ve gündelik hayatlarını etkilediler. Çatıştılar ama aynı zamanda dayanıştılar da. Dolayısıyla Ortadoğu yalnızca devletlerin toplamı değil. Toplumların tarih boyunca kurdukları ilişkilerin oluşturduğu bir bütündür.
Birinci yazıda Türker Kılıç’ın bağlantısal bütünsellik yaklaşımından hareketle söylediğimiz gibi, bütünü yalnız parçalar oluşturmaz. Parçaların ilişkileri bütünü oluşturur. O hâlde Ortadoğu’nun niteliğini yalnız Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Farsların, Ermenilerin veya Azerilerin varlığı belirlemiyor. Bu toplumların birbirleriyle nasıl ilişki kurdukları belirliyor. Tahakküm ilişkisi başka bir Ortadoğu yaratır. Düşmanlık başka, hamilik başka, eşitlik ve özgürlük başka. Demokratik entegrasyonun bölgesel anlamı burada başlıyor.
Demokratik entegrasyonun ağabeyi olmaz
Önce temel bir ilkeyi koymak gerekiyor: Demokratik entegrasyon eşitler arasında mümkündür. Türkiye’nin hem kendi içindeki farklı toplumsal kesimlerle hem de bölge halklarıyla ilişkilerinde zaman zaman güçlü bir “ağabeylik” ve “hamilik” anlayışı ortaya çıkıyor. Türkiye’nin büyüklüğü, askerî gücü, ekonomisi veya devlet geleneği ona başka halklar üzerinde doğal bir üstünlük sağlamaz.
Türkler Kürtlerin veya Arapların ağabeyi değildir. Kürtler de başka halkların üzerinde değildir. Aynı ilke Farslar, Ermeniler, Azeriler ve diğer toplumlar için de geçerlidir. Eşit olmayan parçalar demokratik bir bütün oluşturamazlar. Demokratik entegrasyon bir merkezin çevresinde diğerlerinin toplanması değildir. Farklı toplumsal öznelerin kendi kimliklerini ve politik iradelerini koruyarak eşit ilişki kurmalarıdır. Türkiye bölgesel demokratik entegrasyonun önemli bir aktörü olabilir ama sahibi, hamisi veya ağabeyi olamaz.
Bu Yeni Osmanlıcılık değildir
Bu nedenle Ortadoğu entegrasyonunu Yeni Osmanlıcılıkla karıştırmamak gerekir. Osmanlı İmparatorluğu tarihsel olarak sona ermiştir. Onun egemenlik sistemini eski coğrafyasında yeniden kurmaya çalışmak demokratik entegrasyon değildir. Bu, imparatorluk restorasyonu olur.
Ama Osmanlı döneminden devralınabilecek hiçbir şey olmadığı sonucu da çıkmaz. Yüzyıllarca aynı geniş coğrafyada yaşayan toplumlar büyük bir ilişkisel birikim oluşturdular. Kültürel alışveriş, ekonomik ilişkiler ve ortak şehirler oluştu. Müzikler, mutfaklar, diller, inançlar ve gelenekler birbirlerini etkiledi.
Bugüne taşınması gereken Osmanlı’nın egemenlik biçimi değil, toplumların birlikte yaşamaktan ürettikleri ilişkisel birikimdir. Ama artık hiyerarşi içinde değil, eşitlik içinde; imparatorluk ilişkisiyle değil, demokratik ilişkiyle; yeni bir merkez yaratarak değil, çok merkezli bir yaşamdaşlık kurarak.

Güvenlik mi, güvence mi?
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Güvenlik ile güvence aynı şey değildir. Ulus-devlet paradigmasının temel kavramlarından biri güvenliktir. Önce tehdit tanımlanır. Sonra bu tehdide karşı sınır oluşturulur, ordu kurulur, silahlanılır, caydırıcılık geliştirilir, ittifaklar kurulur ve gerekirse dış garantör aranır. Karşı taraf da aynı şeyi yapar. Böylece birinin güvenlik arayışı diğerinin güvenlik sorununa dönüşür. Bugünkü dünyanın ulaştığı konvansiyonel ve nükleer silahlanma düzeyi bu mantığın insanlığı nereye taşıdığını gösteriyor.
Demokratik entegrasyon güvenliği reddetmiyor. Güvencenin kaynağını değiştiriyor. Esas soru artık “Beni kim koruyacak?” değildir. Başka bir soru ortaya çıkıyor: “Beni tehdit altında bırakan ilişkinin kendisini nasıl değiştirebilirim?” Güvenlik tehdide karşı oluşturulur. Demokratik güvence ise ilişkinin niteliğinden doğar.
Türklerle Kürtlerin ilişkisi eşit, özgür ve demokratik hâle gelmişse Kürtlerin güvencesi sadece kendi savunma gücü değildir. Türk toplumunun ve demokratik devletin Kürtlerin varlığını ortak yaşamın kurucu unsuru olarak kabul etmesi esas güvencedir. Aynı şey Suriye’de Kürtlerle Araplar, Aleviler, Dürziler, Türkmenler ve Süryaniler için geçerlidir. Toplumlar birbirlerinin varlığını tehdit olarak görmez, birbirlerinin özgürlüğünü ortak yaşamın koşulu olarak kabul ederlerse ilişkinin kendisi güvence üretmeye başlar. Yaşamdaşlığın güvenlik alanındaki anlamı da burada ortaya çıkıyor.
Özgüç nedir?
Burada özgüç kavramını yeniden düşünmek gerekiyor. Özgüç sadece askerî güç ile sınırlandırılamaz. Bir toplumun örgütlülük düzeyi, politik iradesi, ekonomik kapasitesi, kültürü, dili ve demokratik kurumları özgücün parçalarıdır. Görünürlüğü ve tanınırlığı da özgüçtür. Başka toplumlarla kurduğu ilişkiler ve diasporası da buna dahildir. İç ve dış ilişkiselliğinin toplamı özgücünün parçasıdır.
Dolayısıyla özgüç kendini askerî olarak savunabilme potansiyeli değildir. Kendi kimliğin ve iradenle ilişki kurabilme, ortaklık geliştirebilme ve içinde bulunduğun bütünü dönüştürebilme kapasitesidir. Bu nedenle ilişki kurmak özgüce aykırı değildir. Tam tersine, ilişkinin kendisi özgücün parçasıdır. Ama ilişki ile bağımlılık aynı şey değildir. Uluslararası ilişkiler özgücü büyütebilir. Dış hamiliğe bağımlılık ise özgücü zayıflatabilir.
Dış güç güvence değildir
Ortadoğu’nun modern tarihi dış müdahalelerden bağımsız düşünülemez. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Britanya ve Fransa’nın manda düzenleri, sınırlar ve devlet oluşumları bölgenin siyasal coğrafyasının şekillenmesinde belirleyici oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ağırlık giderek ABD’ye geçti. Bugün de yeni bölgesel dengeler kuruluyor.
Fakat ilginç bir durum var. Devletler kadar toplumlar da güvenliklerini çoğu zaman dışarıda arıyorlar. Suriye bunun güncel örneklerinden biridir. Dürzilerin güvenliği tartışıldığında İsrail devreye giriyor. Esad yönetiminin en önemli dış dayanaklarından biri Rusya’ydı. Kürtlerin ise uzun yıllara yayılan ABD ilişkisi var.
Burada temel bir ayrım yapmak gerekiyor. Uluslararası ilişki kurmak başka şeydir. Kendi varlığının güvencesini başka bir devletin stratejisine teslim etmek başka. Diplomasi yapılır, uluslararası hukuk kullanılır, ittifaklar kurulabilir ve konjonktürün sunduğu imkânlardan yararlanılır. Reel politika bunu gerektirir. Ama hegemonik bir gücün temel amacı başka bir toplumun özgürlüğünü sağlamak değildir. Kendi çıkarlarını gerçekleştirmektir. Bugün destekler, yarın çıkarları değişir. Bugün müttefik olur, yarın başka bir anlaşma yapar.
Bu nedenle öz gücün taşıyamayacağı ölçüde dışarıya bağlanan bir güvence, zamanla bağımlılığa ve hatta tuzağa dönüşebilir. Demokratik entegrasyon başka bir yol öneriyor: Kendi kaderini başkasının stratejisine teslim etmeden, kendi politik iradenle ortak geleceğin kuruluşuna katılmak.
Anayasa güvence midir?
Demokratik entegrasyon hukuksal güvenceye ihtiyaç duyar. Kimliklerin özgür varlığı güvence altında olmalıdır. Dil ve örgütlenme özgürlüğü olmalıdır. Yerel demokrasi işlemelidir. Toplumsal kesimler kendi sosyal, ekonomik ve siyasal yaşamlarını örgütleyebilmelidir. Politik temsil güvence altında olmalıdır. Bütün bunların demokratik bir toplumsal sözleşmede karşılığı bulunmalıdır. Bu sözleşmenin hukuksal biçimi anayasadır.
Peki anayasayı kim güvence altına alacak? Anayasa sonuçta hukuksal bir metindir. Onu hayata geçiren yargı, parlamento ve yürütme vardır. Güçler ayrılığı ve denetleme mekanizmaları vardır. Can alıcı kısmı şudur: Bütün bunların arkasında örgütlü demokratik toplum var mıdır?
Devlet otoriterleşmişse anayasanın ne kadar demokratik yazıldığı artık yeterli olmayabilir. Yargı bağımsızlığını kaybetmişse anayasal haklar kâğıt üzerinde kalabilir. Parlamento işlevsizleşmiş ve demokratik kurumlar aşınmışsa anayasa güvence olma niteliğini kaybedebilir. Ortadoğu’nun deneyimi bunun örnekleriyle doludur.
Dolayısıyla anayasa demokratik entegrasyonun önemli güvencelerinden biridir. Ama anayasanın güvencesi demokratik toplum ve demokratik devlettir. Demokratik toplum aşağıdan örgütlenir. Politik özneler kendi iradelerini oluşturur. Bu irade siyasal sisteme yansır. Devlet demokratikleşir. Çoğulculuk kurumlaşır. Güçler ayrılığı işler. Toplumun farklı kesimleri siyasal sistemde kendilerini görürler. İşte o zaman anayasa gerçek bir toplumsal sözleşmeye dönüşür.
Bu nedenle demokratik cumhuriyet demokratik entegrasyonun sadece sonucu değildir. Aynı zamanda güvencesidir. Demokratik toplum da demokratik cumhuriyetin güvencesidir. İkisi birbirini üretir ve birbirini korur.

Statü ile güvence aynı şey değildir
Birinci yazıda ulus-devletin farklı formlarını tartışmıştık. Üniter devlet, daha esnek üniter yapılar, federalizm ve özerklik modelleri vardır. Bunlar aynı şey değildir. Federalizm veya güçlü bir özerklik, merkezi ulus-devlete göre farklı topluluklara önemli siyasal ve hukuksal imkânlar sağlayabilir. Bunu küçümsemek doğru değildir.
Ama özellikle Ortadoğu koşullarında başka bir soru sormak gerekiyor: Statünün güvencesi nedir? Bir halk federal statü elde edebilir. Parlamentosu, hükümeti ve kendi idari kurumları olabilir. Polisi veya askerî gücü olabilir. Hakları anayasaya yazılabilir. Peki merkezi devlet otoriterleşirse ne olacak? Anayasa işlememeye başlarsa, iktidar dengesi değişirse veya merkez daha önce paylaştığı yetkileri geri almak isterse ne olacak?
Federal veya özerk yapı kendi statüsünü yeniden merkezi devlete karşı korumak zorunda kalır. Gerilim yeniden başlar ve hakların korunması tekrar güç dengesine bağlanır. Demokratik entegrasyonun farkı burada belirginleşiyor: Statüyü merkezi devlete karşı koruyan politik özne olmaktan, ortak devletin demokratik karakterini belirleyen politik özne olmaya geçmek. Toplum kendi örgütlü varlığıyla güvence üretir ve bu gücü devletin demokratik dönüşümüne taşır.
Suriye: Demokratik entegrasyonun büyük sınavı
Bugün bunun en somut örneklerinden biri Suriye’dir. Suriye homojen bir toplum değildir. Kürtler, Araplar, Aleviler, Dürziler, Türkmenler, Süryaniler ve başka toplumsal ve dinsel topluluklar vardır. Temel soru şudur: Bu toplum nasıl birlikte yaşayacak? Eski merkezi ulus-devlet yeniden kurularak mı, federal veya özerk alanlar oluşturularak mı, sadece kültürel haklarla mı, yoksa farklı toplumsal öznelerin ortak Suriye’nin demokratik kuruluşuna katıldığı bir demokratik entegrasyonla mı?
