Kağan Sarıkaya yazdı: Muktedirin üç alameti

Muktedir olmak yetki sahibi olmak değildir. Yetki verilir, kudret ise gösterilir. Bir makam emretme hakkı tanıyabilir ama verilen emrin nasıl karşılanacağını asla tamamen bilemez. Muktedir de zaten emrini uygulatabilen değildir aslen. Emir vermeye gerek kalmadan sonuç alabilendir. Ve muktedir yapabildiğini bir kere göstermekle de yetinmez. Sürekli göstermek durumundadır. Çünkü o yapıp edebilme gösterilmediği anda kudret olmaktan çıkar, yalnızca yetki olarak kalır, hukuktan ibaret kalır.

Türkiye’de bu yetki tartışması belki de çoktan bitti. Yürütmenin nereye kadar uzandığı, atamaların kimin imzasına bağlandığı, kararnamenin neyi kapsadığı gibi konular uzun zamandır tartışma dışı kalıyor. Hepsi hukuken cevaplandı bunların. Lakin, halen neticenin bir yere oturmadığı da görülüyor. Çünkü muktedir kazanmış bir taraf gibi, nihai zaferini ilan etmiş gibi değil, hâlâ kazanmakta olan bir taraf gibi davranıyor. İstediğini almış bir iktidarın bu telaşa ihtiyacı olur mu? Olmaz. Telaş sürüyorsa, yapılan işin amacı yapılan işten ibaret değildir diye düşünmek gerekir.

2017 anayasa referandumu resmiyette hükümet biçiminin değiştiği tarih, halkın gözünde ise rejimin değiştiği tarih olarak anılıyor. Parlamenter sistem kaldırıldı, başbakanlık lağvedildi, yürütme yetkisi cumhurbaşkanında toplandı. Bunların hepsi doğru. Ben yine de meseleyi tersinden okumayı öneriyorum. 2017, asıl rejim değişikliğinin gerçekleştiği tarih değil, o rejim değişikliğini mümkün kılmak için kurulan ara rejimin başlangıcı olarak görülmeli. Bugünlerde olan biten de buna delalet ediyor. Muktedir yalnızca yönetmek için yapıp etmiyor. Henüz kurulmamış bir düzenin şartlarını üretmek için yapıp ediyor. Burada bu geçiş döneminin üç alametiyle karşı karşıya kalıyoruz: tabir, tedbir, tesir. Alamet diyorum, zira muktedir yalnızca hükmederek değil göstererek de yönetiyor. Her işlem aynı zamanda bir işaret içeriyor. Yani bunlar dışarıdan bakınca fark edilen belirtiler de değil, bizzat merkeze yerleştirilerek kullanılan araçlar. Bu haliyle rejimin aleti ile alameti aynılaşabiliyor.

Tabir

Kelimenin işi tarif etmektir diye düşünürüz. Önce bir şey olur, sonra ona bir ad bulunur. Dil gerçekliğin arkasından gelir. Burada ise işleyen mantık bunun tam tersi. Tabir baştan konuyor, olgu ondan sonra ve ona göre inşa ediliyor. Kısacası doğal olmayan yollarla algı olguyu doğuruyor. Son yılların dağarcığına bir bakın. Bir süre öncesine kadar hukuk metinlerinin dışında kimsenin kullanmadığı kelimeler bugün gündelik dilin parçası. Peki bunları nereden öğrendik? Sözlükten değil, uygulandıkları olaydan. Bir kelimeyi rahatlıkla kullanıyor olmamız, onun ne anlama geldiğini bildiğimiz anlamına gelmez. Kaldı ki kelimeler yalnızca kullanılmaz, biriktikçe bir harita çizer. Hangi olayın nereye konacağını, neyin neyle akraba sayılacağını artık o harita belirler.

