Nur Mehmet Güler yazdı: Husilerin başarısı onları küresel çıkarların hedefi hâline mi getirdi?

Husiler kısa sürede Kızıldeniz kıyısında ilerledi. Moha’yı ele geçirdi. Ardından Babülmendep Boğazı’nın ortasındaki stratejik Perim Adası’na ulaştı. Yemen savaşı bir anda Ortadoğu’nun merkezine yerleşti.

İran savaşından kaynaklı olarak Hürmüz Boğazı’nda gemi trafiği ciddi biçimde geriledi. Suudi Arabistan’ın enerji güvenliği baskı altında. Mısır Süveyş Kanalı’nı düşünüyor. İsrail Kızıldeniz’i kendi güvenliğinin parçası olarak görüyor. Çin enerji yollarının açık kalmasını istiyor. Avrupa, Asya ile arasındaki en önemli ticaret yollarından birinin güvenliğinden endişeli. Husilerin Babülmendep’i ele geçirmesi bütün bu kaygıları tetikledi.

Yemen’deki ayrışma mezhep, devlet, kabile, bölgesel hegemonya ve Kızıldeniz jeopolitiğinin iç içe geçtiği daha büyük bir mücadelenin görünen yüzüdür.

Husilerin başarısı onları küresel
Husiler Babülmendep Boğazı’nda: Yemen savaşında yeni dönem

Zeydilik ve İran Şiiliği

Yemen’in kuzeyindeki Zeydilik, Şiiliğin bir koludur. Ancak İran’da egemen olan On İki İmam Şiiliğinden oldukça farklıdır. İran Şiiliğinde imamet belirli bir silsile üzerinden ilerler. On ikinci imamın gaybeti inancın temel unsurlarından biridir. Zeydi gelenekte ise imamın ortaya çıkması, önderlik iddiasında bulunması ve mücadele etmesi önemlidir. Zeydi hukuk ve düşünce geleneği tarih boyunca Sünni hukuk ekolleri ve Mu‘tezile ile de etkileşim içinde olmuştur.

Bu nedenle Zeydiliği İran Şiiliğinin Yemen’deki uzantısı olarak görmek doğru değil. Zaten Husiler de İran’ın Yemen’e ihraç ettiği bir hareket olarak doğmadı. Hareketin kökleri Yemen’in kuzeyindeki Saada bölgesine uzanıyor.

İngiltere 1839’da Yemen’in güneyindeki Aden’i işgal ediyor. Osmanlı Devleti’nin Sana merkezli Kuzey Yemen’de hâkimiyeti devam ediyor. 30 Ekim 1918’de Osmanlı ordusu Yemen’den çekiliyor. Sana merkezli Kuzey Yemen’de Zeydi imamlığı kuruluyor. Aden ve çevresinde İngiliz hâkimiyeti sürüyor.

1962: İttifakları mezhebin belirlemediği aavaş

26 Eylül 1962’de Yemen’de Zeydi imameti devriliyor, Yemen Arap Cumhuriyeti ilan ediliyor. İmam Muhammed el-Bedir ve taraftarları buna karşı direnişe geçiyor. Böylece Yemen’de uzun bir iç savaş başlıyor.

1962-70 sürecinin ittifaklarına bugünden baktığımızda çarpıcı bir tablo ile karşılaşıyoruz. Cemal Abdülnasır’ın Mısır’ı Cumhuriyetçileri destekliyordu. Zeydi imametin ve kraliyetçilerin arkasında ise Suudi Arabistan bulunuyordu.

Nasır açısından Yemen, yükselen Arap milliyetçiliğinin yeni cephesiydi. Cumhuriyetçi bir Yemen, Mısır’ın etkisini Arap Yarımadası’na taşıyabilirdi. Suudi Arabistan açısından aynı gelişme ciddi bir güvenlik tehdidiydi. Kendi sınırında Nasır yanlısı devrimci bir cumhuriyet istemiyordu.