Suriye Kürtleri açısından demokratik entegrasyon kendi kimliklerinden vazgeçmek değildir. Kendi örgütlülüklerini ortadan kaldırmak veya politik iradelerini Şam’a teslim etmek de değildir. Tam tersine, kendi kimlikleri ve iradeleriyle Suriye’nin politik öznelerinden biri hâline gelmeleridir. Bunun parlamentoda, siyasal partilerde, yerel yönetimlerde, devlet kurumlarında, anayasanın hazırlanmasında ve Suriye’nin demokratik kamuoyunda karşılık bulması gerekir.
Kürtlerin güvencesi yalnız Rojava’nın idarî statüsü olmamalıdır. Demokratik Suriye Kürtlerin güvencesi olmalıdır. Ama Kürtler Şam’ın demokratikleşmesini bekleyemezler. Kendi örgütlülüklerini ve politik güçlerini Suriye’nin demokratik dönüşümüne taşımaları gerekir. Alevilerin, Dürzilerin, Süryanilerin, Türkmenlerin ve Arapların haklarını da savunmaları gerekir. Aynı ilke diğer toplumsal özneler için de geçerlidir.
Kürtlerin hakkı yalnız Kürtlerin meselesi olmaktan çıktığında başka bir ilişki doğar. Alevilerin güvenliği yalnız Alevilerin meselesi olmadığında başka bir Suriye ortaya çıkar. Dürzilerin güvenliği dışarıdaki bir devletin korumasına ihtiyaç duymadığında demokratik güvence oluşmaya başlar. Bir topluluğun özgürlüğü diğerinin özgürlüğünün güvencesine dönüşür. Demokratik entegrasyonun Suriye’deki gerçek sınavı budur.
Güney Kürdistan: Statü neden yetmiyor?
Irak Kürdistan Bölgesi başka açıdan öğretici bir örnektir. Kürtlerin federal statüsü, parlamentosu, hükümeti, anayasal yetkileri ve Peşmerge güçleri vardır. Bunların tamamı tarihsel kazanımlardır. Ama buna rağmen Kürt siyasal alanı kendi içinde ciddi bir parçalanmışlık yaşıyor. KDP ve KYB farklı siyasal alanlarda güçlüdür. Güvenlik yapılanmalarında da bu ayrışmanın izleri sürüyor. Ortak kurumlar vardır ama iki ayrı siyasal güç alanı da varlığını koruyor.
Bu deneyim önemli bir şeyi gösteriyor: Statü ile demokratik entegrasyon aynı şey değildir. Aynı ulusa ait olmak da demokratik birlik için yeterli değildir. Bir toplum kendi içine doğru daralabilir, daha fazla silahlanabilir ve kendi yönetim alanını oluşturabilir. Ama kendi iç ilişkisini demokratikleştirememişse parçalanmışlığı devam eder. Hatta daha küçük güvenlik alanları oluştururken toplam özgücünü zayıflatabilir.
Bu nedenle demokratik entegrasyon Güney Kürdistan açısından federal haklardan vazgeçmek anlamına gelmiyor. Aksine bu hakların güvencesini derinleştirmek anlamına geliyor. Önce Kürtlerin kendi aralarında demokratik ilişki kurmaları gerekiyor. Sonra Kürdistan Bölgesi ile Irak’ın diğer toplumları arasında demokratik ilişki gelişmesi… Sünni ve Şii Araplarla, Türkmenlerle, Ezidilerle ve Hristiyanlarla kurulan ilişkiler Irak devletinin demokratik dönüşümüne yansımalıdır. Böylece güvence tek başına sınırdan ve silahtan gelmez. Ortak yaşamın demokratik niteliğinden doğar.
Demokratik ulusal birlik entegrasyonun karşıtı değildir
İlk bakışta birbirinin karşıtı görünen ama birbirini besleyen başka bir konuya geliyoruz: Kürtlerin ulusal birliği. Ulus devlet paradigmasında “parçalı” olmak en büyük dezavantajdı, doğru. Ama demokratik entegrasyon perspektifinden bakıldığında bu durum gerçek bir avantaja dönüşebilir görünüyor. Ulus-devlet mantığında ulusal birlik denildiğinde akla çoğunlukla tek merkez, tek siyasal irade, tek egemenlik, tek ülke ve üniter bütünlük geliyordu. Bu nedenle Kürtlerin ulusal birliğinden söz edildiğinde dört parçanın tek siyasal yapı altında birleşmesi anlaşılıyordu.
Oysa bizim tartıştığımız demokratik ulusal birliktir. Demokratik ulusal birlik tek merkez, tek parti veya tek ideoloji değildir. Türkiye, Suriye, Irak ve İran Kürtlerinin tek merkezden yönetilmesi de değildir. Farklılıklarını koruyan Kürt toplumsal ve politik öznelerinin birbirlerini tanımaları, demokratik ilişki kurmaları ve ortak meselelerde ortak irade geliştirebilmeleridir. Başka bir ifadeyle, sınırları birleştirmek değil, sınırların ayırdığı toplumsal ilişkileri yeniden kurmaktır.
Bu nedenle Kürtlerin demokratik ulusal birliği ile Ortadoğu’nun demokratik entegrasyonu birbirinin karşıtı değildir. Birbirini tamamlayabilir. Kürtlerin kendi içlerinde demokratik ilişki kurmaları Türklerle, Araplarla veya Farslarla ilişkilerini zayıflatmak zorunda değildir. Tam tersine, bu ilişkileri daha eşit hâle getirebilir. Kendi kimliğinin, iradesinin ve özgücünün farkında olan bir toplum başkasıyla daha özgüvenli ilişki kurar. Demokratik ulusal birlik bu nedenle başka halklara karşı kurulmuş bir güvenlik cephesi değil, demokratik entegrasyon kapasitesidir.
Kürtler kendi özgüçlerinin farkında mı?
Burada Kürt siyasetinin kendisine de bir soru sorması gerektiğini düşünüyorum. Kürtlerin sahip oldukları özgücün büyüklüğünün yeterince farkında oldukları söylenebilir mi? Bence bu konuda ciddi bir yetersizlik vardır.
Özgücü tek başına askerî kapasiteyle ölçersek Kürtler büyük devletler arasında sıkışmış ve sürekli dış destek aramak zorunda olan güçsüz bir halk gibi görünebilir. Ama özgücü daha geniş düşündüğümüzde başka bir tablo ortaya çıkar. Dört ülkede büyük bir toplumsal varlık, güçlü bir politik örgütlenme deneyimi, dil, kültür, edebiyat, müzik, yerel yönetim deneyimi, kadın örgütlenmesi ve sivil toplum vardır. Federal kurumlar vardır. Suriye’de önemli bir toplumsal örgütlenme deneyimi vardır. Avrupa’da güçlü bir diaspora, uluslararası görünürlük ve ekonomik kapasite vardır. Türklerle, Araplarla, Farslarla ve dünyanın farklı toplumlarıyla kurulmuş geniş bir ilişkiler ağı vardır. Bunların tamamı özgüçtür.
Belki Kürtlerin temel problemi özgüçlerinin yokluğu değildir. Var olan parçalı gücün büyüklüğünün yeterince farkında olmamak ve bu gücü demokratik bir ilişkiselliğe dönüştürememektir. ABD ne yapacak, Türkiye neyi kabul edecek, Bağdat ne verecek, Şam hangi statüyü tanıyacak? Bunlar reel siyasetin gerçek sorularıdır. Ama bunlardan önce daha yakıcı soru vardır: Biz neyiz ve hangi toplumsal güçlere sahibiz? Kürtlerin ihtiyacı daha büyük bir hami değil, kendi güçlerinin daha doğru bir bilincidir.
Dört parçaya bölünmüşlükten bağlantı toplumuna
Buradan ilginç bir sonuca ulaşabiliriz. Kürtlerin Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında bölünmüşlüğü yüz yıldır büyük bir tarihsel trajedi olarak ele alındı. Haklı olarak. Bu bölünmüşlük büyük acılar yarattı, aileleri ve toplumsal ilişkileri parçaladı, Kürtlerin ortak gelişimini zorlaştırdı.
Ama ilişkisellik açısından aynı tarihsel durum başka bir potansiyel de taşıyor. Kürtler aynı anda Türklerle, Araplarla, Farslarla ve kendi aralarında doğrudan ilişki içindeler. Kuzeye doğru Güney Kafkasya’ya açılıyorlar. Bu nedenle dört ülkeye dağılmışlık, demokratik Ortadoğu entegrasyonu açısından paradoksal biçimde bir bağlantı kapasitesine dönüşebilir.
Kürtler yeni sınırlar çizen bir güç olmak yerine, mevcut sınırların ayırdığı toplumları ilişkilendiren bir toplumsal güç hâline gelebilirler. Bunu bir Kürt öncülüğü olarak söylemiyorum. Bu da hiyerarşik olur. Burada söz konusu olan, Kürtlerin tarihsel ve coğrafi konumunun yarattığı bağlantı toplumu olma potansiyelidir.
Demokratik ulusal birlik bu potansiyeli güçlendirebilir. Kürtler kendi aralarında demokratik olarak bütünleştikçe başka toplumlarla daha güçlü ilişki kurabilirler. Başka toplumlarla demokratik olarak bütünleştikçe kendi ulusal birliklerini daha açık ve demokratik hâle getirebilirler. İç entegrasyon ile dış entegrasyon birbirini besler.
İran’dan Güney Kafkasya’ya
İran bu tartışmanın başka önemli alanıdır. Farslar, Azeriler, Kürtler, Beluçlar, Araplar ve başka topluluklar vardır. İran’ın geleceğinin nasıl şekilleneceğini bugünden kesin biçimde öngörmek mümkün değildir. Ama herhangi bir siyasal dönüşümde temel soru değişmeyecektir: Eski merkeziyetçiliğin yerine başka bir merkeziyetçilik mi gelecek, yoksa İran toplumunun gerçek çoğulluğunu siyasal sisteme taşıyan demokratik bir yapı mı kurulacak?
Kürtlerin özgürlüğü Farsların veya Azerilerin aleyhine olmak zorunda değildir. Farsların demokratikleşmesi Kürtlerin güvencesi olabilir. Kürtlerin özgürlüğü demokratik İran’ın güvencesi olabilir. Azerilerin, Beluçların ve Arapların özgürlüğü de öyle.
Biraz daha kuzeye çıktığımızda Güney Kafkasya’ya ulaşırız. Türkiye-Ermenistan ve Ermenistan-Azerbaycan ilişkileri, İran, Türkiye ve bütün bu alanlarla tarihsel ilişkisi bulunan Kürtler aynı bölgesel ilişkiler ağının parçalarıdır. Burada da demokratik entegrasyonun yaklaşımı sınırları değiştirmek değildir. Sınırlarla değil, ilişkilerle uğraşmaktır.
Sınırlar kalabilir ama daha geçirgen hâle gelebilir. İnsanlar hareket edebilir. Ticaret gelişebilir. Üniversiteler ilişki kurabilir. Kentler ortak projeler yapabilir. Yerel yönetimler işbirliği geliştirebilir. Kültürel kurumlar birbirine açılabilir. Ekonomik ve sosyal ağlar sınırları aşabilir. Siyasal sınırlar varlığını korurken toplumları birbirinden ayırma kapasiteleri azalabilir.
Devletlerin değil, toplumların entegrasyonu
Avrupa Birliği burada önemli ama sınırlı bir deneyimdir. Avrupa entegrasyonu esas olarak devletlerin entegrasyonu üzerinden gelişti. Devletler ortadan kalkmadılar. Bazı egemenlik yetkilerini ortak kurumlara taşıdılar, ortak hukuk geliştirdiler ve sınırların önemli bölümünü geçirgen hâle getirdiler.
Demokratik entegrasyonun toplumcu yorumu ise başka bir soruyu öne çıkarıyor: Yalnız devletler değil, toplumlar da entegre olabilir mi? Türkiye Türkiye, Suriye Suriye, Irak Irak ve İran İran olarak kalabilir. Ermenistan ve Azerbaycan kendi devlet yapılarını koruyabilir. Ama toplumların ilişkileri ekonomide, eğitimde, kültürde, sağlıkta, ekolojide, ulaşımda, yerel yönetimlerde, üniversitelerde, sivil toplumda ve giderek siyasal düzlemde yoğunlaşabilir.
Böylece bölgesel entegrasyon yalnız devlet başkanlarının ve dışişleri bakanlarının yürüttüğü bir süreç olmaktan çıkar. Toplumların kurduğu ilişkiler ağına dönüşür.
Demokratik Ortadoğu
Bunun nihai kurumsal biçimini bugünden tarif etmek gerekmiyor. Bir Ortadoğu süper devleti, yeni bir imparatorluk veya Yeni Osmanlıcılık değil. Avrupa Birliği’nin birebir kopyası da olmayabilir. Ama bir yön tarif edilebilir: Demokratik toplumların giderek yoğunlaşan entegrasyonu.
Bu yaklaşım Ortadoğu’nun güvenlik paradigmasını da değiştirebilir. Yüz yıldır güvenlik çoğunlukla diğerine karşı tanımlandı. Türk’ün güvenliği Kürt’e karşı, Kürt’ün güvenliği devlete karşı, Arap’ın güvenliği Kürt’e karşı, bir mezhebin güvenliği diğerine karşı, bir devletin güvenliği komşusuna karşı düşünüldü. Ardından herkes kendisine dışarıdan bir müttefik ve hami aradı. Sonuç daha fazla silah, daha fazla sınır, daha fazla dış müdahale ve daha fazla korku oldu.
Belki soruyu tersine çevirmenin zamanı gelmiştir: Benim güvenliğim senin zayıflığına mı bağlı, yoksa senin de özgür ve güvende olmana mı?
Yaşamdaşlığın güvenlik alanındaki karşılığı budur. Kürtlerin güvencesini Türklerin, Arapların ve Farsların demokratikleşmesinde görmek gerekir. Türklerin güvencesini Kürtlerin iradesizliğinde değil, özgür ve demokratik bir Kürt toplumunun varlığında görmek gerekir. Arapların güvencesini Kürtlerin, Alevilerin, Dürzilerin veya başka toplulukların bastırılmasında değil, onların özgürlüğünde görmek gerekir. Ermenilerin güvenliğini Türklerin veya Azerilerin zayıflığında değil, aralarındaki demokratik ilişkide aramak gerekir. Aynı şeyi bütün halklar için söyleyebilmeliyiz.
Bu, bugünün Ortadoğu’suna bakıldığında fazla idealist görülebilir. Ama yüz yıldır “gerçekçilik” olarak sunulan siyaset savaş, otoriterlik, parçalanma ve dış müdahale üretiyorsa başka bir gerçekliği düşünmek zorundayız.
Doğa çeşitliliktir. Yaşam da çeşitliliktir. Farklılık doğanın kusuru değil, yaşamın koşuludur. Farklı unsurlar birbirlerini kendilerine benzeterek değil, kendi özgünlükleriyle ilişkiye girerek bütünü oluştururlar. Ortadoğu’nun büyük zenginliği de belki bugün sorun olarak gördüğümüz şeydir: çeşitliliği.
Demokratik entegrasyon farklılığı ortadan kaldırmayı değil, ilişkilendirmeyi öneriyor. Tekleştirmeyi değil, çoğaltmayı; himayeyi değil, eşitliği; kendi içine kapanmayı değil, özgücün bilinciyle ilişki kurmayı; yeni sınırlar yaratmayı değil, mevcut sınırların ayırdığı toplumları yeniden birbirine bağlamayı öneriyor.
Güvenceyi yalnız silahta, statüde, anayasada veya dışarıdaki bir hamide aramıyor. Örgütlü demokratik toplumların birbirleriyle kurdukları eşit ve özgür ilişkide arıyor.
Belki demokratik Ortadoğu’nun başlangıç noktası tam olarak budur: Hami arayan toplumlardan birbirinin güvencesi olan toplumlara geçmek.
Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Farsların, Ermenilerin, Azerilerin, Süryanilerin ve bölgenin diğer halklarının kendi kimliklerini, özgünlüklerini ve politik iradelerini koruyarak eşit ilişki kurabildikleri; hiçbirinin diğerinin ağabeyi veya hamisi olmadığı; hiçbirinin güvenliğinin diğerinin güvensizliğine dayanmadığı bir ortak yaşam.
Demokratik entegrasyonun bölgesel iddiası da yaşamdaşlığın siyasal anlamı da burada aranmalıdır.













