İslam Özkan yazdı: Mekke Paktı’nın şifreleri

Mekke Anlaşması, 7 Ağustos 2026’da Mekke’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif tarafından imzalanan üçlü bir karşılıklı savunma paktıdır. Temel madde, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının hepsine yapılmış sayılacağını belirtir. Savunma sanayisi işbirliğini, ortak caydırıcılığı ve yetenek entegrasyonunu öngörür. “İslamî NATO” benzetmeleri sıkça yapılsa da metin açıkça savunmacı olduğunu, belirli bir düşmana yönelmediğini ve diğer kardeş ülkelere açık bulunduğunu vurgular.

Anlaşmanın altına imza atanlar, bu metnin kimseye karşı olmadığını söyleseler de bunu belirleyecek en önemli kriter şu sorularda belirginleşir:

  • Öncelikle bu anlaşma kim tarafından talep edildi?
  • Bu anlaşma hangi bölgesel aktörün ihtiyaçlarını karşılıyor?
  • Anlaşmanın muhatabı olan ancak tarafı konumunda bulunmayan bölgesel aktörler nasıl bir algı içerisindeler?
  • Anlaşmayı bir tehdit olarak mı görüyorlar yoksa tarafsız, kimseyi hedef almayan, aksine bölgesel bir iş birliğinin tesisine yönelik önemli bir adım olarak mı değerlendiriyorlar?

Metnin 2025 Suudi-Pakistan ikili anlaşmasının genişletilmiş hali olduğu, 2026 İran savaşı, Yemen tehdidi ve ABD’nin güvenilirliğine dair sorgulamaların yeni bir aktör Türkiye’nin anlaşmaya dahil edilmesinde somutlaşan bir güncellemeyi beraberinde getirdiği görülüyor.

Öte yandan, iddialı maddeler barındıran ve aniden ilan edilen anlaşmayı izah edebilecek mekanizmalar üzerine yeterince kafa yorulmadığı anlaşılıyor. Hedef ve amaçlarına dair yanlış anlamaları önleyecek faaliyetlere girişilmemiş olması -anlaşmanın altyapısını inşa girişimlerinin yıllar önce başladığı iddia edilmesine rağmen imzaların tam da İran-ABD savaşının yaşandığı bir dönemde atılması- farklı algıların oluşmasına son derece müsait bir zemin yarattı.

Türkiye’de hükümete yakın medya, Mekke Anlaşması’nın İsrail’e karşı olduğunu iddia etse de buna ilişkin elimizde açık bir kanıt bulunmuyor. Her an İsrail ile İbrahim Anlaşması yapması beklenen Suudilerin yer aldığı bir metnin İsrail’e karşı olduğunu ileri sürmek, elbette iç kamuoyuna yönelik propagandadan ibarettir. Ayrıca ABD Başkanı Trump’ın Mekke Anlaşması’nı tebrik etmesi, iktidara yakın medyanın ve sosyal medya hesaplarının İsrail karşıtlığı yönündeki iddialarını havada bırakmaktadır.

Erdoğan ve Muhammed bin Selman
Mekke Paktı’nın şifreleri

Kimsenin üstüne alınmadığı bir anlaşma

Ancak işin tuhaf yanı, kimse Mekke Anlaşması’nın maddelerini üstüne alınmıyor. İran endişe etmediğini duyurdu. Çin, anlaşmayı tehdit edici bir unsur olarak görmediğini, aksine bölge ülkelerinin bölge dışı aktörlerden bağımsız şekilde kendi güvenlik mimarilerini kurma adımlarını memnuniyetle karşıladıklarını belirtti. Moskova yönetimi ve Rus strateji merkezleri ise bu anlaşmayı, ABD’nin Ortadoğu ve Güney Asya’daki güvenlik garantörlüğüne duyulan güvenin sarsıldığının somut bir göstergesi olarak değerlendirdi. Trump ise üç İslam ülkesinin çok iyi bir iş çıkardığını söyledi.

O zaman insan sormadan edemiyor: Kimse bu anlaşmanın kendisine karşı yapıldığını düşünmüyorsa, o halde bu anlaşma kime karşı yapıldı? Öyle ya, “Bir üyeye yapılan saldırı diğer üyelere de yapılmış sayılır” ifadesinde somutlaşan kolektif savunma ilkesinin yanı sıra bir sekretaryası ve yönetimi olacağına dair yapılan üst düzey resmî açıklamalar; bu metnin sıradan bir güvenlik veya askeri iş birliği anlaşması olmadığını, bunun da ötesinde tam teşekküllü bir askeri ittifak, yani bir pakt olduğunu kanıtlıyor. Ancak her paktın kendisini koruyacağı bir hedefi, bir düşmanı olur. Ne gariptir ki bu paktın hedefinde olması muhtemel ülkeler bile “Biz hiçbir endişe duymuyoruz” diye açıklama yapıyorlarsa ortada sadece garip değil, aynı zamanda acayip bir durum var demektir.

Eğer gerçekten bu pakt kimseye karşı değilse, o takdirde amaçlarını hayata geçirme noktasında sürdürülebilirlik ve kalıcılık gibi sorunlarla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Zira her pakt, bir başka pakta ya da bir başka eksene karşı kurulur. Bunun böyle olduğunu anlamak için geçmişte yapılan paktlara bakmak yeterlidir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın, özellikle İran-ABD arasındaki gerginlik sona erdikten sonra sürdürülebilir bir yapı sunacağına dair herhangi bir emare yoktur. Kaldı ki 2015’te Suudi Arabistan’ın Yemen’de Ensarullah güçlerine karşı başlattığı “Kararlılık Fırtınası” operasyonu sırasında oluşturduğu koalisyona birçok ülke katılacağını ilan etmiş, ancak Suudi Arabistan ve BAE hariç hiçbir ülke bu savaş koalisyonunun fiilî bir parçası olmak istememişti.

Mekke Paktı’nın şifreleri

Bunun üzerine Suudi Arabistan, bu ittifaka meşru bir çerçeve kazandırmak, hem kapsayıcı hem de ikna edici kılmak amacıyla 2015 yılında basında ve kamuoyunda sıklıkla “İslam Ordusu” veya “Müslüman NATO’su” adıyla anılan bir oluşuma öncülük etti. İttifakın resmi açılışı ve üye ülkelerin Savunma Bakanları düzeyindeki ilk geniş katılımlı zirvesi 26 Kasım 2017’de Riyad’da gerçekleşti.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Savunma Bakanı Muhammed bin Selman zirvenin açılışında, “Teröristleri yeryüzünden tamamen silinceye kadar peşlerini bırakmayacağız” sözleriyle koalisyonun vizyonunu duyurdu. Zirveye Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 41 Sünni nüfuslu ülkenin temsilcileri ve savunma bakanları katıldı.

Büyük gürültüyle dünya kamuoyuna duyurulan bu yapı, Haziran 2017’de patlak veren Katar krizi nedeniyle koordinasyon sorunları yaşadı ve bir süre sonra kâğıt üstünde kalan bir anlaşmaya dönüştü.

Müslüman NATO’sunu etkisiz hale getiren bir başka gelişme de Pakistan cephesinde yaşandı. Eski komutan Raheel Sharif’in koalisyonun başına getirilmesi Pakistan parlamentosunda sert tartışmalara yol açtı. Muhalefet, Pakistan’ın İran ile Suudi Arabistan arasındaki bölgesel bir rekabete alet edilmemesi gerektiğini savundu. Sonuç itibarıyla üyeler arasında bağlayıcı bir “ortak savunma/kolektif güvenlik” maddesinin bulunmaması, anlaşmanın kâğıt üstünde kalmasına neden oldu.

Aynı şeyin Mekke Anlaşması’nın başına gelmemesi için ortada somut bir neden yok. Zira taraflar arasında bağlayıcı, “Birine yapılan saldırı tümüne yapılmış sayılır” tarzında bir maddenin bulunması bu anlaşmayı tek başına kurtarmaya yetmez. Bir ittifakı ya da paktı kalıcı ve sürdürülebilir kılan şey; hakiki jeopolitik ihtiyaçların yanı sıra müttefikler arasındaki uyum ve bu birlikteliği kaçınılmaz kılan koşullardır.

Mekke Paktı'nın şifreleri
Mekke Paktı’nın şifreleri

Anlaşmanın arka planı

Çeşitli kaynaklarda anlaşmaya ilişkin görüşmelerin, 2023’te 7 Ekim sonrası süreçte İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım ve eş zamanlı olarak bölge ülkelerine saldırmasının ardından başladığı belirtiliyor. Nitekim Hakan Fidan da görüşmelerin birkaç yıl önce başladığını belirten açıklamalar yaptı. Bu açıklamayı veri olarak alacak olursak; başlangıçta asıl hedefin İsrail saldırganlığına karşı bölgesel bir koruma ihtiyacı olduğu, ancak süreç içerisinde bir dönüşüm yaşandığı söylenebilir. Müzakereler, özellikle geçtiğimiz şubat ayında ABD ve İsrail’in İran’a ortaklaşa saldırılarına karşılık İran’ın Körfez ülkelerindeki Amerikan üslerine yönelik gerçekleştirdiği misillemelerle başka bir mecraya kaymış görünüyor. Dolayısıyla, anlaşmaya duyulan ihtiyacın 2023 başında İsrail saldırganlığına karşı bölgesel bir güvenlik ve istikrar arayışından doğduğu, ancak 2026’da gelinen nokta itibarıyla, özellikle İran’ın misillemeleri karşısında kendisini koruyamayan Körfez ülkelerinin güvenlik ihtiyacının ortaya çıkmasıyla daha kapsamlı bir arayışa girildiği izlenimi edinilmektedir.

Bir başka ele alınması gereken konu, bölgesel bir “NATO modeli” veya “İslam Dünyası Güvenlik Şemsiyesi” meselesidir. “Üye ülkelerden birine yapılan silahlı saldırı hepsine yapılmış sayılır” maddesi ön plana çıkarılarak bu hamle, bölgesel bir “NATO modeli” veya “İslam Dünyası Güvenlik Şemsiyesi” oluşumunun ilk aşaması olarak takdim ediliyor.

Mekke Anlaşması gerçekten bağımsız bölgesel aktörlerin bizzat kendi iradelerinden kaynaklanan bir girişimse ve bölgesel savunma ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik bir adımsa (ki bazı işaretlere rağmen giderilmesi gereken kuşkular bulunmaktadır), elbette NATO modeli ya da “İslam dünyası güvenlik şemsiyesi” süreçlerine giden yolda bir kilometre taşı olarak görülebilir. Ancak bu konu Türkiye’de resmi düzeyde bile tam kabul görmüş değildir. Nitekim Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, geçen pazar katıldığı bir TV programında yaptığı açıklamada, üçlü ittifakı bir “İslam NATO’su” gibi lanse etmenin doğru olmayacağını belirtti. Anlaşmayla ilgili iktidar cenahında da bir kafa karışıklığı olduğu açıkça görülmektedir. Yarın bir başka bakan çıkıp bunu “İslam NATO’su” olarak gördüklerini söyleyebilir; sıkça zikzaklar çizen bir iktidar yapısı içerisinde bu tür çelişkili açıklamaların gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Bir diğer önemli nokta, üçlü ittifakın ABD ile iyi ilişkilerine rağmen bu ilişkinin niteliğinin her üç ülkede de farklılık göstermesidir. Anlaşmaya imza atan üç ülkenin liderleri de ABD ile iyi ilişkilerin ötesinde, Trump ile son derece üst düzey kişisel temaslara sahiptir ve bu durum kuşkuları tetikleyen en önemli faktörlerden biridir. Bu tablo, Mekke Anlaşması’nın gerçekten üç bölgesel aktörün bağımsız iradesiyle inşa edilen ortak bir stratejik savunma iş birliği mi, yoksa farklı küresel güçlerin teşvikiyle imzalanan bir anlaşma mı olduğunu sorgulatmaktadır.

Mekke Paktı’nın şifreleri

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş