Suat Derviş, Cumhuriyet dönemi edebiyatının tartışmasız en üretken kadın yazarlarından. Külliyatına ve yazdıklarının gücüne bakacak olursak “kadın yazar” kategorisini koymaya hiç gerek yok. Burada Suat Derviş’in edebiyat evreninin ve ürettiklerinin içerdiği duyarlılığı vurgulamak adına bu ifadeyi kullanmak gerekir.
Suat Derviş, çalkantılı ve zorlu hayatına rağmen 1972 yılında vefat edene kadar edebiyat ortamında var olmayı başaran bir kalem. Bu başarıyı şu açından aktarmak elzemdir. Derviş, sadece bir kadın yazar olarak değil, Türkiye komünist hareketinin bir ferdi olarak da edebiyat ortamında farklı bir kişiliktir. Sol hareket adına dönemin otorite yapısı olan tarihi TKP içinde Suat Derviş gibi gazeteciliğin yanında romancılığıyla da öne çıkan az sayıda kadından biridir.

Türk basınında gazetelerin sayfalarında tefrika romanlara yer verilmesi yaygındır. Yazarlar için en önemli geçim kaynaklarından biri basılı kitaplar kadar bu gazetelerdir. Babıali Yokuşu’nda her gün bu gazetelerin kapısını çaldığını söyleyen, bu sayfalarda kendine yer arayan ediplerin varlığını görmek için birkaç anı kitabı karıştırmak yeterli.
Suat Derviş, bir yanıyla Türk sinemasının uzunca bir dönem merkezi sayılan Yeşilçam’da yönetmenlikte ısrar eden ve otuz yıl boyunca film üretmekten geri kalmayan Bilge Olgaç’a benzer bir sanat insanıdır. Eril bir jargonun ve hiyerarşinin hakim olduğu Yeşilçam ortamında bir duruş sergileyebilmesi kendisinin sıradışı yönünü ortaya koyuyor. Gazetelerin sayfalarında Suat Derviş’in imzasını görmek ne kadar özel ve değerliyse Yeşilçam’da Bilge Olgaç’ın varlığı da bir o kadar kıymetlidir.
Suat Derviş’in edebiyat ve basın ortamındaki mücadelesi feminist hareketin etkin olduğu son on yıllarda daha fazla gündem oldu. Bununla ilgili çok değerli araştırmalar ve makaleler yayınlandı. Ancak İthaki Yayınları’nın Suat Derviş’in bütün eserlerini büyük bir titizlikle tekrar yayına hazırlaması bu çabaların en önemlisi oldu demek yanlış olmaz. Üstelik Derviş’in bugüne kadar okurla buluşmamış, gazetelerde tefrika olarak yer almış ama bir şekilde unutulmuş eserlerini de edebiyata kazandırıyor.

Bu kitaplardan birini ele almaya çalışacağım.
Tek ciltte yayınlanan “Bitmeyen Korku” ve “Bir Köşede Bir Kadın” romanları geçtiğimiz günlerde raflarda yerini aldı ve Derviş’in tefrika yazarlığına dair önemli bir belge olarak bizlere ulaşmış oldu. Künyenin yayına hazırlayan bölümünde Serdar Soydan’ın imzası var.
“Bitmeyen Korku” 1 Temmuz-3 Eylül 1966 tarihleri arasında 64 tefrika olarak basılır. “Bir Köşede Bir Kadın” adını taşıyan anlatı ise aynı gazetede 3 Eylül- 3 Ekim tarihleri arasında aynı yıl yayınlanır. Birbiri ardına tefrika edilen bu romanların ikisi de “Filiz Hataylı” takma adıyla basılmıştır.
Takma adla yazmak Türkiye komünist hareketi içinde yer alan yazarlar için sıradan bir durum. Bunu yapmayan yok gibidir. Asıl adı Hatice Saadet olan yazarın ünlendiği Suat Derviş ismi yerine Filiz Hataylı’yı kullanması şaşırtıcı değil. Ama açıkçası ayrıca bir neden aramak insanın aklına geliyor. Burada asıl şaşırtıcı olan 1960’larda milliyetçi-muhafazakar, hatta açık bir şekilde anti-komünist bir yayın çizgisi olan Tercüman gazetesinde bu tefrikaların yer almasıdır. İstanbul basınındaki farklı dayanışma ortamlarının varlığını bilerek konuştuğumuzda, Suat Derviş imzasının Tercüman okurunun tepkisini çekmemek için kullanılmadığını düşünebiliriz.
Her iki romanın ortak özelliği köşkleri, sayfiye yerlerini mesken tutmuş olması. Karakterlerin sınıfsal özellikleri ağırlıklı olarak varlıklı insanlar. Emekçiler yok değil. Köşkün ya da konağın hizmetlileri olayların kritik yerlerinde kendini gösterir. Ortadan kaybolduklarında da olay akışına etkileri sürer.
Suat Derviş romanlarında olup biten olayı başa taşımayı seviyor. İsmiyle müsemma “Bitmeyen Korku” romanı da gazetelere düşen bir cinayet haberi ile başlıyor. Faile dair verilen ipuçları dahil, merak unsurunu ortadan kaldırmıyor. Ortada bir cinayet ve kuvvetle muhtemel katil olduğunu düşündüğümüz Aysel ve onun bunalımı var ama yazar bize henüz son sözünü söylemediğini gösteriyor.
Roman boyunca katili karşıt yapmamayı başarıyor. Kişilerin fail olmasının nedenlerini okuyucuyla tartışmaya çağırıyor. Bu tartışmada avukat ve doktor gibi meslek gruplarını seçip onların çelişiklerini ve tutarlılıklarını resmediyor. Polisiye roman gerilimi diyaloglar aracılığıyla ipuçlarıyla örülüyor. Diğer yandan Suat Derviş, objelerle adeta resim çiziyor: “Elindeki tepside bir şişe viski, birkaç şişe soda, bir de buz kâsesi bulunuyordu.” (s.73)
Cinayet anına dair gerilim sık sık Aysel’in hatırladığı objelerin kompozisyonuyla anlatılıyor.
Şüphesiz karakterlerin steril bir hayatı var. Ancak, bencil ve karanlık tarafları var. Yazar, kişilerin itibar kaygısı, konfor tutkusu gibi yönlerini de ortaya cinayet üzerinden ortaya koyuyor. Adalet ve yaşam hakkı olgularına bakış, sınıfsal çıkara göre şekilleniyor ve değişiyor.
“Bir Köşede Bir Kadın” romandan çok anlatı diyebileceğimiz kısa bir eser. Bir yasak aşkın etrafında aktarılan bir cinayet planı ile karşı karşıyayız. Mevsim karakış, mekan yine bir konak. Burada konağın çalışanları daha etkin karakterler olarak öne çıkıyor. Ancak, “Bitmeyen Korku” romanında neredeyse tam iyilik halinin sembolü olan doktor sanki biraz daha yaşlanmış olarak tekrar karşımıza çıkıyor. Şüphesiz aynı kişi değil. Ancak doktorlar şahsında Derviş’in iyiliği aksettirmeye çalıştığı ise olgudur.
İki eserin dikkat çeken bir diğer ortak noktası ise “işçi” sözünün ikisinde de sadece bir defa geçmesi. Suat Derviş, toplumsal gerçekçi bir yazar olarak işçi sınıfını ve hatta en dipteki insanı hiç ihmal etmemiştir. Tefrikaların konusu içinde açıktan bir sınıf mücadelesi veya sınıf çelişkisi işlenmiyor. Ancak, işçiler Derviş’in aklının bir kenarında dururcasına onları kritik yerlerde anıyor.
“Bir Köşede Bir Kadın”da konağın fabrikatör sahiplerinin Sütlüce’deki fabrikalarının yandığını kendilerine telefonla bildirirler. Evin hizmetlisi Makbule ile evin beyefendisi arasında geçen diyalog bu açıdan dikkat çekici:
Makbule, “Aman beyefendiciğim, “dedi “fabrika yanarsa o kadar işçi sersefil olur.”
“Ya biz Makbule, ya biz?”(s.178-179)
“Bir Köşede Bir Kadın”ın bir başka özelliği ise mekanın kullanımı. Anlatının neredeyse tamamı konakta ve farklı noktalarında geçiyor. Dar alanda hareket eden karakterlerin kişiliği, amaçları heyecan düşmeden aktarılıyor.
Bununla birlikte Suat Derviş’in bu iki tefrikada da mutlu sonu tercih ettiğini ve herkese dair bir açıklama yapma gereği duyduğunu görüyoruz. Şüphesiz “Fosforlu Cevriye”nin, “Ankara Mahpusu”nun üstün anlatımı ve atmosferi yok. Ancak, Suat Derviş’in yazarlık üretimine dair eksik kalan bir dönemi ortaya çıkarması açısından bu tefrikaların okura ulaşması kendi başına bir edebiyat olayıdır. Suat Derviş konuşmaya devam edeceğiz.















