PKK’nin elli yıllık tarihini “Kürt milliyetçiliğinin silahlı mücadelesi” olarak okuma çabası çok yaygın. Hareketin kuruluş düşüncesi ve geçirdiği dönüşüm unutturulmaya çalışılıyor. Böylece Kürt meselesinin kendisi de yanlış bir yere oturtuluyor.
Aslında yazının konusu bir makalenin sınırlarını çok aşıyor. Belgeleriyle birlikte uzun uzun değerlendirilmesi gereken bir konu. “Milliyetçilik” tartışmalarına farklı bir boyut katacağı düşüncesiyle ana hatlarıyla ele almaya çalışacağım.
Kendisini sosyalist, devrimci ve enternasyonalist olarak tanımlayan bir hareket nasıl oldu da zamanla yalnızca “Kürt milliyetçiliği”, “ayrılıkçılık” ve “bölücülük” kavramlarıyla anılır hâle geldi?
Bunun iki temel nedeni olduğunu düşünüyorum.
Birincisi, devletin PKK’yi Kürt milliyetçiliği sınırlarına çekmesi ve orada tutmak istemesidir. Böylece hareket Türkiye toplumundan yalıtılabilecek, “bölücülük” kavramıyla ötekileştirilebilecek ve Türk milliyetçiliğinin karşısına bir düşman olarak konulabilecekti.
İkincisi ise kendi pratiğidir. Savaş uzadıkça hareketin toplumsal tabanı esas olarak Kürtlerden oluştu. Mücadele büyük ölçüde Kürt coğrafyasında yaşandı. Bunun sonucunda Kürt kimliği giderek hareketin diğer ideolojik kimliklerinin önüne geçti. Bu durum zamanla kaçınılmaz olarak kadroları ve hareketin siyasal dilini de etkiledi.
Daha da önemli husus, bu iki sürecin birbirini beslemiş olmasıdır.
Öcalan 68 kuşağının içinden çıktı
PKK hazır bir Kürt milliyetçi geleneğinin içinden çıkmadı.
Öcalan’ın siyasal şekillenmesi Türkiye’nin 68 kuşağının devrimci atmosferinde gerçekleşti. O dönemin sosyalist ve anti-emperyalist hareketleri onun ilk siyasal dünyasını oluşturdu.
Özellikle Mahir Çayan’ın etkisi önemlidir. Öcalan bunu sonraki yıllarda birçok kez vurguladı. Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesinin ardından yapılan protestolara katılması ve tutuklanması da siyasal yaşamındaki önemli eşiklerden biridir.
Öcalan ve bir grup, 1973’te Türkiye solunun Kürt meselesine verdiği cevabı yetersiz bularak Kürdistan’ın özgün bir devrim alanı olduğu sonucuna vardı. Ayrı örgütlenmeye yöneldi. Bu tavır, Türkiye halklarının mücadelesinden ve Türkiye’nin demokratik sosyalist devrim hedefinden kopuş değildi.
Ulusal özgürlük ve enternasyonalizm
PKK Manifestosu, bu düşüncenin ilk sistematik ifadesiydi.
Kürdistan sömürge olarak tanımlanıyordu. Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı savunuluyordu. Millî demokratik devrim ve uzun süreli halk savaşı esas alınıyordu. Bağımsız Kürdistan hedefi de açıktı. İlk programda bağımsız devlet, kendi kaderini tayin hakkının dönemin koşullarındaki doğru biçimi olarak savunuluyordu.
Fakat program bundan ibaret değildi.
Millî demokratik devrimin ardından sosyalist devrime ilerlemek hedefleniyordu. Kürdistan’daki mücadele, Türkiye’deki demokratik devrimden ve bölgedeki devrimci mücadelelerden kopuk düşünülmüyordu.
En yalın özet şöyle olabilir: Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı, Türkiye’de “millî demokratik devrim”, bölge devrimleriyle bütünleşme, sosyalist devrim ve enternasyonalizm.
Evet, PKK Kürt sorununu “baş çelişki” olarak tanımlıyor ve merkeze alıyordu. Fakat bunu milliyetçi bir ideoloji içerisinde değil, sosyalist ve enternasyonalist bir dünya görüşü içerisinde tanımlıyordu.
Savaş ve “bölücülük” çerçevesi

1984’te silahlı mücadele başladı. Bundan sonra teori, savaşın sert gerçekliğiyle karşılaştı. Savaş esas olarak Kürtlerin yaşadığı bölgelerde yürütüldü. Devletin güvenlik politikalarının doğrudan muhatabı büyük ölçüde Kürt toplumu oldu. PKK’nin insan kaynağı ve toplumsal desteği de Kürtler içerisinde yoğunlaştı.
Devletin kullandığı dil aynı dönemde belirginleşti. PKK’nin sosyalist, devrimci ve enternasyonalist karakteri geri plana itildi. Yerine başka bir denklem kuruldu: PKK; “Kürtçülük”, “ayrılıkçılık” ve “bölücülük” olarak tanımlandı. “Terör” söyleminin argümanları oluşturuldu.
Bu tanımlamanın siyasal işlevi şuydu: PKK sosyalist ve devrimci bir hareket olarak tartışıldığında Türkiye’nin siyasal sorunlarının içine giriyordu. “Kürt bölücülüğü” olarak tanımlandığında ise Türkiye toplumundan koparılıyor ve yalnız Kürtlere ait bir tehdide dönüştürülüyordu.
Böylece çok daha kolay bir karşıtlık yaratıldı: “Onlar bölmek istiyor, biz ülkeyi koruyoruz.” Bu söylemle aynı zamanda Kürt meselesinin tarihsel ve siyasal nedenleri baskılanmaya, görünmez kılınmaya çalışıldı. Tabii önemli oranda Kürt karşıtlığına dayanan “Türk milliyetçiliğine” de sürekli yeniden üretilebilecek bir “öteki” ve “düşman” sunuldu.
1988–1998: Pratiğin teori üzerindeki hükmü
1988 önemli bir tarihtir. Mehmet Ali Birand, Bekaa Vadisi’nde Öcalan’la uzun bir röportaj yaptı. Milliyet gazetesinin röportajı duyurduğu birinci sayfasında Öcalan’ın “Kürt milliyetçisi olmadığını” söylediği özellikle belirtiliyordu. Röportajda Öcalan, ayrılma ve toprak meselesini de bildik “Türkiye’yi bölme” çerçevesinden oldukça farklı ele alıyordu.
Bu nedenle Öcalan’ın 1999’da İmralı’ya geldikten sonra birdenbire “bağımsız devlet” fikrinden vazgeçtiğini söylemek doğru değil. Arayış çok daha önce başlamıştı. 1993 ateşkesi bunun önemli işaretlerinden biridir. Sonraki ateşkesler ve siyasal çözüm arayışları da aynı doğrultuda okunabilir.
Aynı yıllarda ters yönde ilerleyen başka bir süreç var ve ona özellikle dikkat çekmek gerekir. PKK, 1990’larda milyonlarca Kürdü etkileyen büyük bir toplumsal harekete dönüşmüştü. Bu kitleselleşme esas olarak Kürtler içerisinde gerçekleşti. Savaş Kürt coğrafyasında yaşanıyordu. Köyler boşaltılıyordu. Zorunlu göçler yaşanıyordu. Giderek daha baskın olarak Kürt dili, kültürü ve tarihi siyasal mücadelenin merkezine yerleşiyordu.
Böylece “pratiğin hükmü” teori üzerinde işlemeye başladı, diyebiliriz.
Hareket kendisini sosyalist ve enternasyonalist olarak tanımlamaya devam etti. Fakat toplumsal gerçekliği giderek daha fazla bir “Kürt hareketi” niteliği kazandı.
