Karadenizin devrimci önderleri: Mustafa Suphi’den Kemal Pir’e uzanan devrimci yol

Karadenizin devrimci önderleri
Karadenizin devrimci önderleri: Mustafa Suphi’den Kemal Pir’e uzanan devrimci yol

Bugün Karadeniz’in politik kimliği büyük ölçüde milliyetçi ve muhafazakâr bir çizgiye oturmuş olsa da, Türkiye’nin sol ve devrimci hareketlerinin önder kadrolarının önemli bir kısmı bu bölgeden çıkmıştır. Karadeniz’in dağlık coğrafyası, yoksul köylü ve işçi kitleleri, fındık-çay-tütün emekçilerinin sömürüsü ve anti-faşist direniş geleneği, devrimci düşüncenin yeşerdiği verimli bir bölge olmuştur. Türkiye siyasal tarihine, demokrasi ve adalet mücadelesine canları pahasına katkı sunan; işkence, hapis, ölüm oruçları, suikastlar ve çatışmalarda yaşamını yitiren birçok Karadenizli devrimci önder, devrimci gelenek ve mücadelenin unutulmaz simalarıdır.

Mustafa Suphi (Mehmed Mustafa Subhi)

Karadenizin devrimci önderleri
Karadenizin devrimci önderleri: Mustafa Suphi’den Kemal Pir’e uzanan devrimci yol

Türkiye’nin sol ve komünist hareketinin en erken, en etkili ve sembol önderlerinden biri olan Mustafa Suphi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde aydınların ideolojik evrimini temsil eden nadir isimlerden biridir. Milliyetçilikten sosyalizme uzanan kişisel yolculuğu, Bolşevik Devrimi’yle yoğrulan örgütçü pratiği ve trajik ölümüyle Mustafa Suphi, Türkiye solunun “kurucu şehit” anlatılarında en zirve noktada bir yer veriliyor.

Mustafa Suphi, farklı kaynaklara göre 4 Ağustos 1882 veya 4 Mayıs 1883’te, o dönemde Trabzon Vilayeti’ne bağlı Giresun kazasında doğdu. Aslen Samsunlu bir aile kökeninden geliyor. Babası Mevlevizade Ali Rıza Efendi, Osmanlı bürokrasisinde üst düzey bir memurdu; Giresun, Tirebolu, Konya valilikleri gibi önemli görevlerde bulunmuş, Cumhuriyet döneminde ise Samsun valiliği yapmıştı. Annesi Memnune Hanım (bazı kaynaklarda Hikmet) de Samsunlu eşraf bir ailedendi. Memuriyet nedeniyle aile, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ikamet etmiştir. Dönemin elit Osmanlı aydınlarını şekillendiren klasik bir çizgide ilerledi. İlk öğrenimini Kudüs ve Şam’da tamamladı. Lise (idadi) eğitimini Erzurum’da aldı. İstanbul’da önce Mekteb-i Sultani’yi (Galatasaray Lisesi), ardından Mekteb-i Hukuk-ı Şahane’yi (İstanbul Hukuk Mektebi) bitirdi. Paris’te L’École Libre des Sciences Politiques’te (Siyasal Bilgiler Okulu) ziraat bankacılığı ve tarım kredileri üzerine çalışmalar yaptı. O dönemde Tanin gazetesine muhabirlik de yapan Suphi, Fransızca başta olmak üzere Avrupa dillerine hâkim, çağdaş düşünce akımlarına aşina bir aydın olarak yetişti. İkinci Meşrutiyet’in ilanı (1908) sonrası İstanbul’a dönen Suphi, Galatasaray’da öğretmenlik ve Yüksek Ticaret Mektebi’nde siyasi iktisat dersleri verdi. İlk dönemlerde İttihat ve Terakki Cemiyeti ile yakın ilişki içindeydi. Ancak zamanla muhalifleşti. 1912’de Milli Meşrutiyet Fırkası’na katıldı ve İfham gazetesinde İttihatçıların iktisadi politikalarını eleştirdi. 1913 Babıâli Baskını sonrası muhaliflere yönelik sürgün dalgasında Sinop’a gönderildi. Sürgünlük dönemlerinde İttihatçı yönetime karşı tutumu radikalleşti.

Birinci dünya savaşı’nın patlak vermesiyle Mustafa Suphi, 1914’te Sinop’tan bir tekneyle Rusya’ya (Sivastopol / Kırım) kaçtı. Ruslar tarafından “düşman uyruklu” sayılarak Ural bölgesine sürüldü. Burada Bolşeviklerle tanıştı ve 1915’te Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (Bolşevik) üyesi oldu. Ekim devrimi (1917) sonrası serbest kalan Mustafa Suphi, Türk savaş esirleri arasında propaganda ve örgütlenme çalışmaları yürüttü. “Yeni Dünya” gazetesini çıkardı; bu yayın, komünist fikirleri ve İttihatçı eleştirileriyle dikkat çekti. Kızıl Ordu’da Türk birlikleri örgütledi, Kırım’da Uluslararası Doğu Alayı’nı kurdu. Türkistan, Kafkasya ve Orta Asya’da Sovyet iktidarının yerleşmesine katkı sağladı. Komünist Enternasyonal’in 2. Kongresi’ne Türk delegelerden biri olarak katıldı. Bu dönemde milliyetçilikten komünizme tam geçişini tamamlayan Mustafa Suphi, enternasyonalist bir devrimci kimliği benimsedi. 27 Mayıs 1920’de Bakü’ye gelen Mustafa Suphi, İttihatçıların kurduğu “Türk Komünist Fırkası”nı tasfiye etti. 10 Eylül 1920’de Bakü’de Türkiye Komünist Teşkilâtları Birinci Kongresi’ni topladı (74-75 delege). Bu kongre, Türkiye Komünist Partisi (TKP)’nin resmî kuruluşu kabul edilir. Merkez Komitesi Başkanı olarak seçilen Mustafa Suphi’nin genel sekreteri Ethem Nejat’tı. Parti, Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı’na “işçi ve köylülerin temsilcisi” olarak katkı sunmayı hedefliyordu. Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı (toplam “Onbeşler”), TKP’nin Anadolu’da örgütlenme ve Kurtuluş Savaşı’na yön verme amacıyla Bakü’den hareket etti. Kars üzerinden Trabzon’a ulaştılar. 28-29 Ocak 1921 gecesi Trabzon’da, kayıkçılar kâhyası Yahya Kahya’nın adamları tarafından bir motora bindirildiler. Sürmene açıklarında ikinci bir tekne tarafından takip edildiler. Suphi ve yoldaşları (Ethem Nejat dahil) süngülenerek vahşice katledildi, cesetleri Karadeniz’e atıldı. Suphi’nin eşi Meryem Hanım’ın akıbeti farklı kaynaklarda değişir. Katliamın sorumluluğu konusunda tarihsel tartışma hâlâ devam emektedir. Yahya Kahya’nın doğrudan icra ettiği, arkasında Enver Paşa ve İttihatçı çevrelerin veya Ankara hükümetinin parmağı olduğu iddiaları vardır. Kesin belgeyle kanıtlanmış tek fail Yahya Kahya ve çevresidir; siyasi arka plan ise hâlâ tartışmalıdır. Mustafa Suphi, Türkiye solunun “kurucu önderi” olarak hâlâ bugünde güncel olarak kabul edilir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte aydınların ideolojik evrimini (milliyetçilik – sosyalizm) temsil eder. Ölümü ise sol harekette “devrimci şehit” olarak kabul edilir. Özellikle Yeni Dünya’daki makaleleri ve kongre konuşmaları, dönemin komünist perspektifini yansıtır. Karadeniz’in dalgalarına karışan bedeniyle Mustafa Suphi, hem bölgenin devrimci mirasının en güçlü sembol önderlerinden biri hem de Türkiye solunun unutulmaz kurucu önderlerinden biri olarak tarihteki yerini korur.

Cihan Alptekin 

Karadenizin devrimci önderleri
Karadenizin devrimci önderleri: Mustafa Suphi’den Kemal Pir’e uzanan devrimci yol

Cihan Alptekin, 1947 yılında Rize’nin Ardeşen ilçesine bağlı Yeniyol (Oce) köyünde dünyaya geldi. Hemşinli bir baba ve Laz bir annenin çocuğu olarak Karadeniz’in sert doğasıyla yoğrulmuş bir coğrafyada büyüdü. Çocukluğu yoksullukla, emeğin değerini erken yaşta kavramayla geçti. Fatsa ile de bağlantılı olan aile çevresi ve Karadeniz’in genel atmosferi, onun sınıfsal duyarlılığını ilk şekillendiren bölgedir. Ortaokul ve lise yıllarında çalışkanlığı, merakı ve sorumluluk duygusuyla öne çıkmıştır. Daha çocuk yaşlarda, toplumdaki eşitsizlikleri sorgulayan bir bakışa sahip olduğu söylenir… 1960’ların sonunda İstanbul Üniversitesi’ne girdiğinde Türkiye altüst olmuş bir dönemden geçiyordu. Sokaklarda Amerikan 6. Filo protestoları, fabrikalarda grevler, üniversitelerde işgaller vardı. Cihan Alptekin o dönemin kaotik siyasi ikliminde, sadece öğrenci bir genç olarak değil, politik bir özne olarak hızla gelişti. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan gibi dönemin devrimci öncüleriyle omuz omuza yürüdü; THKO’nun örgütlenmesinde etkin ve öncül sorumluluklar aldı. Onu farklı kılan en önemli özelliklerinden biri de, devrimci mücadeleyi sadece teorik bir tartışma olarak değil, bir yaşam tarzı olarak benimsemesiydi. Karadeniz’in inatçı karakterini devrimci kararlılığa dönüştürmüştü. 1971 askeri darbesi sonrası gençlik hareketi ağır bir saldırı altındaydı. THKO kadrosu dağılmış, tutuklamalar başlamıştı. Cihan Alptekin, o dönemde Mahir Çayan ve THKP-C kadrolarıyla dayanışma içerisinde kritik bir rol üstlendi. Onu Kızıldere’ye götüren süreç, sadece bir taktik kararı değil, devrimci dayanışmanın en somut ifadesiydi: “Yoldaşlarımızı asla yalnız bırakmayacağız.” 30 Mart 1972 sabahı Tokat’ın Kızıldere köyünde kuşatılan evde, Mahir Çayan ve arkadaşlarıyla birlikte son nefesine kadar direndi. Ev, saatlerce süren bir çatışmanın ardından yakılarak tarandı. Cihan Alptekin’in katledilmesi, Türkiye sol tarihinde silinmez bir iz bıraktı. Kızıldere yalnızca bir “son” değil, ezilen halkların dayanışmasının pratik düzeye yükselen sembol isimlerinden biri bugün hâlâ… Cihan Alptekin bugün hâlâ Karadeniz’in devrimci tarihinden dalga sesleriyle birlikte anılan önemli bir isimdir . O, 68 kuşağının devrimci mücadelesini, fedakârlığını ve kararlılığını en saf hâliyle temsil eder…

Mahir Çayan 

Karadenizin devrimci önderleri
Karadenizin devrimci önderleri: Mustafa Suphi’den Kemal Pir’e uzanan devrimci yol

Mahir Çayan, 15 Mart 1946’da Samsun’da doğdu. Ailesi Ordu/Fatsa kökenlidir; bu nedenle Karadeniz’in hem kültürel, hem de siyasal karakteri Mahir Çayan`ın yaşamında daima bir iz bıraktı. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okurken dünya anti emperyalist hareketlerinin yükselişi, Latin Amerika gerilla savaşları ve Vietnam direnişi gibi tarihsel olaylar onun siyasal tercih ve yönünü şekillendirdi. Devrimci Mahir’i diğer devrimci liderlerden ayıran en önemli özellik, teoriyi pratikle birleştirme konusundaki olağanüstü yeteneğiydi. Türkiye solunun yıllarca tartışacağı “Kesintisiz Devrim Teorisi”ni genç yaşta formüle etti. Ona göre devrim, aşamalı değil, kesintisiz bir süreçti; politik, ekonomik ve kültürel dönüşüm tek bir potada birleşmeliydi. Bu iddialı yaklaşım, Türkiye sol hareketlerinde yankı uyandırdığı kadar tartışma da yarattı. 1970’te THKP-C’yi kuran Mahir, siyasi mücadeleyi kitlesel eylemlerle, propaganda faaliyetleriyle ve silahlı mücadeleyle birlikte yürütmeyi savundu. Emperyalizme karşı mücadeleyi yalnızca söylemsel değil, eylemsel bir zorunluluk olarak gördü. Şehir gerillası yöntemleri üzerine çalışmalar yaptı, örgütü kısa sürede gençlik ve işçi hareketleri içerisinde etkili bir odak hâline getirdi. 1972’ye gelindiğinde Türkiye sol hareketi üzerindeki devlet baskısı sertleşmişti. Mahir Çayan, yakalanan THKO kadrolarını ve özellikle Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını idamdan kurtarmak için ses getirecek bir eylem planladı. Bu süreç onu Kızıldere’ye götürdü. Burası artık tarihsel anlamda bir kavşaktı: Ya başarı, ya tarihî bir direniş. 30 Mart sabahı Kızıldere’de kuşatılan evde Mahir, son ana kadar soğukkanlılığını korudu. Teslim olmayacağını, direnişi sürdüreceğini açıkça belirtti. Ev makineli tüfekler ve bombalarla tarandığında Mahir ve 9 arkadaşı yaşamını yitirdi. Son sözü onlar adına hâlâ yankılanır: “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik.” Mahir Çayan, Türkiye siyasi tarihinde sadece bir örgüt önderi değil; kararlılığın, tutarlılığın ve devrimci ahlâkın simgesi olarak yerini aldı. Bugün pek çok siyasi hareket onu teorik bir referans ve ahlâki bir pusula olarak görmeye devam etmektedir.

Terzi Fikri (Fikri Sönmez) 

Karadenizin devrimci önderleri: Mustafa Suphi’den Kemal Pir’e uzanan devrimci yol

1938 yılında Ordu’nun Fatsa ilçesine bağlı Kabakdağı köyünde doğan Fikri Sönmez, “Terzi Fikri” lakabını mesleğinden almış, halkın içinden çıkmış, halkla birlikte mücadele eden devrimci bir önderdir. Genç yaşlarından itibaren adaletli, dik duruşlu ve paylaşımcı bir karakter sergileyen Terzi Fikri, zamanla Fatsa’nın toplumsal dokusunun ayrılmaz bir parçası hâline geldi. 1970’lerde Türkiye’de devrimci hareketler büyürken Fatsa da bu dalgadan etkilenmiştir haliyle. Ağalık düzeni, karaborsa, mafyatik ilişkiler ve siyasal baskı, ilçeyi yaşanmaz bir hâle getiriyordu. Fikri Sönmez bu koşullarda halkın örgütlenmesinde aktif rol aldı. 1979 belediye seçimlerinde halkın yoğun desteğiyle başkan seçilmesi, Türkiye yerel siyasetinde bir kırılma yarattı. Terzi Fikri’nin belediyeciliği sadece hizmet sunmaya değil, bir yönetim anlayışı inşa etmeye dayanıyordu. “Halk Komiteleri” adı verilen mahalle örgütlenmeleri sayesinde tüm kararlar doğrudan demokrasi yöntemiyle alındı. Kadınlar, gençler, köylüler, esnaf ve işçiler süreçlere dâhil edildi. “Çamura Son” kampanyasıyla Fatsa’nın yıllardır çözülmeyen altyapı sorunu gönüllü halk emeğiyle çözüldü. Rüşvet ve mafyatik ilişkiler belediyeden tamamen temizlendi. Bu model, Türkiye’de radikal demokrasi tartışmalarına ilham veren eşsiz bir örnekti. Bu başarı, devletin ve sağcı çevrelerin dikkatini çekti. Fatsa, medyada “küçük Moskova” olarak hedef gösterildi. 11 Temmuz 1980’de düzenlenen geniş çaplı askeri “Nokta Operasyonu” ile Fatsa kuşatıldı, halk komiteleri dağıtıldı ve Terzi Fikri tutuklandı. Cezaevinden çıktıktan sonra bile yorgun bir bedenin ardında dimdik bir irade taşıyordu. Ancak ağır hapishane koşulları ve sağlık sorunları nedeniyle 4 Mayıs 1985’te Amasya cezaevinde hayatını kaybetti. Geride halkın kendi kendini yönetebileceğini kanıtlayan tarihsel bir deneyim bıraktı. Terzi Fikri, bugün Türkiye’de yerel demokrasi tartışmalarının en önemli referans alınan isimlerinden biri olarak yaşamaya devam ediyor.

Haki Karer 

Karadenizin devrimci önderleri: Mustafa Suphi’den Kemal Pir’e uzanan devrimci yol

Haki Karer, 1950 yılında Ordu’nun Ulubey ilçesinde dünyaya geldi. Ailesi sade, emekçi bir çevreye sahipti. Taki, Haki ve Baki (Karer kardeşler) olarak da bilinirler. Gençliğinde Karadeniz’in politik ikliminden etkilendi; ancak onu belirleyici biçimde değiştiren süreç, üniversite yıllarında Antep’te tanıştığı Kürt gençleri ve onların yaşadığı ağır baskı ortamı oldu. Haki Karer, bu dönemde Türkiye’deki ulusal sorun üzerine derin düşünmeye başladı ve giderek devrimci bir perspektif geliştirdi. 1970’lerin ilk dönemlerinde ,  Ankara’da okuduğu dönemde Abdullah Öcalan ve çevresiyle tanıştı. O güne kadar  genç bir sosyalist olan Haki Karer, Kürt sorununu sınıfsal temelde ele alan bu yeni grubun en önemli öncü kadrolarından biri hâline geldi. Öcalan’ın sonradan “gizli ruhum” diyeceği Haki Karer, hem örgütsel disiplin hem de ideolojik netlik  açısından kilit bir isimdi. Haki Karer’in Kürt hareketi içindeki varlığı, PKK’nin kuruluş dönemine özgü enternasyonal karakteri temsil ediyordu. Ki bugün o etki daha devam etmektedir. Kendisi Türk kökenliydi; ancak Kürt halkının özgürlük mücadelesini kendi sınıfsal-politik mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak görüyordu. Bu bağ, onu Kürt hareketi nezdinde efsaneleşen bir konuma taşıdı. 18 Mayıs 1977’de Gaziantep’te, suikast sonucu katledildi. Bu olay, PKK tarihinde büyük bir kırılma yarattı ve hareketin kendi iç disiplinini sertleştirmesine ve PKK`nin kurulmasına vesile oldu. Aynı zamanda “18 Mayıs Şehitler Ayı” geleneğinin de başlangıcı oldu. Haki Karer, kısa süren yaşamına rağmen hem Türkiye sol tarihinde hem de Kürt hareketi içinde çok önemli bir isim olarak yer aldı. Onun hikâyesi, ulusal kimliklerden bağımsız olarak ortak bir özgürlük mücadelesinin mümkün olduğunun sembolü olarak anılmaktadır.

Sinan Kukul 

Sinan Kukul, 1956’da Trabzon’un Beşikdüzü ilçesinde doğdu. Karadeniz’in çetin coğrafyası ve güçlü sol-sosyalist geleneği, Sinan Kukul`un kişiliğini erken yaşlardan itibaren şekillendirdi. Lise yıllarında devrimci gençlik hareketine katıldı; 1970’lerin çalkantılı ortamında kısa sürede devrimci bir militan ve öncül bir isme dönüştü. Sinan Kukul’un öne çıkmasının en önemli nedeni, pratik zekâsı ve kararlı tutumuydu. Dev-Sol çizgisinde örgütlenen genç devrimciler arasında disiplinli çalışmasıyla tanınıyordu. Özellikle İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Devrimci Gençlik içinde aktif rol aldı ve Dev-Sol’un kurucuları arasında yer aldı. 12 Eylül 1980 darbesi sonrası Türkiye’de sol hareket büyük bir siyasi kırımla karşı karşıya kaldı. Tutuklamalar, işkenceler, faili meçhuller ve operasyonlar ülkeyi kasıp kavuruyordu. Sinan Kukul bu koşullarda mücadeleyi bırakmadı; cezaevinden firar ettikten sonra yeraltında gizlice devrimci faaliyetlerini sürdürmeye devam etti.

16 Nisan 1992’de İstanbul Kadıköy’de bir hücre evde polis operasyonu sırasında katledildi. (Resmi kayıtlara göre çatışmada; bazı tanıklara göre ağır işkence sonrası infaz edildiği iddia edilir. Sinan Kukul’un hikâyesi, devlet terörünün en sert dönemlerinde bile teslim olmayan bir iradenin hikâyesidir. Bugün Karadeniz’de ve sol çevrelerde adı hâlâ duvarlarda, hafızalarda ve politik kültürde yaşamaktadır.

Harun Karadeniz 

Karadenizin devrimci önderleri: Mustafa Suphi’den Kemal Pir’e uzanan devrimci yol

Harun Karadeniz, 1942 yılında Giresun’un Alucra ilçesine bağlı Armutlu köyünde dünyaya geldi. Karadeniz’in iç dağlık coğrafyasının zorlu şartlarında, yoksul bir köylü ailesinin çocuğu olarak büyüdü. Çocukluğu ve ilk gençliği, emeğin ağır bedelini ve toprakla iç içe bir yaşamı öğretti ona. Samsun’da tamamladığı orta öğreniminin ardından İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’ne girdiğinde, 1960’ların Türkiye’si büyük bir uyanışın eşiğindeydi. Harun Karadeniz, kısa sürede İTÜ Öğrenci Birliği Başkanlığı’na yükseldi. Anti-emperyalist eylemlerin, 6. Filo protestolarının, üniversite işgallerinin ve “Özel okullar devletleştirilmelidir” gibi kitlesel kampanyaların en ön saflarında yer aldı. Onu diğer öğrenci liderlerinden ayıran özellik, mücadelenin yalnızca kampüsle sınırlı kalmamasıydı: İşçi sınıfı ile öğrenci hareketini birleştirmeye, köylü direnişlerine ve anti-faşist örgütlenmeye büyük önem verdi. Teorik derinliğiyle de tanınan Harun Karadeniz, dönemin devrimci gençlik hareketinin entelektüel ve pratik öncülerinden biri hâline geldi. 12 Mart 1971 askeri darbesi sonrası ağır baskı ve tutuklamalar başladı. Dev-Genç davalarından yargılandı, uzun süre hapiste kaldı. Cezaevinde kansere yakalandı; ancak tedavi görmesine izin verilmedi. Bedeni zayıflasa da Karadeniz’in inatçı iradesi ve devrimci kararlılığı kırılmadı. 15 Ağustos 1975’te, henüz 33 yaşındayken İstanbul’da hayata gözlerini yumdu. Harun Karadeniz, 68 kuşağının öğrenci hareketini kitleselleştiren, işçi ve köylüyle buluşturmaya çalışan aydınlık bir simgedir. Bugün Giresun’dan İstanbul’a uzanan Karadeniz hafızasında, “aydınlık bir gelecek” mücadelesinin sembol isimlerinden biri olarak anılmaktadır…

Ahmet Atasoy 

Karadenizin devrimci önderleri: Mustafa Suphi’den Kemal Pir’e uzanan devrimci yol

Ahmet Atasoy, 1946 yılında Ordu’nun Ünye ilçesine bağlı Sarıhalil köyünde (bazı kayıtlara göre 1942-43) dünyaya geldi. Karadeniz’in zorlu köy koşullarından gelen, göçebe bir ailenin çocuğu olarak büyüdü. Küçük çiftçi profiliyle mütevazı bir yaşam sürerken erken yaşta toprak emekçilerinin sömürülüşünü ve eşitsizlikleri derinden hissetti. Fatsa çevresine yerleşen ailesinin tarlalarında çalışarak geçen çocukluğu, onu halkın içinden çıkan bir devrimciye dönüştürdü. TİP içinde başlayan siyasal yolculuğu, 1970’lerin başında THKP-C saflarında devam etti. Ahmet, Karadeniz bölgesinde köylü örgütlenmesi, fındık ve tütün mitingleri gibi eylemlerde aktif rol aldı. Mahir Çayan ve arkadaşlarının Karadeniz’deki çalışmalarında kritik bir köprü görevi gördü; barınma, istihbarat, eylem lojistiği ve saklanma gibi konularda büyük emek harcadı. Onun insanüstü gayreti ve ikna yeteneği, THKP-C’nin Ordu-Fatsa hattındaki etkisini güçlendirdi. Deniz Gezmiş ve THKO kadrolarının idamını engellemek amacıyla planlanan Ünye NATO üssü eylemi sürecinde önemli görev ve sorumluluklar üstlendi. Bu süreç onu Kızıldere’ye götürdü. 30 Mart 1972 sabahı Tokat’ın Kızıldere köyünde kuşatılan evde, Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertan Saruhan, Nihat Yılmaz ve diğer yoldaşlarıyla birlikte son nefesine kadar direndi. Teslim olmayı reddederek “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik” kararlılığını gösterdi ve çatışmada yaşamını yitirdi. Ahmet Atasoy, Karadeniz’in yoksul köylülerinden devrimci bir öncüye dönüşen, alçakgönüllü ama cesur bir isim olarak bugün de hatırlanır. Fatsa ve Ünye’nin hafızasında, halk mücadelesinin ön saflarında yer alan bir “köylü kahramanı” olarak yaşamaya devam etmektedir.

Nihat Yılmaz 

Karadenizin devrimci önderleri: Mustafa Suphi’den Kemal Pir’e uzanan devrimci yol

Nihat Yılmaz, 1938 yılında Ordu’nun Fatsa ilçesine bağlı Bozdağ köyünde doğdu. Karadeniz’in fındık bahçeleriyle çevrili emekçi bir köyünde geçen çocukluğu, onu erken yaşta toplumsal adaletsizlikle yüzleştirdi. Şoförlük mesleği yaparak geçimini sağlayan Nihat Yılmaz, 1960’ların ortalarında Fatsa’da Türkiye İşçi Partisi (TİP) ilçe başkanlığı yaptı ve yerel örgütlenmenin öncülerinden biri oldu.

1970’lerde THKP-C saflarında yerini aldı. Bölgede fındık, tütün ve çay direnişlerinin örgütlenmesinde aktif rol oynadı. Pratik zekâsı, disiplini ve halkla kurduğu sıcak bağ sayesinde Karadeniz’deki devrimci çalışmalarda güvenilir bir isim hâline geldi. Mahir Çayan ve arkadaşlarının Karadeniz hattındaki faaliyetlerinde lojistik ve ulaşım konularında önemli katkılar sağladı. Kızıldere sürecinde de kritik bir konumdaydı. 30 Mart 1972 sabahı kuşatılan evde Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy ve diğer yoldaşlarıyla birlikte son ana kadar direndi. Teslim çağrılarını reddederek devrimci onurunu korudu ve çatışmada şehit düştü. Nihat Yılmaz, Karadeniz’in devrimci mücadelesinde “halkın içinden çıkan, pratik ve kararlı” bir simge olarak bugün de anılır. Fatsa’da mezarı başında ve sol hafızada, TİP’ten THKP-C’ye uzanan köprü rolüyle ve fedakârlığıyla yaşamaktadır.

Kemal Pir

Kemal Pir, 1952 yılında Gümüşhane’nin Torul ilçesine bağlı Güzeloluk köyünde doğdu. Karadeniz’in zorlu coğrafyasında, yoksul fakat güçlü bir dayanışma kültürü içinde geçen çocukluğu, onun kişiliğinin temel taşlarını döşedi. Dağlık köy yaşamı, fındık bahçelerinde ve çay tarlalarında emek veren ailelerin mücadelesi, ona erken yaşlarda sorgulayıcı bir bakış kazandırdı. Gençliğinde sosyalist düşüncelerle tanışması tesadüf değildi; Karadeniz’in tarihsel olarak Türkiye sol hareketine önemli katkılar sunan geleneksel direniş ruhu, onun damarlarında zaten vardı. Lise yıllarında Marksist-Leninist fikirler onu etkiledi ve Ankara’da üniversite eğitimi sırasında bu bilinç hızla derinleşti. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde okurken devrimci çevrelerle tanıştı. Bu dönemde edindiği “Laz Kemal” lakabı, hem Karadenizli kimliğini hem de hırçın, kararlı devrimci duruşunu yansıtır hale geldi. 1970’lerin ilk dönemlerinde Abdullah Öcalan ve çevresindeki devrimci grupla tanışması, Kemal Pir’in hayatında köklü bir dönüm noktası oldu. O dönemde Türkiye’de yükselen devrimci hareket içinde yer alan Pir, Kürt halkının yaşadığı ulusal ve sınıfsal ezilmişliği bir bütün olarak analiz ediyordu. Milliyetçilik karşıtı, enternasyonalist bir perspektiften hareketle Kürt özgürlük mücadelesini destekledi. Bu yaklaşımı onu, PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi) kuruluş aşamasında yer alan az sayıdaki Türk kökenli kadrodan biri yaptı. 1978 Kasım’ında Lice’nin Fis köyünde düzenlenen kuruluş kongresinde Merkez Komitesi üyeliğine seçildi. Bu katılım, örgütün sadece etnik bir hareket olmadığını, aksine sınıfsal ve politik temeller üzerine inşa edildiğinin somut kanıtı olarak tarihe geçti. Kemal Pir, propaganda çalışmaları, örgütlenme faaliyetleri ve özellikle Gaziantep gibi bölgelerde yürütülen erken dönem faaliyetlerde aktif rol aldı. Haki Karer gibi diğer Türk devrimcilerle birlikte, hareketin enternasyonalist karakterini güçlendirdi. 12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’deki tüm devrimci ve muhalif hareketler gibi PKK kadrolarını da ağır bir baskı altına aldı. Kemal Pir, darbe sonrası büyük operasyonlarda tutuklandı ve Türkiye tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne gönderildi. 5 No’lu Askeri Cezaevi olarak bilinen bu zindan, sistematik insanlık dışı işkencelerin, psikolojik baskının ve insanlık dışı uygulamaların merkezi haline gelmişti. Gözaltı ve tutukluluk süreçlerinde dayak, elektrik işkencesi, zorla Türk marşları okutma, Kürt kimliğinin inkarı, çıplak arama, hücre cezaları, mahkumları mahkumlara işkence zoruyla tecavüz ettirme, makatlara cop sokmalar, pislik yedirmeler ve daha pek çok vahşet rutin hale getirilmişti. Cezaevi yönetimi, özellikle işkenceci yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran gibi isimlerin öncülüğünde, tutukluların iradelerini kırmayı ve onları “Türk-İslam sentezi” doğrultusunda yeniden biçimlendirmeyi hedefliyordu. Onlarca tutuklu bu koşullarda yaşamını yitirdi veya hayatta kalanlar ise kalıcı sağlık sorunları yaşadı. Diyarbakır Askeri Cezaevi, o dönem dünya kamuoyunda “dünyanın en kötü cezaevlerinden biri” olarak tarihe geçti.

Kemal Pir, bu cehennem ortamında da direnişin ön saflarında yer aldı. Mazlum Doğan’ın Newroz’da kendini yakması ve ardından “Dörtlerin” (Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Öner, Mahmut Zengin) Mayıs 1982’deki ölüm orucu eylemiyle başlayan süreç, 14 Temmuz 1982’de büyük ölüm orucuna dönüştü. Mehmet Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek ile birlikte bu eyleme katılan Kemal Pir, “Biz yaşamı, uğruna ölecek kadar seviyoruz” diyerek iradelerini ortaya koydu. Ölüm orucu boyunca fiziksel olarak hızla zayıflasa da ideolojik kararlılığı ve enternasyonalist duruşu sarsılmadı. En çarpıcı sözlerinden biri, Türk ve Kürt halkları arasında derin bir duygusal ve politik bağ kurdu: “Ben Diyarbakır’da bir Türk olarak değil, bir insan olarak ölüyorum.” Bu ifade, milliyetçilik karşıtı, ortak mücadele ruhunun en güçlü manifestolarından biri olarak kabul edildi ve hâlâ Kürt hareketi ile Türkiye sol çevrelerinde sıkça anılmaktadır. Kemal Pir, ölüm orucunun 53. veya 55. gününde, 7 Eylül 1982’de, 30 yaşında yaşamını yitirdi. Onun ölümü, Diyarbakır Cezaevi direnişinin dönüm noktalarından biri oldu ve 14 Temmuz’un “Büyük ölüm orucu” olarak anılmasına vesile teşkil etti. Arkadaşları Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek de kısa süre sonra aynı eylemde yaşamlarını yitirdiler. Bu direniş, cezaevi koşullarının biraz olsun düzeltilmesini sağladı ve aynı zamanda Kürt halk hareketi içinde kolektif bir hafıza ve direniş sembolü haline geldi. Kemal Pir’in bedeni zayıflamış, gözleri görmez olmuş halde son nefesini vermesi, ancak iradesinin ve inancının kırılmamış olması, onu devrimci fedakârlığın unutulmazlarından biri yaptı. Kemal Pir’in mirası, bugün hâlâ canlılığını korumaktadır. Karadeniz’in devrimci geleneğiyle (Mustafa Suphi’den Harun Karadeniz’e ve kendisine uzanan yolda) Kürt özgürlük mücadelesinin enternasyonalist birleşimini temsil eder. Türk kökenli bir devrimci olarak PKK içinde üstlendiği rol, hareketin sınıfsal ve enternasyonalist karakterini temsil eder. HDP eski Milletvekili yeğeni Ziya Pir’in de aralarında bulunduğu birçok siyasetçi ve aktivist tarafından anılmaya devam eden Kemal Pir, halklar arası dayanışmanın, anti-emperyalist mücadelenin ve zindan direnişlerinin sembolüdür. Ayrıca bugün hayatta olan PKK kurucularından olan Cemil Bayık’ın da üniversiteden sınıf arkadaşı ve en yakın arkadaşıydı. Onun yaşamı, Karadeniz’in yoksul köylü çocuğundan enternasyonalist bir devrimci simgeye uzanan yolculuğu, Türkiye’nin yakın tarihinin en dramatik ve öğretici sayfalarından birini oluşturur. “Laz Kemal”in selamı, hâlâ direnenler arasında yankılanmaya devam etmektedir; Kemal Pir, sadece bir birey değil, ortak bir mücadelenin ve insanlık onurunun yaşayan anısıdır.

Sarp Kuray 

Karadenizin devrimci önderleri: Mustafa Suphi’den Kemal Pir’e uzanan devrimci yol

Türk kökenli bir sosyalist devrimci, eski deniz subayı ve siyasetçidir. Dev-Genç’in (Devrimci Gençlik Federasyonu) kurucularından biri olarak 68 kuşağının önde gelen isimleri arasında yer alır. 1945 yılında Sinop’un Boyabat ilçesinde doğdu. Babası, eski Ankara Valisi Enver Kuray’dır. Dayısı ise Yassıada duruşmalarının savcısı Ömer Egesel’dir. Ailesi bürokratik ve devlet geleneği güçlü bir çevreden gelmektedir. Bir dönem sinema oyuncusu Nur Sürer ile evli kaldı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi, ardından Deniz Harp Okulu’na geçti. 1967 yılında Deniz Harp Okulu’nu bitirerek deniz teğmeni rütbesiyle göreve başladı. Ancak devrimci faaliyetleri nedeniyle 1969 yılında ordudan sicilen emekli edildi (atıldı). Harp Okulu yıllarında devrimci düşüncelerle tanıştı ve bu fikirlerini mezuniyet sonrası da sürdürdü. 1969’da teğmenken yayınlanan bir bildiri nedeniyle ordudan uzaklaştırılması, sol hareketteki aktif rolünün başlangıcı oldu.

Devrimci mücadele ve 68 kuşağı

Dev-Genç’in kurucuları arasında yer aldı. 68 kuşağının anti-emperyalist, öğrenci ve gençlik hareketinin örgütlenmesinde önemli rol oynadı. THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ve THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) çevreleriyle de yakın ilişkileri oldu. Deniz Gezmiş gibi isimlerle arkadaşlığı bilinir; Deniz Gezmiş’in Ankara’da dışarı çıkacağı zamanlarda Sarp Kuray’ın subay üniformasını kullandığı anılar arasında geçer. 12 Mart 1971 askeri müdahalesi öncesi dönemde çeşitli eylemlerde yer aldı. General Atıf Erçıkan’ın evinin bombalanması gibi olaylarla ilişkilendirildi. Talat Aydemir çevresiyle bağlantılı girişimlerde de adı geçti. 12 Mart sonrası sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı ve uzun yıllar hapis cezasına çarptırıldı. 1974 Genel Affı ile serbest kaldı. 1970’ler boyunca Hikmet Kıvılcımlı çizgisine yakın durdu. 12 Eylül 1980 darbesi sonrası bir süre Fransa’da sürgünde yaşadı. Türkiye’ye döndükten sonra da zaman zaman tutuklandı; 2009’da yeniden hapse girdi ve 2016’da tahliye oldu. Sarp Kuray, sol hareketin içinden gelen biri olarak yıllar içinde öz eleştirel bir tutum geliştirdi. Özellikle 2010’lardan itibaren “şartların devrim için elverişli olmadığı” tespitinden hareketle, Türkiye’de aydınlanma değerlerini korumak ve ilerletmek için devrimcilerin CHP’de toplanması gerektiğini savundu. “Mevki, makam beklentim yok” diyerek devrimci arkadaşlarını CHP’ye katılmaya çağırdı ve bu doğrultuda bizzat çaba gösterdi. “İsyan ve Tevekkül” gibi anı/kitap çalışmalarıyla 68 kuşağı deneyimlerini, sol hareketin iç dinamiklerini ve kendi siyasi yolculuğunu aktardı. Daha sonraki yıllarda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e sol düşüncenin birikimini ele alan “Kor” gibi kitaplar da kaleme aldı. Sarp Kuray, 68 kuşağının “devrimci subay” tipi aydın kadrolarından biridir. Silahlı mücadele örgütlerinden ziyade, kitlesel gençlik örgütlenmesi (Dev-Genç) ve anti-emperyalist öğrenci hareketi tarafında öne çıkmıştır. Hem Deniz harp okulu mezunu olması hem de sol harekete geçmesiyle dönemin “ordu içinde devrimci” arayışlarını simgeler niteliktedir. Hikâyelerini yazdığım Karadenizli devrimciler arasında bugün hâlâ yaşayanlardan biri Sarp Kuray’dır. Kendisine sağlık ve uzun ömür diliyorum. 

Ve diğerleri…

Her ne kadar devrimci önderler misyonunu taşımamış olsalar da; duruşları, sanatçı kişilikleri, emperyalizme karşı verdikleri mücadeleler, düşünceleri ve yazılarıyla Türkiye kamuoyunda büyük saygı ve takdir gören Kurtuluş Savaşı’nın devrimci kadınlarından, “Rahime Kaptan” olarak bilinen Rahime Demirel yine Rıfat Ilgaz gibi isimler… “Rahime Kaptan” olarak bilinen Rahime Demirel ve Rıfat Ilgaz arasında akrabalık bağları olduğu söylenir. Rıfat Ilgaz’ın Halime Kaptan romanını da ondan esinlenerek yazdığı bilinir. Yakın kuşak devrimcilerinden Ayfer Çelep; Türkiye’nin büyük edebiyatçı ve şairlerinden Vedat Türkali ile Hasan İzzettin Dinamo; ayrıca Ahmet Özer, kısa ömrüne büyük izler sığdırarak aramızdan erken ayrılan Kazım Koyuncu, devrimci öğretmen Metin Lokumcu ve oyuncu Kadir İnanır’ın da Karadenizli olduklarını bir kez daha hatırlatmak isterim. 

Hâsılıkelâm, Karadeniz’in bugünkü politik kimliği ne olursa olsun, tarihsel hafızası ve geçmişi sol ve devrimci bir damara sahiptir. Bu devrimci önderlerin mirası, demokrasi, adalet ve eşitlik mücadelesinde hâlâ ilham kaynağıdır. Onları anmak, sadece geçmişe anmak değil; bugünün ve yarının mücadelelerine ışık tutmaktır. Karadeniz uşağı, sermayenin uşağı olamaz ve olmazlar da…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.