Mısır Yemen’e on binlerce asker gönderdi. Savaş uzadı. Mısır ağır askerî ve ekonomik maliyetlerle karşılaştı. İngiltere’nin de Yemen’de çıkarları vardı. Aden İngiliz denetimindeydi. Nasır’ın Yemen’de güçlenmesi Londra’nın Güney Arabistan’daki varlığını tehdit ediyordu. İsrail de Nasır’ın güçlenmesini istemiyordu ve kraliyetçilere yönelik gizli yardım operasyonlarında önemli roller aldı.

1965’te Nasır ile Suudi Kralı Faysal Cidde’de bir uzlaşmaya vardı. Mısır askerlerinin çekilmesi ve Suudi yardımının sona erdirilmesi hedeflendi. Tabii savaş hemen bitmedi.

1967 Arap-İsrail Savaşı dengeleri tamamen değiştirdi. Mısır Yemen’den çekildi. Cumhuriyet ayakta kaldı. 1970’e gelindiğinde Suudi Arabistan da Yemen Arap Cumhuriyeti’ni tanıdı.

Ne garip değil mi? 1960’larda Zeydi imameti korumak için savaşan Suudi Arabistan, yarım yüzyıl sonra Zeydi Husilere karşı büyük bir savaşa girişti.

Husilerin doğuşu

Kuzey ve Güney Yemen 1990’da birleşti. Fakat devletlerin birleşmesi Yemen toplumundaki siyasal, bölgesel ve kabilesel ayrılıkları ortadan kaldırmadı. İşte Husi hareketi bu ortamda kuzeyde gelişmeye başladı.

İlk yıllarında Zeydi kimliğinin ve kültürünün korunmasını amaçlayan toplumsal ve dinsel bir hareketti. Hüseyin Bedreddin el-Husi zamanla hareketin sembol ismi hâline geldi.

2004’te Yemen hükümetiyle çatışmalar başladı. 2010’a kadar altı ayrı Saada savaşı yaşandı. Suudi Arabistan da Husilere karşı son aşamada çatışmaya doğrudan müdahil oldu. 2011 “Arap Baharı” süreci Yemen devletini sarstı.

Husiler oluşan boşluktan yararlanarak 2014’te Sana’yı ele geçirdiler. Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon Mart 2015’te savaşa girdi. İran-Husi ilişkisinin stratejik önemi işte bu dönemde hız kazandı.

Mezhepsel yakınlıktan stratejik ortaklığa

Husilerin bölgesel bir askerî güce dönüşmesinde İran ve Hizbullah desteği önemli rol oynadı. Silah, teknoloji ve eğitim desteği hareketin askerî gücünü geliştirdi. Husiler zaman içinde balistik füze ve İHA sistemleri edindi. Suudi Arabistan’ın derinliklerindeki hedefleri vurabilecek kapasiteye ulaştı. Daha sonra İsrail’e kadar ulaşan saldırılar gerçekleştirdi.

Birleşmiş Milletler uzmanlarının bulguları ve güncel askerî değerlendirmeler, Husilerin kendi üretim kapasitelerini geliştirdiğini ancak ileri teknoloji ve bazı kritik kabiliyetlerde İran desteğinin önemini koruduğunu gösteriyor. İran ise silah ambargosunu ihlal ederek Husileri silahlandırdığı suçlamasını resmen reddediyor.

İlişkiyi Şii dayanışmasıyla açıklamak gerçeği tam ifade etmiyor. İran ile Husileri önce Suudi Arabistan’la yaşanan çatışma yakınlaştırdı. ABD’nin bölgesel politikalarına karşıtlık ikinci ortak alanı oluşturdu.

İsrail karşıtlığı ile daha güçlü bir stratejik bağ hâline geldi. Yine de Husileri İran’ın basit bir uzantısı olarak tanımlayamayız. Kendi toplumsal tabanları vardır. Kendi liderlikleri vardır. Yemen’e özgü siyasal hedefleri vardır. İran’la kurdukları ittifak güçlüdür. Bu durum hareketin kararlarının Tahran’da alındığı anlamına gelmez.

7 Ekim’den sonra değişen savaş

7 Ekim 2023 ve ardından başlayan Gazze savaşı yeni bir eşik oluşturdu. İsrail karşıtlığı Husi söyleminde zaten vardı. Fakat o tarihe kadar Husi meselesinin esas sahası Yemen ve Suudi Arabistan’dı. Gazze savaşı bunu değiştirdi.

Husiler İsrail’e füze ve İHA saldırıları düzenledi. Kızıldeniz’de İsrail’le bağlantılı olduğunu söyledikleri gemileri hedef aldı. ABD ve İngiltere Husi hedeflerine saldırılar düzenledi. Yemen’deki yerel savaşın sınırları aşılmıştı.

Husiler Babülmendep Boğazı’nda: Yemen savaşında yeni dönem

Husiler artık sadece Yemen’de toprak kontrol eden bir hareket değildi. Dünya ticaretinin en önemli yollarından birini etkileyebilen bölgesel bir askerî aktöre dönüşüyordu. 2026 İran savaşı bu dönüşümün yeni aşamasını oluşturdu.

Hürmüz’den Babülmendep’e

Haritaya baktığımızda meselenin neden bu kadar büyüdüğü daha iyi anlaşılıyor. Basra Körfezi’nin çıkışında Hürmüz Boğazı vardır. Kızıldeniz’in güney girişinde ise Babülmendep. Hürmüz, Körfez enerji ihracatının dünya pazarlarına açıldığı temel geçittir. Babülmendep ise Hint Okyanusu’nu Kızıldeniz üzerinden Süveyş Kanalı ve Akdeniz’e bağlıyor.

İran savaşı Hürmüz’ü baskı altına aldı. Ticari gemi geçişleri savaş öncesindeki düzeylerin çok altına düştü. Bu gelişme Suudi Arabistan açısından Kızıldeniz güzergâhının önemini artırdı. Suudi petrolü Doğu-Batı boru hattıyla Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu’ya taşınabiliyordu. Böylece Hürmüz kısmen baypas edilebilirdi. Fakat Kızıldeniz’in diğer ucunda Babülmendep var.

Bu nedenle Hürmüz ile Babülmendep aynı stratejik denklemin iki kapısına dönüştü. İran Hürmüz üzerinde doğrudan baskı kurabiliyor. İran’la ittifak hâlindeki Husiler ise Babülmendep çevresinde etkili bir askerî güç hâline geldi.

Bu durum İran’ın iki boğazı birden kontrol ettiği anlamına gelmese de İran ve en önemli bölgesel müttefiklerinden biri dünyanın iki kritik deniz geçidinde aynı anda baskı üretebilecek bir konuma geldi. Çin’in kaygısı da burada başladı.

Husilerin büyük hamlesi

Husilerin Kızıldeniz kıyısına inmesi, Babülmendep üzerindeki askerî baskısının somut hâle gelmesi ilk bakışta büyük bir başarıdır. Suudi destekli Yemen güçleri ciddi kayıplar verdi. Bazı birlikler dağıldı. Husiler terk edilen silah ve askerî araçları ele geçirdi. Karşı cephenin parçalanması ve Husi hazırlıklarının yeterince fark edilmemesi ilerleyişin önemli nedenleri arasında yer aldı. Bu başarının arkasında başka nedenler de aramak gerekiyor elbette ama şimdilik şunu söyleyelim: Savaşın niteliği kesinlikle değişti.

Taktik başarı, stratejik risk

Yemen’in dağlarında savaşan Husilerin temel rakipleri Yemen hükümeti ve Suudi Arabistan’dı. Babülmendep’e ulaştıklarında tablo değişti. Artık Mısır’ın Süveyş gelirlerine dokunabilecek bir konumdalar. Suudi Arabistan’ın alternatif petrol ihracat yollarını etkileyebilirler. İsrail’in Kızıldeniz erişimi açısından büyük önem taşımaya başladılar. Avrupa-Asya ticaretini etkileyebilirler. Çin’in enerji güvenliği açısından sorun oluşturabilirler. ABD ve Avrupa devletlerinin deniz ulaşımına ilişkin çıkarlarını doğrudan ilgilendiriyorlar.

Husilerin askerî genişlemesi bu nedenle aynı zamanda stratejik bir açığa çıkma yaratıyor. Dağlık Yemen coğrafyası hareketin geleneksel savunma avantajlarından biridir. Kıyılar, limanlar ve adalar farklıdır. Daha uzun ikmal hatlarının korunması gerekir. Daha geniş bir alanın savunulması gerekir. Güç alanı genişledikçe vurulabilecek hedefler de çoğalır.

Ortaya bir stratejik aşırı genişleme paradoksu çıkıyor. Evet, Husiler genişledikçe güçlendi ve daha görünür hâle geldi. Hâliyle karşılarında oluşabilecek cephenin kapsamı da genişledi. Bu görünürlük, birçok devletin çıkarlarına dokunan bir hedef hâline gelmek olarak tanımlanabilir.

Çin neden devreye girdi?

Son gelişmelerin belki de en önemli işaretlerinden biri Çin’in tutumudur. Suudi Arabistan Husi ilerleyişinin ardından Pekin’den yardım istedi. Çin, İran’dan Husiler üzerindeki nüfuzunu kullanmasını istedi. Pekin gerilimin Kızıldeniz’e ve enerji yollarına daha fazla yayılmasını istemiyor. Çin Dışişleri Bakanlığı da bölgesel gerilimin Yemen ve Kızıldeniz’e taşmasının hiçbir tarafın çıkarına olmadığını açıkladı.

Bu gelişme önemlidir. Çin Yemen savaşının tarafı değildir. İsrail’in güvenlik mimarisinin parçası da değildir. Üstelik İran’ın en önemli ekonomik ortaklarından biridir. İran deniz yoluyla ihraç ettiği petrolün çok büyük bölümünü Çin’e satıyor. Buna rağmen Pekin Babülmendep konusunda devreye giriyor.

Çünkü artık mesele yalnız Yemen değildir. Hürmüz ve Babülmendep aynı anda baskı altında kaldığında Çin’in enerji güvenliği de etkileniyor. Avrupa’nın ticareti etkileniyor. Suudi Arabistan’ın petrol ihracatı etkileniyor. Süveyş Kanalı etkileniyor. Husilerin taktik kazanımının stratejik riskleri çok büyük.

Suudi Arabistan neden yalnız kaldı?

Suudi Arabistan 2015’te Yemen’e müdahale ettiğinde geniş bir Arap koalisyonunun başındaydı. BAE, Mısır, Bahreyn, Ürdün ve başka ülkeler farklı düzeylerde bu koalisyonda yer aldı. Bugün aynı birliktelik yok.

BAE’nin Yemen politikası zaman içinde Riyad’ın politikasından ayrıştı. Abu Dabi özellikle güneydeki yerel güçlere ve limanlara ağırlık verdi. Suudi Arabistan ise uluslararası tanınmış Yemen yönetiminin bütünlüğünü korumaya çalıştı. Husi karşıtı cephe giderek parçalandı.

Son Husi saldırısı bu parçalanmanın ne kadar ileri gittiğini gösterdi. Suudi destekli güçlerin dağınıklığı ve komuta sorunları ilerleyişin temel nedenleri arasındaydı. ABD ve Avrupa devletleri ise doğrudan askerî destek vermeye yanaşmadı. Riyad bunun üzerine Mısır’ın desteğini aradı.

Mısır’ın Babülmendep’in güvenliğinde çok güçlü çıkarı vardır. Çünkü buradaki kriz Süveyş Kanalı’nı doğrudan etkiler. Fakat Kahire Yemen’e yeniden askerî olarak girmek konusunda ihtiyatlı davranıyor. 1960’lardaki ağır Yemen deneyimi tarihsel hafızada duruyor. Bugünün ekonomik koşulları ve daha geniş bölgesel savaşa çekilme riski de hesaba katılıyor. Riyad Mısır’dan Kızıldeniz operasyonlarında rol üstlenmesini istedi ancak Kahire’den henüz bir taahhüt gelmiş değil.

Bu tablonun yeni değişkenlerinden biri Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması’dır. Anlaşma üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının hepsine yapılmış sayılmasını öngörüyor. Yemen krizi bu yeni güvenlik düzenlemesinin pratikte nasıl işleyeceğine ilişkin önemli bir sınav oluşturabilir. Bunun Husilere karşı doğrudan ortak bir askerî müdahaleye dönüşeceğini söylemek için ise henüz yeterli veri bulunmuyor.

İsrail’in güvenlik alanı genişledi

İran savaşının uzaması İsrail açısından da yeni güvenlik sorunları yaratıyor. Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Kıbrıs’la geliştirilen ilişkiler yeni değil. Ancak savaşın genişlemesi alternatif güvenlik ve ulaşım hatlarının önemini artırıyor. Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu da bu nedenle daha önemli hâle geliyor.

Husilerin Babülmendep’e ulaşması İsrail ile Suudi Arabistan arasında nesnel bir güvenlik kesişmesi de yaratıyor. Bu iki ülkenin politikaları aynı değildir. Filistin meselesi başta olmak üzere önemli görüş ayrılıkları devam ediyor. Fakat İran, Husi füzeleri, İHA’lar ve Kızıldeniz güvenliği iki ülkenin bazı güvenlik çıkarlarını birbirine yaklaştırıyor. Bunun nasıl bir siyasi ilişkiye dönüşeceği ise henüz açık değildir.

Bir tuzak mı?

Husilerin Babülmendep’e kadar ilerlemesi bilinçli biçimde teşvik edilmiş olabilir mi? Birileri Husilerin büyük bir askerî başarı elde etmesine izin verip daha sonra onları geniş bir uluslararası cephenin hedefi hâline getirmek istemiş olabilir mi?

Bugün elimizde bunu doğrulayan güvenilir bir kanıt yok. Bu nedenle Husilerin bilinçli biçimde bir tuzağa çekildiğini söyleyemeyiz. Fakat başka bir ihtimal çok daha ciddi biçimde üzerinde durulmayı hak ediyor: Husilerin kendi iradeleriyle elde ettikleri askerî başarı, sonradan stratejik bir tuzağa dönüşebilir. Yani aktör büyük bir askerî başarı elde eder. Başarı onun gücünü artırır. Fakat genişleme başka devletlerin yaşamsal çıkarlarına dokunmaya başladığında yeni bir karşı cephe oluşur. Babülmendep tam olarak böyle bir yerdir.

Nitekim bunun ilk işaretleri görülmeye başladı. Çin İran’dan gerilimi sınırlandırmasını istiyor. İtalya kendi ticaret gemilerini korumak için donanmasını hazırlıyor. Suudi Arabistan yeni ortaklar arıyor. Henüz bunlardan bir “Husi karşıtı uluslararası koalisyon” sonucu çıkaramayız. Ama sorunun uluslararasılaştığını söyleyebiliriz.

Husilerin başarısı onları Yemen savaşının sınırlarından çıkardı, küresel çıkarların merkezine yerleştirdi. Bu nedenle artık Husilerin kaç kilometre ilerlediği değil, bu ilerleyişin karşılarında nasıl bir güç dengesi yaratacağı konuşulmalı.

1962’den bugüne aktörler, ittifaklar, ideolojiler değişti ancak coğrafya değişmedi. Yemen yine Kızıldeniz’in kapısında duruyor. Babülmendep yine dünya siyasetinin en hassas noktalarından biri hâline geliyor. Kısacası sonucu belirleyecek olan mezhep haritası değil, değişen çıkarların ve değişmeyen coğrafyanın kesiştiği yerde büyüyecek savaş olacaktır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş