Türkiye siyasetinde seçmen davranışının arkasındaki ana saiki anlamaya çalışan akademya ve analiz çevreleri, uzun yıllar boyunca meseleyi tek bir merkeze oturttu: Kültürel ve kimliksel aidiyetler. Bu yaklaşıma göre muhafazakâr seçmen, en ağır ekonomik kriz dönemlerinde bile “Ekonomi kötü ama muhalefet gelirse kazanımlarımı ve inanç özgürlüğümü kaybederim” korkusuyla hareket ediyor, kimliksel bir savunma mekanizmasıyla kendi iktidar blokunda kalmayı sürdürüyordu.

Ancak 2018 sonrasında başlayan, 2023-2024 periyodunda ise zirveye ulaşan yüksek enflasyon, alım gücünün erimesi ve barınma krizinin derinleştirdiği gelir adaletsizliği, bu katı kimlikçi analiz modelini ciddi biçimde sarsmış durumda. Bugün sandığın rengini belirleyen dinamiklerin merkezinde ideolojik ezberlerden ziyade hayat pahalılığı ve vatandaşın ayakta kalma mücadelesi yer alıyor.
Nitekim 31 Mart 2024 yerel seçimleri, bu dönüşümün en somut kırılma noktalarından biri olarak tarihe geçti. AKP, kurulduğu 2002 yılından bu yana ilk kez ülke genelinde ana muhalefetin gerisine düştü. İktidar blokundan yaklaşık 1,5 milyon seçmen CHP’ye oy verirken, 1 milyona yakın seçmen Yeniden Refah Partisi’ne (YRP) yöneldi; milyonlarca seçmen ise sandığa gitmeyerek tepkisini sessizce gösterdi.
Tam da bu noktada siyaset biliminin iki temel kavramı önümüze çıkıyor: AKP’den kopan kitleler partilerinden kalıcı olarak bağlarını koparıp tamamen mi partisizleşti mi yoksa yeni bir siyasal blok etrafında yeniden mi hizalanıyor?
Sosyo-ekonomik göstergeler ve kamuoyu araştırmaları, bugün Türkiye’de klasik bir “dealignment” yani bağsızlaşma tablosunun hâkim olduğunu gösteriyor. İktidardan kopan seçmen kitlesi, eski partisine dönme konusunda tereddütlü olmakla birlikte, henüz başka bir partiye de kalıcı bir aidiyet geliştirmiş değil. Araştırmalara göre AKP’den uzaklaşan kitlenin oranı %35 bandında seyrederken, bu grubun en büyük kümesini %34 ile kararsızlar, yani ideolojik bir “Araf’ta” bekleyenler oluşturuyor.
Seçmen, iktidarın uyguladığı ekonomi politikalarını doğrudan cezalandırma eğiliminde; ancak muhalefet saflarına kitlesel bir geçiş de yapmıyor. Bu durumun arkasındaki en temel dinamik ise siyaset literatüründe “negatif partizanlık” olarak adlandırılan olgu. Muhafazakâr seçmen için kimlik, hâlâ varoluşsal bir güvenlik kalkanı. İktidarın ekonomi yönetimine ne kadar kızgın olursa olsun, rakip bloğun iktidara gelmesi hâlinde tarihsel kazanımlarını kaybedeceği endişesi seçmeni muhalefette temsil olunan seküler-merkez partilere doğrudan geçmekten alıkoyuyor.
İşte tam bu noktada YRP ya Millî Görüş kökenli partiler faktörü devreye giriyor. YRP, ekonomik krizden bunalan dindar-muhafazakâr seçmene, kendi kültürel ve sosyolojik mahallesini terk etmeden iktidarı cezalandırma imkânı tanıyan “güvenli bir liman” işlevi görüyor. Bu da bloklar arası kitlesel bir oy kaymasından ziyade, muhafazakâr bloğun kendi içinde parçalanmasına ve gri alanın genişlemesine yol açıyor.
Benzer bir kırılganlık, son dönemde gündeme gelen güncel gelişmelerde de hissediliyor. Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargısal süreçler ve tutuklama ihtimalleri, AKP’nin kendi kurucu mitosu olan “mağduriyet ve millî irade” retoriğiyle çelişmesine sebep oluyor. İktidar tabanının önemli bir kısmı, rakibin yargı yoluyla bertaraf edilmesini vicdanen kabul etmekte zorlansa da muhalefete karşı duyulan “ontolojik güvensizlik” nedeniyle bu tepki otomatik olarak muhalefet lehine kitlesel bir desteğe dönüşmüyor.
Yine benzer şekilde, “Terörsüz Türkiye” söylemi çerçevesinde yürütülen tartışmalarda AKP seçmeni “Öcalan’a özgürlük” veya “genel af” gibi adımlara %80’in üzerinde bir oranla sert direnç gösteriyor. Seçmen, ancak örgütün tamamen feshedilmesi ve terörün bitirilmesi şartıyla şartlı entegrasyon adımlarını liderliğe duyduğu güvenle tolere edebiliyor. Aksi bir çerçeveleme, milliyetçi-muhafazakâr tabanda sandığa gitmeme veya Zafer Partisi gibi aktörlere kayma eğilimini besliyor.
Peki, 2028 eşiğine doğru ilerlerken bu devasa “gri alandaki” %30’luk kararsız kitle ne yapacak?
Bu seçmen grubunun kalıcı bir “yeniden hizalanma” yaşayabilmesi, siyasi aktörlerin kendilerine sunabileceği ikili ve zorunlu bir pakete bağlı görünüyor: “Ekonomik Rasyonalite ve Güvenli Kimlik Paketi.”
Bu kitlenin talep ettiği “ekonomik rasyonalite”, sadece sosyal yardım dağıtılması değil; Merkez Bankası ve TÜİK gibi kurumların bağımsızlığına dayalı, öngörülebilir, liyakatli ve şeffaf bir ekonomik yönetimin tesis edilmesidir. Seçmen, mevcut iktidar değiştiğinde aldığı gıda, engelli veya bakım yardımlarının kesilmeyeceğinin “vatandaşlık hakkı” güvencesine bağlanmasını istemektedir.
“Güvenli kimlik” ise, iktidar değiştiğinde “Sıra bize gelecek, yaşam tarzımız ve dini sembollerimiz baskı görecek” korkusunun tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Seçmen, sadece verilen sözlere değil, muhalefetin vitrininde ve kadrolarında kendi hassasiyetlerini temsil eden aktörleri görmek, siyaset dilinin laik-dindar çatışmasından uzaklaşarak kamu hizmeti ve adalet zeminine çekilmesini arzu etmektedir.
Sonuç olarak, Türkiye siyasetinde eski sadakatler çökmüş, kurumsal parti aidiyetleri yerini pragmatik ve esnek bir seçmen davranışına bırakmıştır. Eğer 2028’de köklü ve kalıcı bir yeniden hizalanma yaşanacaksa, bu durum ancak siyasi aktörlerin Araf’ta bekleyen bu devasa kitleye biri kimlik diğeri ekonomiyle ilgili iki temel teminatı aynı anda verebilmesiyle mümkün olacaktır.
Bu sözleşmeyi seçmene inandırıcı şekilde sunabilen ve güven tesis edebilen siyasi irade, 2028’de Türkiye’nin yeni siyasal dengesini inşa eden ana aktör olacaktır.














