19 Mart’la başlayıp halen ağır biçimde süren son siyasal kırılmayı yalnızca “otoriterleşme”, “hukuksuzluk” ya da “demokratik gerileme” gibi başlıklarla açıklamak artık yeterli görünmüyor. Çünkü bugünkü vaziyet yalnızca iktidarın muhalefeti baskılaması değil; siyasal alanın bizzat hangi eksende kurulacağının, belki de yer değiştireceğinin, yeniden tanımlanmasıdır. Uzun süre Türkiye’de siyasetin temel antagonizmasının laiklik-İslamcılık, merkez-çevre, Türk-Kürt, sağ-sol veya elit-halk eksenlerinden biri ve birkaçı olduğu düşünüldü. Bunların her biri belirli dönemlerde güçlü açıklama kapasitesine sahipti, şüphesiz. Ancak bugün ortaya çıkan tablo, bütün bu eski antagonizmaları kendi içine çekebilen daha üst bir çatışma biçimine, mahrem ile namahrem karşıtlığına yerleşiyor. Evvela ifade edeyim, burada “mahrem” kavramını sözlük anlamıyla kullanmıyorum. Bu yazıda mahrem, bireysel gizlilikten ziyade siyasal olarak pragmatikleşmiş, işlevselleştirilmiş ve korunması gerektiğine inanılan kolektif bir çekirdeği ifade ediyor. Dolayısıyla bu kavramı dini ya da gündelik anlamından çok, siyasal meşruiyet üretiminde kullanılan sembolik, pragmatik ve paternalistik bir koruma alanı olarak ele alıyorum.
“Mahrem” yalnızca bireysel bir gizlilik mealinde değildir. Türkiye’de mahrem, kolektif varoluşun korunmuş çekirdeği gibi çalışır. Devletin sırları, milletin itibarı, aile, namus, beytülmal, annelik, kadın bedeni, dini semboller, lider figürü, milli hassasiyetler… Bunların tümü aynı koruma alanının parçalarıdır. Bu yüzden Türkiye’de devlet çoğu zaman yalnızca hukuki bir organizasyon gibi değil, ahlaki-koruyucu bir organizma gibi deneyimlenir. “Devlet baba” metaforu boşuna bu kadar güçlü değildir. Devlet ile aile arasındaki sembolik mesafe sürekli kapatılır. “Analarımız, bacılarımız”, “emanet”, “milli namus”, “beytülmal”, “devletin ali menfaatleri” gibi söylemler farklı dönemlerde aynı duygusal evrene seslenir. Ve muhtelif alıcısını bulur. Bu nedenle mahreme yönelik müdahale yalnızca politik bir itiraz gibi algılanmaz. Kolektif düzenin korunmuş alanına dokunma hissi yaratır. Demokrasi ise normal şartlarda rakiplerin rekabetidir. Rakip meşrudur. Sert biçimde eleştirilebilir, yenilgiye uğratılabilir; fakat yine de sistemin içindedir. Mahrem anlatısı devreye girdiğinde ise rakip artık yalnızca rakip olmaktan çıkarılır. “İhlâlci” olarak kodlanır. Bu da çok kritik bir kırılmadır. Çünkü rakibin hakları vardır, ihlâlcinin ise bertaraf edilmesi gerekir, onun hiçbir hakkı ve itibarı yoktur. Böylece olağan demokratik prosedürlerin askıya alınması sembolik olarak meşrulaştırılabilir hale gelir. Türkiye’de demokrasi genel olarak meşru kabul edilir; seçimler, propaganda savaşları, sert kutuplaşmalar, sokak siyaseti, medya mücadeleleri sistemin ama az ama çok doğal parçalarıdır. Ancak bütün bu rekabetin üstünde duran istisnai bir alan vardır, orada akan sular durur: “Mahreme müdahale.” Mahrem bu yüzden metapolitik bir işleve sahiptir. Doğrudan siyasetin konusu da olmak zorunda değildir; çoğu zaman adı bile açıkça anılmaz. Onun yerine başka semboller, başka korkular, başka suçlama repertuarları bu işlere ikame edilir.

Bugün yaşanan siyasal kırılmayı anlamak için asıl bakılması gereken şey, siyasal alanın adli kategoriler üzerinden yeniden kurulma biçimidir. Bunu az sonra daha açık ifade edeceğim. Çünkü iktidarın bir davranış kodu vardır burada, bir olgunun zeminini hazırlayan algıyı dönüştüremiyorsa veyahut buna niyeti yoksa ondan halen faydalanabiliyor olmak için onu çoğu zaman baş aşağı çevirir. Son zamanlarda alışılmaya başlanan bir şeyler olmuştu. Özellikle siyasetin muhteviyatının yeniden tanımlandığı bu evrede, toplum yoğun biçimde özel hayat teşhirlerine tanık edildi. Ünlülerin gözaltıları, mesaj ifşaları, ilişkilerin dolaşıma sokulması, mahrem görüntülerin servis edilmesi, insanların gündelik hayatlarının kriminal estetik içerisinde sunulması sıradan magazinsel olaylar gibi gösterilmeye çalışıldı. Bu süreçte ayıp ile suç arasındaki çizgi giderek silikleşti. İnsanların özel hayatlarına dair meseleler yalnızca ahlaki tartışma konusu olmaktan çıkıp kamusal kriminalizasyon malzemesine dönüştü. Böylece toplum yavaş yavaş mahremin siyasallaştırılmasına alıştırıldı. Çünkü siyasetin mahreme eklemlenmesi gerekiyordu. Önünüzde “yargının siyasallaştığı” yönünde yaygın bir kanaat bulunuyorsa normal şartlarda bu durumun rejim açısından ciddi bir meşruiyet krizine dönüşmesi beklenir. Ancak siz yargıyı siyasallaştırmaktan öte, siyasalı yargısallaştırmayı denerseniz bu kanaat meşruiyet krizi yaratma etkisini yitirebilir. Yani siyaseti doğrudan adli kategoriler üzerinden yeniden tarif edebilirsiniz. Böylece siyasal meşruiyetin üretim biçimi de dönüşmeye başlar. İşte bu yüzden mesele artık yalnızca halk çoğunluğunu elde etmek değil, halkın “değerlerini”, korunmuş çekirdeğini, yani mahremini kimin savunduğuna dair en güçlü anlatıyı kurabilmek haline geldi. Bu nedenle siyasal mücadele giderek programlar, ideolojiler veya yönetsel başarılar üzerinden değil; kimlerin mahreme sadık, kimlerin ise ona tehdit oluşturduğu üzerinden okunmaya başladı. Bunun yapılabilmesi için ise yargının klasik, siyaset dışı işlevlerinin siyasal alana tahvil edilmesi gerekiyordu. Özel hayat teşhirleri, magazinel soruşturmalar, ilişki ağlarının kriminal hikâyelere dönüştürülmesi tam olarak bu geçiş alanını oluşturdu.
Unutmayalım ki mahrem anlatısı tek tip bir kriminalizasyon dili üretmez. Tehdidin niteliğine göre farklı suçlama repertuarları devreye sokulabilir. Bugün de CHP’ye yönelik kriminalizasyon repertuarının devletin mahremi ve toplumun mahremi şeklinde iki ayrı düzlemi var. Ekrem İmamoğlu gibi figürler “devletin mahremine” yönelik tehdit kategorisinde ele alınıyor. Bu yüzden ona yöneltilen suçlama repertuarı yolsuzluk, ihale ilişkileri, casusluk, devlet bağlantıları, dış ağlar (casusluk) gibi alanlarda kuruluyor. Çünkü İmamoğlu doğrudan iktidar kapasitesi olan bir figür olarak görülüyor. Devletin merkezine yaklaşma ihtimali taşıdığı ölçüde, ona yöneltilen kriminalizasyon da devletin korunmuş çekirdeği üzerinden şekilleniyor. Buna karşılık diğer birçok CHP’li figürde ise daha çok özel hayat, sevgililik, uçkur tartışmaları, dedikodu estetiği gibi toplumun mahremine dair unsurlar etrafında kuruluyor.
Milli irade söylemi 2024’e kadar etkili oldu
Uzun süre iktidar kendi üstünlüğünü daha klasik siyasal alan içerisinde koruyabildi. Milli irade söylemi, kalkınma anlatısı, hizmet siyaseti, vesayet karşıtlığı, istikrar vurgusu gibi söylemlerin her biri belirli dönemlerde etkili oldu. Ancak özellikle 2024 yerel seçimlerinden sonra bu siyasal kapsam içerisinde belirgin bir üstünlük kaybı ortaya çıktı. İktidar burada yaşanan üstünlük kaybının farkında olduğu için siyasetin kapsamını yeniden şekillendiriyor. Daha doğrusu, üstünlük sağlayabileceğine inandığı bir antagonizma alanına, mahrem-namahrem çatışmasına çekiyor. Bu aynı zamanda “milli irade” fikrinin de dönüşümüne işaret ediyor. Uzun süre milli irade daha çok sandık çoğunluğu üzerinden anlatıldı. Fakat bugün zımni olarak başka bir düşünce yerleşiyor: Milli irade aslen seçim kazanmak değildir; asıl mesele işte o “mahremi” korumaktır. Bu iktidar için üstünlüğün sandık üzerinden sürdürülemeyebileceğine dair bir kriz hissidir, ona yönelik pratik bir reaksiyondur. Tam da bu nedenle müdahale, İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığının resmileşmesi aşamasında geldi. Çünkü o anda mesele yalnızca bir belediye başkanının yükselişi olmaktan çıkacaktı. İmamoğlu-Erdoğan yarışına dönüşecekti. Bu yarışın resmileşmesi ise siyasetin yeniden klasik demokratik rekabet eksenine çekilmesi riskini taşıyordu. Her şey tam bu eşikte gerçekleşti, tesadüf değil elbette.
Dolayısıyla bugün yaşanan sertleşmeyi, en başta da ifade ettiğim gibi yalnızca “otoriterleşmenin doğal sonucu” gibi okumak eksik kalıyor. Burada aynı zamanda siyasal üstünlüğünü eski demokratik kapsam içerisinde sürdüremeyeceğini hisseden bir iktidar refleksi bulunuyor. Bu yüzden mesele yalnızca muhalefeti bastırmak değil; siyasal rekabetin hangi eksende gerçekleşeceğini yeniden belirleme ihtiyacına dönüyor. Çünkü siyaset yeniden ekonomi, hizmet, yönetim kapasitesi veya toplumsal rıza üretimi eksenine döndüğü anda, iktidarın uzun yıllar boyunca avantaj sağladığı alan daralmaya başlıyor. Mahrem anlatısı ise tam tersine, demokratik rekabetin normal sınırlarını sürekli esnetebilen bir istisna alanı yaratıyor. Burada “rakip” yalnızca yenilmesi gereken biri değil; korunmuş toplumsal çekirdeğe tehdit oluşturan bir özne gibi sunulabiliyor. Böylece olağan siyasal mücadele ile olağanüstü müdahale arasındaki çizgi de bulanıklaşıyor. Bugün mesele budur. Yarın ise hangi siyasal gerçeklik rejiminin toplumun meşru normali haline geleceği Türkiye’nin siyasal istikametini belirleyecek.