İşleyiş aşağı yukarı şöyle ilerliyor: Evvela tabir ortaya atılır. Tanımı kasten eksik, sınırı kasten belirsiz bırakılır. Ardından tartışmaya açılır ve içini o tartışmanın kendisi doldurur. Şuna dikkat edin: Tabiri savunanlar kadar reddedenler de onu doldurur. Bir kelime tartışılıyorsa vardır, ciddiye alınıyorsa yaşıyordur. Karşı çıkmak bile tabirin varlığını teyit etmektedir.

Bir süre sonra ise tabir tarif edici olmaktan çıkar. Şekil ve akıbet değiştirici bir nitelik kazanır. Artık bir durumu anlatmaz, bir durumu belirler. Kimin görevde kalacağını, hangi kararın geçerli sayılacağını, meşru ile gayrimeşru arasındaki ilişkinin sınırlarını artık o tabir tayin eder. Siyasi eşiği de artık o kavramın piyasaya çıktığı an belirlemeye başlar.

Son aşamada tabire müşterek biçimde bir entelektüel üstünlük zırhı giydirilir. Terim ne kadar teknik ve ne kadar az bilinirse zırh o kadar kalınlaşır. Böylece itiraz eden kişi karşı çıkan biri olmaktan çıkar, anlamayan biri konumuna düşer, ya da itilir. Siyasi bir itiraz teknik bir bilgisizliğe tercüme edilir. “Bu hukuki bir meseledir” cümlesi tartışmayı bitirmenin en zarif yoludur örneğin.

Buradaki belirsizlik halbuki bir kusur değildir, işlevin ta kendisidir. Anlamı kesin olarak belirlenmiş bir kavram sınanabilir, uyumsuzluğu gösterilebilir. Sınırı belirsiz bırakılmış bir kavram için ise böyle bir imkân yoktur. Uymadığı asla ispatlanamaz, çünkü neye uyacağı en baştan söylenmemiştir. Bir süre sonra herkes, itiraz edenler dahil, olan biteni muktedirin koyduğu terimlerle anlamaya başlar. Ve hatta çoğu zaman öyle anlatmaya da başlar.

Burada olgudan mana muhteviyatı üretilmez. Anlam önce oluşturulur, olgu ondan sonra ve ona göre inşa edilir. Muktedir mesaisini yaptığını savunmaya harcamaz, yapacağının zeminini önceden döşemiş olur. Gündelik ölçekte algı önce olgu sonra gelmeye başlar, bu kanıksanır, daha sonrasında da idare bağlamında fiil önce hukuk sonra gelir.

Muktedir: Tadbir, tedbir, tesir
Muktedir: Tabir, tedbir, tesir

Tedbir

Tedbir, tanımı gereği geçicidir. Bir tehlikeye karşı, o tehlike sürdüğü sürece alınır. Tehlike geçince ise kalkması beklenir. İkinci alamet, bu beklentinin karşılanmamaya yatkın olmasıdır. Çünkü genelde tedbir kalkmaz, bir sonraki aşamada zemini oluşturulan bir anlatı içerisinde tedbire gerek kalmaması için o tedbir sabitlenir. Nitekim bir şeyi yapmak, aynı zamanda onun mevcut şartlar altında yapılabilir olduğunu da ispatlamaktır. Toplum yapılana bakarak yalnızca neyin gerçekleştiğini görmez, bundan sonra nelerin gerçekleşebileceğine dair bir çıkarımda da bulunur. Sonra o şeyin yeniden yapılabileceği hesaba katılır, bir süre sonra yapılması beklenmeye başlanır ve nihayet henüz yapılmadan davranışları belirler. Olağanüstü olan yeterince tekrarlandığında insanlar onu bir tercih olarak değil, hayatın değişmez bir gerçeği gibi yaşamaya başlar. İstisnanın kural haline gelmesi hukukun bir hükmüyle değil, alışkanlığın birikmesiyle gerçekleşir.

Buna kalıbına sığmamak demek belki daha isabetli olur. Sözgelimi, 2017’de bir kalıp döküldü, yetkiler tarif edildi, sınırlar çizildi. Lakin kalıp, içine dökülen kudretten hep küçük bırakıldı. Kurulan düzen kendisini kuran gücü kuşatmaya yetmedi. Daha doğrusu yettirilmedi. Çünkü yetseydi mesele orada biterdi, nihayete ererdi. Ve sonrasında tamamlanmış bir düzenin yeni bir kurucu metne ihtiyacı olmaz, ihtiyacı olmayan da onu talep edemez hâle gelirdi. Kalıp yetmeyecek kadar dar tutulur ki, yetecek olanı inşa etmek daima gündemde tutulabilsin. İstisna dediğimiz şey de zaten bu taşan kısımdır: Kalıbın içinde değildir ama tamamen dışında da değildir, kenarından taşarken kalıbın biçimini değiştirmeye hazırdır, hazır ol’da görev emrini beklemektedir

Böylece fiilen yapılanla hukuken yapılabilen arasındaki mesafe açılabilir. Bu mesafeyi kapatmanın iki yolu vardır: Ya fiilî olan geri çekilir ya da hukuk fiilî olana kadar genişletilir. Tahmin edilecektir ki burada da tercih edilen ikincisi olur.

Buradan bir soru doğmalı. Öyleyse bugünkü şartlar, gelecekte kurulmak istenen düzene kıyasla hâlâ dar ve hukuken kapanmamış şartlar mıdır? Verilen mesaj yalnızca “bunu yaptım ve yeniden yapabilirim” değil midir? Eğer öyleyse yaşanan her şey “Henüz nihai düzen kurulmamışken bunu yapabiliyorsam, o düzen kurulduğunda neler yapabileceğimi siz hesap edin” göstergesi olur. Neticede bugün yapılanlar, yarınki iktidarın azami sınırını değil asgari kapasitesini gösterir.

Bu dönüşümün bir de temposu var elbette. Değişim tek bir kurucu anla gerçekleşmiyor, mevcut iktidar bloğunun içinden ve büyük ölçüde toplumun seyirci kaldığı bir süreç olarak ilerliyor. Kimse bir sabah uyanıp rejim değişti demiyor. Bu da işin üslubundan değil tasarımından kaynaklanıyor. Atılan her adım tek başına bakıldığında sindirilebilir büyüklükte kalıyor, her biri için makul görünen bir açıklama bulunuyor ve her biri münferit sayılabilecek nicelikte, ölçekte, çerçevede kalabiliyor. Asıl zorluk da burada başlıyor: Ani bir kopuş ortada bir tarih bırakır, karşı çıkılacak bir an, savunulacak bir eşik, dönülecek bir nokta bulmaya da müsait olur. Tedrici dönüşüm ise bunların hiçbirini bırakmaz. Her adımda “bu kadarı da olur” denir, eşik biraz daha kayar ve bir sonraki adım artık bir öncekine göre ölçülür. Üstelik toplama işaret edenler kolaylıkla abartmakla itham edilir. Parçalar makuldür, toplam ise ancak sonradan fark edilir. Çünkü bütüncül görüş çoktan yitirilmiştir.

Muktedir: Tadbir, tedbir, tesir

Tesir

Muktedir, kanunen muktedir olmanın zihnen de muktedir olmak anlamına gelmediğini biliyor, buna şüphe yoktur. Asla gözden kaçırılmaması gereken bir ayrım vardır burada: Bir tarafta yapıp edebilme kudreti, diğer tarafta bu kudretin emretme biçimine bürünmüş hali söz konusudur. İkincisi birincisinin yerine geçemez. Yetki devredilebilir, itaat ise kesintisiz olarak üretilmek zorundadır.

Burada dikkat edilmesi gereken ilk şey, kabullenmeyi rıza ile karıştırmamaktır. İnsanlar bir düzeni benimsemeden, hatta ondan nefret etmeye devam ederek de onun kalıcılığını kendi davranışlarının öncülü haline getirebilir. Muktedir açısından gerekli olan herkesin kendisini sevmesi değil, herkesin kendisini hesaba katmasıdır. Anketlerde memnuniyetsizliğin yüksek çıkmasıyla gündelik hayatta itaatin sürmesi arasındaki çelişki de burada saklıdır.

Korku da yalnızca doğrudan bir yaptırımla karşılaşınca hissedilen şey değildir. Yaptırımın herkese uygulanması gerekmez, belirli örneklerin görünür olması ve hafızada tutulması yeterlidir. Muktedir bir kez müdahale eder, o müdahalenin işareti çok daha uzun süre yaşamaya devam eder. Bu bir açıdan aslında yaşayan bir gölge olma durumudur, çünkü iş, iktidarın doğrudan bulunmadığı yerdeki bulunma biçimini inşa etmesidir. İnsan bir cümleyi kurmadan önce başına gelebilecekleri düşünüyor, bazı kelimeleri kullanmamayı tercih ediyor ve herhangi bir açık yasakla karşılaşmadığı halde kendi sınırını kendisi çiziyorsa işaret davranışın içine yerleşmiş demektir. Muktedirin en tesirli hali sürekli görünür olduğu an değil, görünmesine gerek kalmadan davranışları düzenleyebildiği andır.

Dolayısıyla şöyle bir kaide çıkarmak mümkün: Bir rejimin değişip değişmediğini anlamak için hukuka bakmak yetmez, gündelik hayata bakmak gerekir. Metinler neyin olması gerektiğini söyler, insanların davranışı neyin fiilen olduğunu gösterir. Şimdi bunu bir de ters çevirelim. Gündelik hayata sirayet, rejim değişikliğinin yalnızca belirtisi değildir, aynı zamanda o değişikliğin gösterilebilmesi için gereken ana etmendir. Zira bir rejim kendi varlığını hukukla ispatlayamaz. Anayasa metni bir iddia ortaya koyar ama kurduğu şeyin gerçekten var olduğunu gösteremez. Bu yüzden otosansür muktedir açısından arzu edilen bir sonuç olmakla kalmaz, ihtiyaç duyulan bir kanıta dönüşür. Susan her insan, muktedirin kendi kendine gösterdiği bir delil demektir. Muktedir de bu delili yalnızca topluma değil, her şeyden önce kendisine sunar. Bir düzen mühürlenecekse, mühürlenecek şeyin var olduğunun önceden gösterilmiş olması gerekir.

İsimler değişiyor
Muktedir: Tadbir, tedbir, tesir

Çıkış

Söz konusu bu üç alamet birbirinden bağımsız üç işlem değildir, aynı devrenin birbirini besleyen parçalarıdır. Tabir zemini hazırlar, çünkü adı konmamış bir şey yapılamaz. Tedbir işlemi gerçekleştirir ve geriye bir emsal bırakır. Tesir de nihayeten o emsali davranışa çevirir. Devre ise burada kapanmaz, her seferinde başa döner: Olan biteni muktedirin terimleriyle anlamaya alışmış bir toplumda bir sonraki tabir daha az dirençle yerleşir. Her tur kendisinden sonrakini kolaylaştırır.

Dikkat edilirse üçünün hiçbiri inanılmayı gerektirmiyor. Tabirin tutması için kullanılması, tedbirin yerleşmesi için kaldırılmaması, tesirin işlemesi için hesaba katılması yetiyor. Çünkü devre rızayla değil iştirakle dönüyor. Katılım rızanın yerine ikame ediliyor.

İşte böyle bir dönemin sonunda kurucu bir kapanış anı gelirse, o anın yapacağı iş bellidir. Toplumun önüne yabancı bir düzen konmaz, çoktan görmeye ve hesaba katmaya alıştırıldığı düzen kayda geçirilir. Böyle bir an sürecin başlangıcı değil, çoktan sonundaki kayıt işlemi olmuştur. Son ve ilk aynı şeye dönüşmüştür. O vakit ona da bir tabir gerekirse üzerine çok düşünülmez, genellikle “parantez” denir.

Kendisini nihai olarak kuran her düzen tasavvuru da burada bir güçlükle karşılaşır. İktidarın el değiştirmesini ya da kendi temel ilkelerinin olağan siyasal rekabete açılmasını sıradan ihtimaller olarak düşünmek, nihailik iddiasıyla kolay bağdaşmaz. Fakat kimsenin geri dönüşü fiilen imkânsız kıldığını da iddia etmek mümkün değildir. Daha mütevazı: Böyle bir gramerin içinde çıkış diye bir başlık bulunmaz. Altını çizmek gerekiyor, sadece “bu gramerin içinde.”

Hukukta temyiz kudreti diye bir tabir vardır. Kişinin iyiyi kötüden ayırt edebilme melekesini anlatır. Bir hukuki işlemle devredilemez, bir kanunla ilga edilemez. Aynı kelime üst merciye başvurmayı da karşılar. İşte bu noktada üç alamete verilecek karşılık da bu iki anlamda birleşebilir: ayırt etmek ve itiraz kaydını düşmek.

Tabire karşı karşı-tarif: Tabirin canlı olduğu an, onun içinde tartışmaya başlandığı andır. Kimin o vasfı taşıdığı tartışıldığı anda, öyle bir vasfın ölçü olabileceği de kabul edilmiş olur. Karşı-tarif, kavramın kendisini konu etmektir. Sınırı nerede, uymadığı nasıl gösterilir diye sormaktır. Cevap verilmiyorsa o kelimeyi hiç kullanmadan, olayı düz bir cümleyle tarif etmektir.

Tedbire karşı sabit ölçü: Tedrici dönüşüm, her adımı bir öncekiyle kıyasladığı için kazanıyor. Sabit ölçü, mukayeseyi dünle değil başlangıçla yapmaktır. Bunun için de kayıt tutmak gerekir: Geçici denilenin ne kadar sürdüğünü saymak, ilk söylenenle bugün söyleneni yan yana koymak. Konu, hafızayı burada nostaljik bir mesele değil, teknik bir mesele olarak görmektir. Gelinen yerle gidilen yerin aynı anda hatırlanabilme yeteneğidir.

Tesire karşı peşin itaat etmemek: Otosansürün büyük kısmı uygulanan yaptırımdan değil, tahmin edilen yaptırımdan doğar. İnsanlar çoğu zaman muktedirin talep ettiğinden fazlasını kendiliğinden vermeye eğilimli olur. Peşin itaat etmemek, gölgenin gerçekten orada olup olmadığını yoklamaktır. Yanlış olmasın, bu bir kahramanlık çağrısı değil, ölçüyü tutturma meselesi olarak anlaşılmalıdır. Susan her insanın muktedire bir delil sunduğu hatırlanırsa, delili vermemek aynı zamanda istenmeden verilen itaati geri çekmek demektir.

Sonuç olarak bu düzen üç şeye ihtiyaç duyar, sürekliliğini bunlara tabi kılar:

  • Tabirinin kabul edilmesine
  • Ölçünün kaymasına ses çıkarılmamasına
  • Delilin süreğen biçimde sağlanmasına.

Ancak bunların üçü de geri çekilebilir şeylerdir. Çünkü kalıba sığmayan yalnızca muktedir değildir. Hiçbir iktidar zihinleri bütünüyle ele geçiremez, toplum da kendisine biçilen kalıbın tamamını asla doldurmaz. Muktedirin durmaksızın yapıp etmesi bu yüzden o gücün sürekli gösterilmeye muhtaç olduğunu da açığa çıkarır. Baştaki soruya dönelim: İstediğini almış bir iktidar neden hâlâ telaşlı? Çünkü telaş gücünden değil, o gücü bir türlü kalıcılaştıramamasından geliyor. Yapabildiğini her seferinde yeniden göstermek zorunda olmak, bir öncekinin yetmediğinin itirafıdır. Çaresizliği de buradadır. Güçlü olduğu için yapıp eder, güçlü kalmak için yapıp etmeye devam eder, bir süre sonra da yapıp etmekten başka bir yol aramayı unutur.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş