Oto-immün normalde biyolojide bir organizmanın kendi bağışıklık sisteminin kontrolden çıkarak kendi sağlıklı hücrelerine saldırması ve kendini yok etmesi durumudur. Siyasete ya da topluma uyarladığımızda bir toplumun, devletin veya demokrasinin, kendini korumak adına ürettiği mekanizmaların, örneğin aşırı güvenlikçi politikaların dönüp o toplumun kendi özgürlüklerini ve demokratik yapısını yok etmesi durumuna benzetilebilir.
İktidarın giderek daha çok tükenmesinin temelinde, kendi kendini yok eden bir kısır döngüye girmesi yatıyor. Mesele biraz literatüre geçen “otoriter zihniyet”in düşünme kalıplarıyla da alakalı tabii..
Otoriter zihin, kendi kendini bir labirente hapsettiği için kendisi için çizdiği çerçevenin dışına çıkamıyor. Başka türlü düşünebilmek, kendisine dışardan bakabilen, yanlışlarını söyleyen aktörlerin uyarılarına kulak vermeyi zorunlu kılar. Bu da demokratik mekanizmaların varlığını gerektirdiği için otoriter zihne yabancıdır. Otoriter zihin böylece kısır döngüye girer.
Bu kısır döngü, yıllardır “beka beka” diye başımızın etini yiyen mevcut rejim aktörlerinin, asıl şimdi beka tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını gösterir.
Savaş, tabii felaket vs. gibi gerçekten çok somut bir tehdidin çok kritik bir beka sorununu yarattığı dönemlerde, insan haklarının özüne dokunmadan belirli düzenlemeler yapılabileceğine dünyada dair bir çok örneğe rastlayabiliyoruz..
Ancak Türkiye bir türlü OHAL koşullarını aşamadı, sürekli iktidarın bize dayattığı beka argümanı, bir anlamda OHAL’i süreklileştirdi, günlük hayatın rutini haline getirdi.. Her ne kadar bölgede bir takım çatışma alanları mevcutsa da Türkiye’ye yönelmiş ne doğrudan ne bir tehdit ne de somut bir tehlike var. Zaten Ortadoğu, IŞİD tehdidi başta olmak üzere her zaman çatışmalara tanık olmuş, uzun zaman istikrar yüzü görmemiş bölge.
Kendi yarattığı canavarın rehinesi olmak
Genelde müesses nizamı tehdit eden ve beka tehlikesini riske eden faktörler zannedildiği gibi dışardan yönelen tehditler değil, tersine bağışıklık sistemini kendi elleriyle yok eden, bedenini, dışardan yönelen düşmana karşı zaafa uğratan iktidardır. Tıpkı ağacın kurdunun kendinden olması gibi..
Bu nasıl olur?
Kendi yarattığı labirentte kaybolan müesses nizam, kendini rehine konumuna düşürür.
Hem hukuk dışı yöntemlerin hem de eleştirdiği şeylerin rehinesine dönüşür.
Hegelyen bir diyalektikle örnek vermek gerekirse; muzaffer olan, zaferini korumak için adalet, hak ve hukuk gibi kendisini yükseltecek unsurlara değil güç unsurlarına yapışır. Zaferin adalet ve meşruiyetle değil, kaba güç ve şiddetle geldiği zehabına kapılır. Böylece tarihsel bir ironiye de imza atmış olur.

Yunan mitolojisindeki en usta mimar ve mucit olan Daedalus, Girit Kralı Minos’un emriyle yarı insan yarı boğa olan canavar Minotaur’u saklamak için Labirent’i inşa eder. Bu labirent o kadar karmaşık, o kadar kusursuz ve akıl almaz bir mühendislik harikasıdır ki, içine giren hiç kimsenin çıkması mümkün değildir.
Ancak hikayenin asıl çarpıcı noktası şudur: Daedalus canavarı hapsetmek için bu devasa “mimari canavarı” yarattıktan sonra, sırları dışarı sızdırmasın diye Kral Minos tarafından oğlu İkarus ile birlikte kendi yarattığı labirente hapsedilir.
Daedalus, kaçışı imkansız kılmak için tasarladığı kusursuz sistemin içinde bizzat rehineye dönüşür. Mekanizma o kadar iyi çalışır ki, yaratıcısını bile yutar. Bu çıkmazdan kurtulmak için balmumu ve tüylerden kanatlar yapacak, ancak bu da oğlunun ölümüne neden olacak başka bir trajedi doğuracaktır.
Gücü elinde tutanlar, niyet ettiği hedefin tam zıddını, bizzat eyleminin büyüklüğü ve kibri yüzünden kendi elleriyle inşa eder.
Muhalefeti bölmek isterken, tam tersine yaptığı hukuksuzluğun yarattığı öfke nedeniyle onları birleştirir. Muhalefet içinde birbirine iyi gözle bakmayanlar bile, bu an çatışma anı değil, diyerek dayanışma ve topyekun mücadele çağrısı yaparlar..
Gri alanlar ortadan kalktığında, ortada durmak imkansızlaşır. İktidarın hamlesi o kadar radikaldir ki, buna sessiz kalmak bile aktif bir onaylama anlamına geldiğinden bu durum, toplumu siyasi değil, ahlaki bir seçime zorlar.
Emanet alınan o eski kostümler artık iktidarın üzerine olmamaktadır. Üstlerine uymayan, bol gelen ya da yırtık olan o eski kıyafetlerle sahneye çıktıkları için oyun trajediden çıkıp komediye dönüşmüştür.
İktidarın tıkanışı ya da tükenişi

Bütün bu unsurlar her şeyi iktidar için zorlaştırır. Daha önceki hukuksuzluklarına yönelik caydırıcı hiçbir güç, ezmeye yöneldiği için, etkili bir muhalefet kalmadığından daha fazla şiddete ve hukuksuzluğa başvurmakta beis görmez. Elini rahat hissetmektedir çünkü.
Hatta, daha önceki hukuksuzluklarını örtmek için yeni yalanlar ve hukuksuzluklar üretmek zorunda kalır.
Bu ise düşüşü hızlandırır. Çöküşün habercisidir.
Toplumun gözünde meşruiyetini kaybeden iktidar, kendi yarattığı kaosun içinde savrulmaya başlar. Sonuç olarak, halkın adalet ve hakkaniyet talebi giderek güçlenir; bu talepler iktidarın baskı araçlarını aşarak yeni bir toplumsal uyanışa yol açabilir. Nitekim, tarih boyunca baskının arttığı dönemler, çoğunlukla özgürlük ve adalet arayışının filizlendiği zamanlar olmuştur.
Bu süreçte, toplumsal hafızanın ve geçmiş deneyimlerin önemi de göz ardı edilmemelidir. Geçmişte yaşanan baskı dönemlerinden ders alan toplum, hak ve özgürlüklerine sahip çıkmanın yollarını daha iyi öğrenir. İktidarın baskı politikalarına karşı geliştirilen sivil direniş biçimleri ve yaratıcı mücadele yöntemleri, kolektif dayanışmayı güçlendirir ve yeni bir umut ışığı doğurur.

Özgür Özel’in demokrasi ve güvenlik ilişkisinin altını çizdiği Newsweek’teki yazısında, NATO, AB ve ABD ile ilgili söylediklerini eleştirmekle birlikte (Hem Deniz Gezmiş’lerin anti emperyalist mirasına atıf yapıp onu sahiplenmek hem de NATO yanlısı bir çizgide hizalanmak tutarsızlıktır); ancak yazının anlamlı bir sonla biten bölümünü burada iktibasta bir beis yok.
“Demokrasi, vatandaşların iktidarı barışçıl yollarla değiştirebileceği güvenilir mecrayı korumak demektir. Bu kanallar ortadan kalktığında, siyasal hoşnutsuzluk ortadan kalkmaz. Yüzeyin altında birikir ve sonunda patlar.”