Bunun kadroları etkilememesi mümkün değildi.
Hareket içinde Kürt merkezli ve zaman zaman milliyetçiliğe yaklaşan eğilimler gelişti. Türkiye ve dünya devrimi söyleminin ağırlığı azalırken Kürt ulusal kimliği daha baskın hâle geldi.
Devlet politikası ile savaşın yarattığı sosyoloji birbirini besliyordu:
Devlet Kürt kimliğini tehdit olarak gördü. Baskı, Kürt ulusal bilincini güçlendirdi. Hareket daha fazla Kürt toplumuna yaslandı. PKK’nin Kürt karakteri belirginleşti. Devlet bunu “bölücülük” tezinin kanıtı olarak kullandı. Türk milliyetçiliği daha fazla beslendi. Savaş şiddetlendikçe bu mekanizma derinleşti ve katılaştı. Böylece bir kısır döngü oluştu.
Ve 1990’ların sonuna gelindiğinde Öcalan’ın siyasal arayışı bir yöne, savaşın yarattığı sosyoloji başka bir yöne ilerliyordu.
Öze dönüş arayışı
Öcalan’ın İmralı sonrasında geliştirdiği Demokratik Cumhuriyet yaklaşımını bu tarihsel arka plan içerisinde ele almak daha gerçekçi sonuçlara götürür.
Bu yaklaşım ilk etapta hareket içerisinde şok etkisi yarattı. Oysa Öcalan birdenbire enternasyonalist olmamıştı. Hareket zaten sosyalist ve enternasyonalist bir gelenekten geliyordu.
Esasında problem başka yerdeydi. Uzun savaş, hareketi Kürt merkezli hâle getirmişti. Kuruluş dönemindeki enternasyonalist damar geri plana itilmişti.
Bu nedenle Öcalan’ın 1999–2000 müdahalesini daha çok başlangıçtaki sosyalist-enternasyonalist özü yeni koşullarda yeniden kurma girişimi olarak yorumlamak daha isabetli olur.
Formül kabaca şuydu: Kürtlerin özgürlüğü, Türkiye’nin demokratikleşmesi, Demokratik Cumhuriyet, halkların eşit ve özgür birlikteliği. Yani Kürtlerin varlığı, özgürlüğü, kendi kaderini belirlemesi ve tabii halkların ortak özgürlüğü ilkesel olarak korunuyordu.
VII. Kongre ve Demokratik Cumhuriyet
PKK, Öcalan’ın İmralı’dan gönderdiği 4 Aralık 1999 tarihli rapor doğrultusunda, 2–23 Ocak 2000’de yaptığı VII. Olağanüstü Kongresi’nde “Demokratik Cumhuriyet” tezini kabul ediyor ve değişim programlaştırılıyor. “Demokratik Ortadoğu Birliği” hedef olarak belirleniyor. O dönem “Demokratik Cumhuriyet ve Barış Projesi” ya da “Demokratik Dönüşüm ve Birlik Manifestosu” kavramlarıyla ifade ediliyor. Demokratik siyasal mücadele öne çıkarılıyor. Silahlı yapının rolü yeniden tanımlanıyor. Örgütsel değişikliklere gidiliyor.
Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı öz olarak burada da korunuyordu. Tartışılan, bunun hangi yöntemle gerçekleştirileceğiydi. Yirminci yüzyılın dünyasında özgürlük büyük ölçüde bağımsız ulus-devletle özdeş görülüyordu. Öcalan, uzun süredir sorguladığı bu eşiği artık aşmak istiyordu. Kürtlerin varlığını, örgütlenmesini ve kendi yaşamları üzerindeki karar gücünü koruyarak ayrı devlet dışında bir özgürlük modeli mümkün müydü?
Yeni arayışın temel sorusu buydu.
Bunu “PKK milliyetçilikten vazgeçti” diye okuyanlar oldu fakat PKK zaten kuruluşunda ve sonrasında da kendisini hiçbir zaman milliyetçi olarak tanımlamadı.
Demokratik ulus ve demokratik entegrasyon
Demokratik ulus, ulus-devletin tek etnik kimliğe dayalı yapısı yerine farklı etnik ve kültürel yapıların eşit sosyopolitik özneler olarak birlikte yaşayabilecekleri bir form olarak tanımlanıyor. Demokratik konfederalizm ise devlet merkezli iktidar yapısı yerine halkın yerel komünler ve meclisler aracılığıyla doğrudan kendi kendini yönetmesini savunan, devlet dışı ve merkeziyetsiz bir siyasi örgütlenme modeli olarak kavramsallaştırılıyor.
27 Şubat 2025’te açıklanan Barış ve Demokratik Toplum metninde Öcalan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümleri “aşırı milliyetçi savruluş” bağlamında eleştiriyor ancak hemen ardından kimliklerin özgürce ifade edilmesini ve demokratik örgütlenmelerini savunuyor. Demokratik entegrasyon bu nedenle asimilasyon anlamına gelemez. İddiası tam tersidir: Farklılıkları ortadan kaldırmadan ortak bir demokratik alan yaratmak.
Dikkat edilirse model arayışında değişmeyen soru şudur: “Kürtler kendi kimlikleriyle nasıl örgütlenecek ve diğer halklarla nasıl ortak yaşayacak?”
Kendi kaderini tayin hakkı burada da ortadan kalkmıyor, bağımsız ulus-devlet ve aynı paradigma eksenindeki ayrı örgütlenmelere indirgenmekten çıkarılıyor. “Kürtler kendi kimlikleriyle örgütlenecek, kolektif iradelerini oluşturacak ve kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olacaktır” deniliyor. Aynı zamanda Türkler, Araplar, Farslar ve diğer halklarla ortak demokratik sistemler içerisinde yaşayacaklar. Yani öz itibarıyla başlangıçtaki enternasyonalizm, başka bir teorik dille yeniden ortaya çıkıyor.
Rojava deneyimi
2014 sonrası Suriye’deki gelişmeler bu düşüncenin önemli bir sınavı oldu. Başlangıçta Kürt bölgelerinde gelişen yapı, daha sonra Arap, Süryani, Ermeni ve başka toplulukların yaşadığı alanlara yayıldı. Kürt hareketinin kendi toplumsal sınırlarının dışına çıkma konusunda yaşadığı en önemli deneyimlerden biri olduğu açıktır.
Burada da eski soru yeniden ortaya çıktı: Kürtlerin özgürlük mücadelesinden doğan bir hareket, Kürt olmayan halkların da kendi siyasal öznesi olduğu ortak bir sistem kurabilir mi?
6 Ocak 2026 saldırıları ve sonrasında yaşanan sorunlar ve çelişkiler, bu soruyla birlikte güncelliğini koruyan tartışma konularıdır. Öcalan’ın ilkesel olarak sosyalist-enternasyonalist perspektifinden bakıldığında, Suriye’de hedeflenmesi gereken demokratik devrim ya da bugünkü kavramsal karşılığı olan demokratik toplum ve diğer halklarla ortak Demokratik Cumhuriyet’tir.
Kürt halkının varlığını kabul ettirmek istemesi, kendi dili ve kültürüyle yaşamak istemesi, kendisini örgütlemek ve kolektif olarak temsil etmek istemesi, yani kendi yaşamı ve geleceği üzerinde söz sahibi olmak istemesi milliyetçi olmak zorunda değildir. Özgürlüğün hangi siyasal modelle gerçekleştirileceği elbette tartışılabilir. Önemli olan milliyetçi olması değil, çağın koşullarına uygun, gerçekçi ve gerçekleştirilebilir olmasıdır.













