Avrupa’nın son büyük göç krizi, İspanya’nın Kuzey Afrika’daki küçücük toprağı Ceuta’da patlak verdi. Onlarca insanın hayatını kaybettiği büyük bir insanlık dramı yaşanırken, kriz Avrupa’nın yıllardır göçü sınırlarının dışında tutarak bertaraf etme stratejisindeki çatlakları da açığa çıkarıyor. Yaşananlar İspanya’nın popüler lideri Pedro Sánchez’in elini giderek zorlaştırırken, hem İspanya’da hem de Avrupa’nın bütününde aşırı sağın en güçlü olduğu siyaset alanını yeniden açıyor: Göçmen karşıtlığı, kapatılan sınırlar ve “işgal altındaki vatan” anlatısı.

Ceuta’da ne oldu, kriz nasıl büyüdü?
Ceuta’da gerçekten olağanüstü bir şey oldu. İki gün içinde yaklaşık 60 bin kişi; kimi yüzerek, kimi küçük teknelerle, kimi de kara sınırını aşarak İspanya’nın Fas sınırındaki küçücük toprağı Ceuta’ya geçti. Bu göç, birkaç saat içinde Ceuta’nın nüfusunun yarısından fazlasına denk gelen bir insan hareketiydi. Ne yazık ki bu insani dramın ortasında en az 67 kişi hayatını kaybetti.
İspanya asker ve polis takviyesiyle sınırda yeniden kontrol sağladı. Reuters’in verilerine göre geçenlerin 48 binden fazlası kısa süre içinde Fas’a döndü veya geri gönderildi. Ama geriye, bu büyük insani dramın yanı sıra Avrupa siyasetinin tam ortasına düşen büyük bir kriz kaldı.
Bu olağanüstü durumun birkaç nedeni var. İspanya Yüksek Mahkemesi kısa süre önce, denizden Ceuta veya yine İspanya’nın Kuzey Afrika’daki küçük toprağı olan Melilla’ya ulaşmaya çalışırken yakalanan göçmenlerin herhangi bir hukuki işlem yapılmadan derhal Fas’a geri gönderilemeyeceğine hükmetmişti. Karar, yasal prosedürlerin ardından geri gönderilmeyi engellemiyor. Ancak sonradan anlaşıldı ki bu karar, bir ayı aşkın süredir sosyal medyada ve insan kaçakçılığı ağlarında, deniz yoluyla İspanyol toprağına ulaşanların artık ülkede kalabileceği şeklinde yayılmış.
Bu söylentilerin karşılık bulmasının ve binlerce gencin canı pahasına bu yolculuğa çıkmasının acı bir sebebi var: Fas’taki yoksulluk, genç işsizliği ve geleceksizlik duygusu. Birleşmiş Milletler verilerine göre 15–24 yaş arasındaki Faslıların dörtte biri ne eğitimde ne de istihdamda. Tabii Ceuta’ya geçen göçmenlerin bütünü Faslı değil. Fas’ın Avrupa’ya geçiş noktası olması sebebiyle farklı ülkelerden buraya gelmiş çok sayıda kişi de var.
Fas’ın sınır kontrollerini siyasi amaçlarla gevşettiği yönünde kuşkular da bulunuyor. Ancak daha kesin olan, İspanyol hükümetinin bu krizi öngörememiş olması. Hükümet, sıcağı sıcağına yaptığı ilk değerlendirmede, elinde yeterli bilgi bulunsaydı 24 saat içinde yaklaşık 50 bin kişinin geçmesine izin vermeyeceğini de acı bir dille kabul etti.

Göç: Aşırı sağın en verimli siyaset alanı
Fakat Ceuta’da yaşananlar, onlarca insanın öldüğü bir insani kriz olmasının yanı sıra, sonraki olası krizleri de etkileyecek şekilde İspanya ve Avrupa siyasetine ilişkin geniş sonuçlar barındıracağa benziyor. Nitekim göçün hem İspanya’da hem de Avrupa Birliği’nin genelinde aşırı sağ için ne kadar verimli bir siyaset alanı yarattığını unutmamak lazım.
Evet, göç meselesi aşırı sağın en güçlü olduğu alan ve bu siyasetin en işlevsel sahası. Çünkü ekonomik eşitsizlik, savaşlar, otoriter rejimler, işgücü ihtiyacı ve demografik değişim gibi karmaşık meseleleri tek bir basit hikâyeye dönüştürme imkânı veriyor: Sınırlar açık, devlet zayıf, ülke işgal altında ve geleneksel partiler halkı koruyamıyor.
Ceuta’daki görüntüler de bu anlatı için biçilmiş kaftan. Binlerce insanın yüzerek veya sınır kapılarını aşarak küçük bir şehre girdiği görüntülerin İspanya’dan bütün Avrupa’ya dalga dalga yayılan siyasal etkisi, mahkeme kararlarının ayrıntılarından, Fas’taki işsizlik oranlarından veya göçün yapısal nedenlerinden çok daha büyük ve siyaseten işlevsel.

AB’nin göçü dışsallaştırma siyasetinin sınırları
Ceuta krizi aynı zamanda Avrupa Birliği’nin yıllardır tartıştığı yeni Göç ve İltica Paktı’nın uygulanmaya başladığı Haziran ayının hemen ardından yaşanan ilk büyük sınır krizi. Paktın temel vaadi, Avrupa’nın dış sınırlarını daha güçlü korurken göç baskısıyla karşılaşan ülkelerle diğer üyeler arasında dayanışma ve sorumluluk paylaşımı sağlamaktı. Fakat ilk ciddi sınavda dayanışma mekanizmalarından önce sınır kontrolleri devreye girdi, hatta Schengen sistemi tartışmaya açıldı.
Ancak Avrupa’nın son yıllarda kurduğu göç düzeni yalnızca AB içindeki dayanışma mekanizmalarına dayanmıyor. AB, göçü mümkün olduğunca kendi topraklarına ulaşmadan durdurmaya çalışan bir güvenlik mimarisi kurdu. Türkiye’yle 2016’da yapılan anlaşma bu yaklaşımın en açık örneğiydi. Türkiye, Avrupa’ya yönelen göçün önemli bölümünü kendi topraklarında tutacak; bunun karşılığında mali destek ve çeşitli siyasi vaatler elde edecekti. Nitekim bu işbirliği bugüne kadar bir ölçüde devam etti. Benzer anlaşmalar Kuzey Afrika ülkeleriyle de geliştirildi.
Kısacası AB, komşularını birer tampon bölgeye dönüştürerek göç sorununu çözmekten çok sınırlarının dışına taşımaya çalıştı ve çalışmaya devam ediyor. Bu yolla enerjisini kendi iç dönüşümüne, Rusya’yla savaş ihtimaline yönelik hazırlıklara, askeri özerklik ve savunma kapasitesine, ekonomik ve teknolojik rekabete ayırabileceğini düşündüğünü söylemek zor değil.
Fakat göçü engellemek üzere kurulan bu mimari bir yerden bastırıldığında başka bir yerden patlıyor. Ceuta krizi, Avrupa’nın göçü yönetmekten çok ertelediğini; ertelediği her krizin ise zaten birçok meselede yönetişimsel arızaları, kısıtları ve iç gerilimleri bulunan Avrupa Birliği’ni biraz daha çatışmaya ve bu çatışmanın doğası gereği daha da sağ siyasete ittiğini gösteriyor.
Meloni’den Vox’a: Göç krizinin yarattığı elverişli sağ siyaset sahası
Ceuta krizine ilk ve en yüksek seslerden biri İtalya Başbakanı Meloni’den geldi. Giorgia Meloni hükümeti, İspanya’dan gelen bazı AB dışı ülke vatandaşlarına yönelik kontroller başlattı. Fransa sınır önlemlerini artırdı. İtalya’nın açtığı yola destek veren Finlandiya ve Danimarka gibi bazı Avrupa hükümetleri de İspanya’nın Schengen içindeki konumunu dahi tartışmaya açtı.
Üstelik Ceuta doğrudan Schengen alanının parçası değil ve sınırı geçenlerin İtalya’ya veya Avrupa’nın başka bölgelerine doğru ilerlediğine ilişkin somut bir hareketlilik bulunmuyor. İtalya’nın aldığı önlemler bu nedenle pratik bir güvenlik tedbirinden çok, iç kamuoyuna yönelik siyasi bir gösteriye benziyor. Meloni hükümeti açısından mesele kuşkusuz Ceuta’dan İtalya’ya gelecek birkaç bin kişiyi durdurmanın çok ötesinde. Asıl amaç, Avrupa’nın sınırlarını koruyan; sol hükümetlerin “gevşek” göç politikalarına direnen ve ulusal güvenliği Brüksel’den daha fazla önemseyen yönetim görüntüsünü sunmak.
İspanya’da ise aynı kriz, aşırı sağcı Vox’un eline son derece güçlü bir siyasi malzeme verdi. Vox, uzun süredir Sánchez hükümetini ülkenin sınırlarını açmak, düzensiz göçü teşvik etmek ve İspanyol kimliğini zayıflatmakla suçluyor. İspanyol hükümetinin Ceuta’daki hazırlıksızlığı ve göç yönetimi zaafı, Vox’un bu anlatısını çok çarpıcı görüntülerle beslemesini sağladı.
Daha önceki yazılarımda, aşırı sağın başarısının merkez siyasetin söylemini, dilini ve siyaset araçlarını kendininkilere yakınlaştırmasından geçtiğini uzun uzun anlatmış, İspanya özelinde de merkez sağ Partido Popular’ın (PP) siyaseten Vox’a yakınlaşmasından ve stratejik iş birlikleri yaptığından söz etmiştim:
İşte bu tarz kriz anları bunu daha da görünür kılıyor. PP lideri Alberto Núñez Feijóo yaşananları “önceden planlanmış bir işgal” olarak tanımladı. Böylece aşırı sağın “işgal” ve “istila” kavramları ana akım sağın diline biraz daha yerleşti, biraz daha tedavüle girdi ve PP için de ana siyasi hatlardan birine dönüşmeye başladı. Yükselen aşırı sağın başarısı bir kez daha diğer partilere kendi cümlelerini kurdurmasıyla örülüyor.
Sánchez’in mektubu: Avrupa’daki sağ cepheye itiraz
İspanya’nın en büyük gazetelerinden El País’in 1 Ağustos’ta manşetine taşıdığı Pedro Sánchez’in mektubu, krizin İspanya sınırlarını çoktan aştığının vesikası niteliğinde.
Sánchez, Avrupa Birliği kurumlarına gönderdiği mektupta bazı Avrupa hükümetlerinin tutumunu “bencil, kutuplaştırıcı ve yasa dışı” olarak nitelendirdi. İtalya başta olmak üzere çeşitli ülkeleri gerçek güvenlik risklerinden çok önyargılar ve iç siyasi çıkarlarla hareket etmekle suçladı ve AB içişleri bakanlarını acil toplantıya çağırdı.
Sánchez, bana kalırsa biraz dar ve zayıf kalan savunmasında şunları söyledi: İspanya sınırı 48 saatten kısa sürede yeniden kontrol altına aldı, sınırı geçenlerin neredeyse tamamı Fas’a döndü ve Ceuta’dan Avrupa’nın geri kalanına doğru bir göç hareketi başlamadı. Buna rağmen bazı Avrupa hükümetleri Madrid’e destek olmak yerine Schengen’i askıya alma yarışına girdi.
Fakat Sánchez dananın kuyruğunun kopacağı yeri de iyi görmüş: mektup görünürde başta İtalya olmak üzere Avrupa hükümetlerine hitaben olsa da gerçekte aşırı sağın Avrupa’daki göç tartışmasını belirleme gücüne karşı yazılmış bir cevap niteliğinde.
Sánchez’in daralan cenderesi
Tüm bunlarla beraber, Sánchez’in karşı karşıya olduğu cephe yalnızca birkaç sağcı hükümetten ibaret değil. İspanya Başbakanı, Avrupa’nın göç politikasının bütün ağırlığıyla sınır güvenliği, geri gönderme ve göçü dışsallaştırma eksenine kaydığı bir dönemde, AB’nin en belirgin sol hükümetinin başında bulunuyor. Bildiğiniz gibi Sánchez, dünyanın birçok yerinde sol ve liberal kamuoyların favori liderlerinden birine dönüşürken, başta Trump olmak üzere sağcı liderlerin de en görünür siyasi “nemesislerinden” biri hâline geldi. Bu da onu birçok açıdan kolay bir hedefe dönüştürüyor: Avrupa sağının her yeni krizde bir bardak suda boğmaya çalışacağı hükümet, Sánchez hükümeti.
Üstelik Ceuta krizi güçlü ve rahat bir Sánchez hükümetini değil, zaten birkaç cephede savaşan bir azınlık hükümetini daha da sıkıştırmış durumda. Sánchez’in sosyal demokrat partisi PSOE ile sol ittifak platformu Sumar’ın oluşturduğu koalisyonun parlamentoda çoğunluğu yok. Hükümet yasaları geçirebilmek için Katalan ve Bask partilerinin desteğine muhtaç. 2027 harcama çerçevesi temmuz sonunda parlamentoda reddedildi. İspanya 2023’ten beri yeni bir bütçe çıkaramıyor ve eski bütçeleri uzatarak yönetiliyor.
Bu yapısal kısıtların üzerine bir de son aylarda PSOE’yi ve Sánchez’in yakın çevresini kuşatan yolsuzluk soruşturmalarını eklemek lazım. Hükümet parlamentoyu yönetememek, bütçe çıkaramamak ve yolsuzluk iddialarına cevap verememekle suçlanırken şimdi ülkenin sınırlarını koruyamadığı eleştirisiyle de karşı karşıya.
Aşırı sağ için kusursuz bir fırtına
Ve bu liste, tahmin edebileceğiniz gibi, Vox için neredeyse kusursuz bir siyasi fırtına. Vox, Ceuta’yı yalnızca bir göç krizi olarak değil, Sánchez döneminin genel bir devlet krizi olarak sunacak: Sol hükümet sınırları açtı, ülkeyi bölgesel partilere teslim etti, devlet kurumlarını zayıflattı ve şimdi İspanya’yı da yabancıların istilası karşısında savunamaz hâle getirdi.
Bu anlatının gerçeklerle bire bir örtüşmesi gerekmiyor. Zaten bildiğimiz gibi aşırı sağın siyasi makinesi çoğu zaman verilerden çok duygularla çalışıyor. Korku, kuşku ve kayıp hissi güçlü olduğu sürece ayrıntılar ikinci planda kalıyor ve bu hikâyede de öyle olacak.
Ceuta’daki hareketlilik birkaç gün içinde durdurulabilir. Fakat Avrupa’nın göç meselesini komşularına devrederek, sınırlarını sertleştirerek ve her krizi biraz daha uzağa iterek kurduğu düzenin çatlakları kolayca kapanmayacak. Üstelik her yeni çatlak, ortak bir Avrupa çözümünden önce sağın ve aşırı sağın sesini yükseltiyor.
Bütün bu siyasi belirsizlik ve çatışmanın ortasında ise insanlar ölüyor; on binlerce insan sınırları aşmaya çalışırken umut ile umutsuzluğun, yaşam ile ölümün arasındaki o acı hatta sürükleniyor.














