7 Ekim’den bu yana Gazze’ye destek cephesi açmaları nedeniyle ABD-İsrail ittifakının ağır saldırılarına maruz kalmalarına, yıllardır süren ablukaya rağmen Yemen’de Ensarullah (Husiler), ele geçirdiği toprakları genişletmeyi sürdürürken S. Arabistan ve BAE ile müttefik güçlere de ağır darbeler indirmeyi sürdürüyor.
Elbette Ensarullah’ın gücü mutlak değil, dışarıdan çok büyük bir askerî müdahale olursa Sana kuvvetleri mağlup da edilebilir. Son olarak ele geçirmiş olduğu başta Maha kenti olmak üzere birçok kentten geri çekilmeye de mecbur edilebilir. Ancak bunu yapacak gücün son derece hızlı hareket edecek, gerilla savaşı noktasında deneyimli bir kara ordusuna, sosyolojik açıdan ise Yemen’deki dengeleri ve Yemenlilerin psikolojisini çok iyi bilen, aşiret ve kabilelerle doğru ilişki kurabilen bir yapıya sahip olmalı. Ayrıca bir kara harekâtının yaratacağı sonuçlar ve işgalci gücün ödeyeceği bedeller de işin cabası.

Yemen’de yaşanan gelişmelerin arka planına baktığımızda son yıllarda yaşanan siyasal ve toplumsal çalkantıların bir yanda Ensarullah hareketinin önemli bir güç olarak yükselişine, öte taraftan ise Yemen’in en önemli geleneksel toplumsal gücü olan kabilelerin giderek daha fazla Suud karşıtı ve Sana kuvvetlerine yakın bir pozisyona geldiğini görüyoruz. Burada, Ensarullah hareketinin Yemen kabileleri arasındaki dengelere nüfuz edebilen ciddi bir stratejiye ve anlaşmazlıkları yönetebilen bir vizyona sahip olduğu görülebiliyor. Tabii bunun ne kadar sürdürülebilir olduğu ya da küresel bir gücün sürece müdahale etmesiyle sürecin tersine dönmesi de mümkün.
Savaş, Ensarullah’ı çatışmanın ana aktörlerinden biri hâline getirerek örgütlenme süreçlerinin zirvesine taşırken; diğer yandan kabileleri daha ideolojik bir çatı altında bir araya getirerek Yemenlilerin vatanseverliğini ve Filistin hassasiyetlerini önemli bir silaha dönüştürdüğü, böylece aşiretleri Ensarullah’ın vurucu gücü hâline getirdiği de görülüyor.
Güç dengesi stratejileri
Ensarullah ile kabileler arasındaki ilişki, tarihsel olarak inişli çıkışlı bir seyir izlese de süreç içerisinde Yemenli kabilelerin yolu bir şekilde hareketle kesişti. Hareketin kurucuları olan Bedreddin el-Husi ve oğulları, “Seyyidler” yani Haşimiler ile kabile şeyhleri arasında evlilikler yoluyla güçlü bir network kurmayı başardı. Bu durum, taraflar arasında kan bağlarını güçlendirdi ve her iki tarafın birbirine sımsıkı sarılmasıyla sonuçlandı.
Ensarullah, o dönemde Suudi Arabistan’ın kuzeydeki Zeydi kabilelerde yarattığı dışlanmışlık hissine karşı etkili bir mücadele verdi ve bu mücadele Yemenliler gözünde hareketin Yemenli ve Zeydi kimliğinin yegâne hamisi olarak görüldü. Kendilerini Zeydi mezhebinin ve yerel kimliğin koruyucuları olarak sunarak binlerce kabile gencini kamplarına çekmeyi başardılar. Zira Suudilerin gönderdiği Selefi/Vehhabi dailer/propagandistler, bir taraftan Vehhabiliği yaymaya çalışırken diğer taraftan da kabilelere dağıttığı petrodolarla dinsel ve mezhebî bir dönüşüm yaşayacaklarını sanıyorlardı. Ancak Suudilerin bu hamlesi ters tepti ve tam aksi bir sonuca yol açtı. Ben 90’lı yılların sonunda Yemen’in başkenti Sana’ya gittiğimde Zeydi kimliği ile ilgili asimile olmak üzere olduğunu, Zeydilerin Şafiilerle birlikte aynı mescitlerde namaz kıldıklarını ve kendilerini Sünnilerden ayrı görmediklerine tanık olmuştum. Ancak bu asimilasyon denilen şey aslında derinden derine aslında Zeydilerin kendi kimliklerini yeniden keşfetmelerine yol açarak farklı bir mecrada fark ettirmeden kimliğin gelişimine katkıda bulunuyormuş.

Bu arada Ensarullah sadece kabilelerle değil başka güçlü unsurlarla, özellikle de eski iktidarın temsilcileriyle de dirsek temasını başlatmıştı. İlişkilerin ilerlemesi sonucunda en büyük sıçramayı, eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ile 2014-2017 yılları arasında kurdukları ittifak sayesinde yaptı. Ensarullah, Salih ve Genel Halk Kongresi partisinin on yıllardır inşa ettiği derin kabile sadakat ağını kullandı. Yemen eski Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih, rakipleri Müslüman Kardeşlerin Yemen kolu Islah Partisi ve Haşid kabilesinin lideri el-Ahmer ailesini cezalandırmak ve en temelde de S. Arabistan’dan intikam almak amacıyla eski düşmanı Ensarullah’a yöneldi. Ensarullah güçleri, bu ittifakın verdiği özgüvenle önce 2014’te Amran şehrine, ardından başkent Sana’ya ellerini kollarını sallayarak girdiler, silahlıydılar ancak başkente giriş tek bir mermi atılmadan gerçekleşmişti. Milyonlarca Yemenli, başkentte şehrin göbeğine kurdukları çadırlara astıkları Ensarullah’ın sloganlarının yazılı olduğu pankartlarla karşılamıştı.
Ancak kaderin cilvesidir, aralarında yaşanan büyük anlaşmazlıklar sonucu Salih, 2017 sonlarında Ensarullah tarafından öldürüldü. Onun kabile ağını Ensarullah devraldı. Salih’e sadık olan kabileler, çıkarlarını ve hatta hayatlarını korumak için kendilerini Husilerin bayrağı altına girmeyi tercih ettiler.
Kabileler Ensarullah’a nasıl yanaştı?
Ensarullah ile kabileler arasındaki ittifak tamamen olmasa da büyük ölçüde gönüllü bir ittifaktır, bazı durumlarda aşiret ve kabilelere bir boyun eğdirme hâlinden gözlemciler ve uzmanlar da bulunmaktadır. Onların bu iddiaları doğru da olabilir ama sosyoloji bize bu uygulamaların son derece sınırlı durumlarda ve istisnai olarak uygulandığı izlenimini veriyor. Bazı kabilelerin Ensarullah’a direndiğini ancak acımasız taktiklerle iradelerinin kırıldığı belirtilse de bu iddiaların bütünüyle kanıtlanabildiğini söylemek zordur.
Geleneksel Zeydilikle modern antiemperyalizmi kendi içinde bir araya getiren Ensarullah’ın kabilelerle kurdukları ittifak ilişkisine rağmen çelişkili biçimde kabilelerin Yemen toplumundaki tahakkümünü kırdığı da söylenebilir. Nitekim, başta Suud olmak üzere yabancı güçlerle ilişkili kabile şeyhlerinin evlerini havaya uçurmanın Yemen’de Ensarullah’ın çok sık rastlanan türden bir eylemi olduğu belirtiliyor. Yemen kabile geleneğinde en üst düzeyde aşağılama ve caydırıcılık anlamına gelen bu eylem, diğer kabile liderlerinin kalbine korku saldı. Hatta kendi müttefiki kabileler bile ideolojik bir çatı altında olmaları hasebiyle devlet aygıtını elinde tutan Ensarullah’ın örgüt kararına boyun eğmek zorundaydı, bu da kabileciliğin ve feodalizmin dolaylı olarak etkisini kaybettiği, en azından daha üst bir ideolojik iradeye boyun eğmek zorunda olduğu anlamına geliyordu. Ancak bu anlatılar Yemen’in başkenti Sana’da iktidarı elinde tutan Ensarullah hareketinin kabilelerle ilişkisinin bütünüyle şiddete ve boyun eğdirmeye dayandığına yönelik bir algı yaratır ki bunun doğru olması mümkün değil. Zira herkesin kabul edeceği bir argümandan hareketle söylersek, hiçbir hareket ya da örgütün toplumla ilişkisinin salt korkuya dayanması pek sürdürülebilir bir durum değildir. O yüzden Ensarullah’la müttefik kabilelerin büyük bir çoğunluğunun rıza ile ve gönüllü olarak bu türden bir ilişkiye girdiğini düşünmek daha mantıklı bir yaklaşım olacaktır.
Öte yandan Ensarullah, kabilenin geleneksel hiyerarşik yapısını parçalayan tedbirlere de imza attı. Geleneksel kabile şeyhine güvenmek yerine, alt tabakalardan veya kabile gençlerinden ideolojik olarak örgüte bağlı “müşrifler” yani gözetmenler atadılar ve onlara kabile şeyhinden daha fazla yetki verdiler. Bu durum, kabile dayanışmasını içeriden parçaladı. Kendilerine muhalif olan kıdemli kabile şeyhlerini tasfiye edip yerlerine genç ve küçük ölçekli şeyhleri konumlandırdılar.
Başkent Sana’yı korumak ve sınır cephelerine savaşçı taşımak için tamamen bu kabilelerin insan kaynağına bağımlı hâle gelen Ensarullah, kabilelerin sadakatini garanti altına almak ve isyan etmelerini önlemek için şeyhlerin çocuklarını rehin tuttukları, Osmanlı’daki aşiret mektepleri uygulamasını hatırlatan “rehine sistemi”ni yeniden canlandırdılar.
Devletin çöküşü ve uluslararası müdahalenin başarısızlığı gerçeği karşısında, dışlanmış kabile gençleri Ensarullah’ın yönetimindeki Yemen ordusuna yahut Ensarullah’ın milis gücü olan “Halk Komiteleri”ne yöneldi. Bu komiteler, aynı zamanda silah, maaş ve sosyal statü sağladığından gençler tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı.
Elbette Yemen’de Arap isyanlarıyla birlikte nispi bir kaos hâli ve Yemen devletinin zaaf içerisinde olması ya da parçalanma/dağılma tehlikesi de meydana gelen bu güç boşluğunu değerlendiren Ensarullah’ın otoriteye hâkim olmasında ciddi bir rol oynamıştır. Evet, belki Ensarullah devletin zayıfladığı anlarda nüfuz alanını genişletti ama diğer bütün hareketler ya kendi örgütsel/mezhebî-kabilevi çıkarlarıyla uğraşırken Ensarullah çok daha vizyoner bir tavır ortaya koyarak bütün Yemen’i merkezine alan daha vatansever bir projeyi masaya koydu.

Rakiplerin zayıflığı ve dağınıklığı
Öte yandan az çok Yemen’deki gelişmeleri takip edenler, Ensarullah’ın kabilelerle kurduğu ilişkinin başarısının kısmen uluslararası alanda tanınan Suud destekli güçlerin kırılganlığına ve başarısızlığına dayandığını da söylemeli. Nitekim Suud destekli güçlerin kabilelerle sağlıklı bir iletişim kuramamalarını ya da kurmak istememelerini de bir başka faktör olarak zikretmek gerekir. Bu beceriksizlik, kabileleri bir “hayatta kalma mekanizması” olarak saldırmazlık anlaşmaları yapmaya veya Ensarullah’a yönelme sürecine katkıda bulundu.
Ancak dikkat edilirse bütün bu beceriksizlik gibi görünen şeylerin irade eksikliği ve belki de dar hizipsel ve çıkar odaklı yaklaşımdan kaynaklanıyor olma ihtimali yüksektir. Zira adları sık sık yolsuzluklarla anılan Suud destekli grupların kabileleri yanlarına çekebilmesi için ellerindeki finansal kaynağı kabilelerle paylaşmaları gerekecekti. Bunu yapmaya yanaşmadıkları için böyle bir fiyaskoyla yüzleşmek zorunda kalmış görünüyorlar.
Cephelerde Suud destekli güçler lehine yaşanacak ciddi bir kırılma ya da Ensarullah kontrolündeki bölgelerde patlak verecek bir toplumsal başkaldırı durumunda, kabilelerin harekete sırtını dönmesi ve dengelerin bir anda değişmesi ihtimali hiç yok mudur? Elbette vardır ancak bunu belirleyecek olan bölgesel dengelerdir. İran gibi bölgesel bir gücün yanı sıra Rusya ve Körfez ülkeleriyle ciddi bir ticarete ve çıkarlara dayanan bir ilişkiye sahip olsa da Çin’in tutumu, Ensarullah’ın gücünü korumasına ve hatta belki de nüfuzunu daha da derinleştirmesine neden olabilir.














