Yazının başlığındaki “geç kalmış” ifadesi biraz yetersiz kalıyor. Çünkü ben Duygu Sağıroğlu ile ilk ve son kez karşılaşalı neredeyse 20 yıl oluyor. O zamanlar Türk sineması için ne denli önemli birisi olduğunu biliyordum. Geçen zaman içinde onu tanıma şansı bulduğum ortamın ve onun anlattıklarının yazılmasına dair gerekliliği daha net gördüm.
Duygu Sağıroğlu ve onun hâlâ Türk sinemasının klasikleri arasında yer alan “Bitmeyen Yol” (1965) filmini ilk kez Aslı Daldal’ın “1960 Darbesi ve Türk Sinemasında Toplumsal Gerçekçilik” adlı kitabından öğrendim. Daldal, 1960-65 yılları arasında sinemada kendini gösteren ve hakkıyla ele alınmadığını düşündüğü toplumsal gerçekçi akımı ele alırken “Bitmeyen Yol”u çok özel bir yere koyuyordu. Filmin sansür tarafından uğradığı ağır baskı ve yasaklanmış olması da kitapta altı çizilen bir konuydu.

Yaklaşık 20 yıl öncesinin Türkiye’sinde Türk sinema arşivine dair araştırma yapmak çok güçtü. Erzurum’da Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde okuyordum. İmkânlar ölçüsünde dergi ve gazetelere yazılar, haberler yolluyordum. Sinema tarihi özellikle ilgilendiğim bir alandı ve Erzurum’da bu konuda araştırma yapmak çok zordu. Tam bu zorluğun ortasında Dadaş Filmcilik’in sahibi Nil Gürpınar’ın öncülüğünde Erzurum’da 2006 yılında bir film festivali yapıldı. Fakültemizin de destek verdiği festival sayesinde Lütfi Akad’ın “Hudutların Kanunu” (1967), Halit Refiğ’in “Bir Türk’e Gönül Verdim” (1969) gibi filmleri izleme şansı buldum. Tabii Halit Refiğ, Kurtuluş Kayalı, Yılmaz Atadeniz, Yücel Çakmaklı gibi farklı alanlardan önemli isimler de festival konuğuydu. Hele ki Selda Alkor’un konukluğunda Nejat Saydam’ın yönettiği “Buzlar Çözülmeden” (1965) filminin 41 yıl sonra çekildiği yerde, Erzurum’da gösterilmesi büyük ilgi gördü.
Bir yıl sonra festival yola devam ettiğinde daha profesyonel bir organizasyon gördüğümü hatırlıyorum. İşte 2007 yılının o kışında “Bitmeyen Yol” filmini festival sayesinde izledim. Çekildikten sonra pek az özel gösterim dışında film izleyiciyle buluşmamıştı. Bizler fakültemizin bir sınıfını dolduran gazetecilik ve sinema bölümü öğrencileri, Duygu Sağıroğlu’nun da katılımıyla filmi izledik. Sağıroğlu, o sıralar Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde hocalık yapıyordu ve festivalin onur konuğu olarak Erzurum’a davet edilmişti.
Festivalin o yıl teması “Köy sorunları ve göç” olarak belirlenmişti. “Bitmeyen Yol”, Halit Refiğ’in “Gurbet Kuşları” (1964) filminin ardından köyden kente göçü ve işsizliği ele alan ikinci film olarak kayıtlara geçiyor. Anadolu’dan göç edenleri karşılayan Haydarpaşa Garı’nın kalabalığı içinde altı köylü arkadaş şaşkın bakışlarla İstanbul’a adım atar. İlk iş hemşerilerini bulup ekmek peşinde koşmak olmalıdır. Kimisi kahvehanelerde yatacak, kimisi bulabilirse köyden tanıdığı insanların evinde. Sağıroğlu’nun İstanbul sokaklarında kamerayı gezdirdiği sahnelerle estetik olarak zirveye çıkan filmde Fikret Hakan ve Selma Güneri’nin yanı sıra Erol Taş, Tuncel Kurtiz, Aydemir Akbaş, Ayfer Feray, Aliye Rona gibi oyuncular da rol alır.

Bu bilgilere bir de o dönemde yaptığımız okumalardan 1960’lı yılların politik ortamına dair göreceklerin ekleneceğini tahmin ediyordum.
Filmi izledikten sonra Duygu Sağıroğlu söyleşi için platforma çıktı. Bizim sorularımızı beklediğini söyledi. İlk bakışta babacan tavrı, pos bıyığı dikkatimi çekmişti. Arkadaşlarımızdan biri el kaldırdı ve şu soruyu sordu: “Kırk yıl önce çektiğiniz bu filmi arada bir izlediğiniz oldu mu? Şimdi filmi nasıl buluyorsunuz?”
Duygu Sağıroğlu, yönetmenliğinin hemen başlangıcında bu filmi çektiğini söyledi ve “İyi bir iş yapmışım ama öyle hatalar var ki, bunları ben mi yaptım diyorum. (Gülerek) Öğrencilerim şimdi bu hataları yapsalar parmaklarını kırarım herhalde” dedi. Bu kibirsiz ve tabii ki esprili hali ortamda samimi hava oluşmasını sağlamıştı.
Sağıroğlu, sinema ve tiyatroya dekor tasarımlarıyla dahil olmuş biriydi. Bu yönü arkadaşlarımızdan birinin dikkatini çekmiş olacak ki, “Bitmeyen Yol”u bu açıdan değerlendirmesini istedi. Sağıroğlu, uzun uzun cevap vermek yerine filmde oyuncuların kıyafet seçimine dair nasıl bir yol izlediğini anlattı:
“Filmde trenden inen altı köylünün kıyafeti için alabildiğine gerçekçi olmaya çalıştım. O kıyafetler Haydarpaşa Garı’ndan inen köylülerin üstlerindeki kıyafetlerdi. Bildiğiniz Haydarpaşa Garı’nda bekleyip köylülerden üstlerindeki kıyafetleri satmalarını istedik. Ya da bir şekilde onları ikna ettik. Ama ben bir konuda cesur olamadım. O kıyafetleri yıkadıktan sonra oyunculara giydirdik. O halleriyle giydirip oynatsaydım oyunculuktan yeni bir refleks ortaya çıkar mıydı? Ne bileyim bir kaşıntı gibi. Ben bunu yapamadım.”
Oyuncu seçimiyle ilgili soru geldiğinde Sağıroğlu, önce Yılmaz Güney’i anlattı. Onunla “Ben Öldükçe Yaşarım” (1965) filminde çalışmıştı. Şöyle anlatmıştı: “Yılmaz Güney’in başarısında yüzünün halkın yüzü olmasının etkisi büyüktü. Bence Fikret’in (Hakan) yüzü de halkımın yüzünü taşıyor. Başrole onu seçmemin en büyük nedeni bu. Ki bence Selma’nın (Güneri) yüzü de halkımızın yüzünü taşıyor. İşçi kadını, Anadolu kadınını gösteren bir yüz. (Gülerek) Bugün benim de herhalde halkçı solcu yanım kabardı. Halkımızdan söz edip duruyorum.”
Bir başka arkadaşımız çok yerinde bir soru sordu. Filmin estetik olarak en güçlü sahnesi, iş dönüşü altı arkadaşın asfaltta yan yana gelen gölgeleriydi. O anda Sağıroğlu kısaca araya girdi ve “Evet, o gölgeli sahneleri ben çok seviyorum” dedi. Arkadaşımız, “Siz bu sahneyle sendikalaşmaktan mı söz ediyorsunuz?” diye sordu. Sağıroğlu, sesine farklı bir vurgu katarak, “Hayır, sendikadan söz etmiyorum. Diyorum ki bu kentte yan yana durmazsanız yok olur gidersiniz” diye cevap verdi.
(Doğrusu asfaltta işçi gölgeleri birleşirken onların gölgesinden daha büyük araba gölgeleri dikkat çekiyor. Asfaltta, şehirde yalnız yürüyorsan makinelerin gölgesi bile işçiyi yutar; duygusunu veren bir sahnedir.)
Kafamdaki soruyu netleştirdikten sonra ben söz istedim. Aslı Daldal’dan da yüklendiğim bilgilerle 1960-65 arası sinema dahil tüm aydınlar arasındaki heyecanı, ortamı sordum. Bir de filmin uğradığı yasaklardan söz ederek, “Film çekimi esnasında yaşadığınız zorluklardan söz eder misiniz?” sorusunu yönelttim.
Sağıroğlu, o ortamda çok önemli işlerin yapıldığını, herkesin bir değişim için heyecan duyduğunu ama kısa bir süre sonra bunun kesintiye uğradığını söyledi. Aklımda kaldığı kadarıyla şu cümlesini eklemeyi önemli buluyorum: “İzlediğiniz film ve birkaç çalışmayla sinemaya ben de bir şeyler kattığımı düşünüyorum. Ama sonraki dönemde benim yaptıklarıma da baktığınızda çok da günahsız olduğumu söyleyemem.”

Film çekimi esnasındaki zorluklara dair ilginç bir anısını anlattı. Film 1960 sonrasının Kemalist sol ve sosyalist aydınlarının bakış açısının bir yansımasıdır aslında. Bir sahnede Ahmet’in (Fikret Hakan) asfalt boyunca yazılmış “Petrol millileştirilecektir” yazısını okuduğunu görüyoruz. Sağıroğlu, “O yazıyı yazmak için ne kadar zorluk çektim bilemezsiniz. Evet, görece iyi bir ortam olduğunu sanıyoruz ama tehlikeli de olabiliyor. Bir akşam gizli gizli o yazıyı ben yazdım” deyince doğrusu şaşırmıştık.
Filmdeki umutsuz atmosferin görece baskın olması dikkat çekmişti. Bununla ilgili de bir soru geldi. Sağıroğlu, filmde başrol oyuncusuna odaklanmamamız gerektiğini söyledi: “Aslında ben orada tercihim olan yolu ve kişiliği işaret ediyorum. Üç kâğıtçılara para kaptıran bir arkadaşları var. Masada oyunu çözmeye çalışırken Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakter kâğıtları alıp yırtıyor. Aslında benim olumlu tipim ve göstermek istediğim kişilik o.”
Etkinlik hemen hemen bu soru ve cevaplarla sona erdi. Festivalle ilgili o dönemde ek çıkarmakta mahir Radikal gazetesinde bir yazım çıkmıştı. Dadaş Film Festivali artık yapılmıyor. Bir daha yapılır mı bilmiyorum. Ancak Erzurum’daki öğrencilik yıllarımda festivalin ilk yılının bana çok şey öğrettiğini söylemeliyim. Ve festival şehir için de bir vahaydı.
Bu yazı için bana festivalin broşürlerini yollayan ve sohbetini esirgemeyen Nil Gürpınar’a teşekkürü borç bilirim. 29 Nisan 2023’te 91 yaşında vefat eden Duygu Sağıroğlu’nun anısına saygıyla…














