Cevat Düşün yazdı: PKK’nin P’si

PKK çevrelerinde anlatılan bir hikâye vardır. Bu hikâyenin ne kadarının birebir yaşandığını, ne kadarının zaman içinde anlatılarak şekillendiğini bilmiyorum. Fakat taşıdığı anlam boyutuyla ele alındığında, PKK gibi hem siyasal hem sosyal hem askeri hem de kültürel bir hareketin kendisini nasıl tanımladığını anlamak bakımından sembolik bir değer taşır. Anlatıya göre Abdullah Öcalan’ın Bekaa Vadisi yıllarında örgüt mensuplarına yönelik ideolojik ve siyasal eğitim devreleri gerçekleştirilirmiş. Örgüt literatüründe bu eğitimlere “devre” adı verilir. Sürecin tamamlanmasının ardından Öcalan, katılımcılarla değerlendirmeler yapar; eğitimden ne anladıklarını, sürecin kendileri açısından nasıl geçtiğini öğrenmek ister.

Cevat Düşün yazdı: PKK'nin P'si
Cevat Düşün yazdı: PKK’nin P’si

Hikâyeye göre katılımcılardan biri Öcalan`a şöyle bir cevap verir: “Başkanım, PKK’yi çok iyi anladım.” Bunun üzerine Öcalan, yanında bulunan Cemil Bayık’a dönerek sorar: “Sen bugüne kadar PKK’yi ne kadar anladın?” Bayık’ın verdiği cevap ise oldukça dikkat çekicidir: “Ben bugüne kadar PKK’nin daha P’sini anlamadım.” Bu ifade, bir alçakgönüllülük göstergesinin ötesinde, siyasal ve sosyal bir hareketin kendisini üç harften oluşan bir isimle sınırlamayan tarihsel ve toplumsal bir olgu olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. PKK, bir örgüt adından ibaret değildir. Onu kavramaya çalışan kişinin yönelmesi gereken alan; ortaya çıktığı tarihsel koşullar, Kürt meselesinin şekillenme süreci, bölgesel dengeler, devlet politikaları, toplumsal kırılmalar ve Ortadoğu’nun karmaşık siyasal yapısıdır.

Bir hareketi anlamaya çalışmak ile onu desteklemek ya da onunla aynı düşünsel çizgide yer almak farklı şeylerdir. Eleştirebilmek de bilgi ve kavrayış gerektirir. Sağlam bilgi ve birikime dayanmayan değerlendirmeler, gerçeği açıklamaktan çok mevcut önyargıları yeniden üretme eğilimi taşır. PKK’nin tarihsel varlığı tek boyutlu değildir. Destekleyenler bakımından Kürt meselesinin ortaya çıkardığı siyasal, toplumsal ve kültürel bir sonuca karşılık gelmektedir. Eleştirenler açısından ise yöntemleri, silahlı mücadele anlayışı ve siyasal tercihleri nedeniyle yoğun tartışmaların odağında yer almaktadır. Ancak hangi perspektiften değerlendirilirse değerlendirilsin, yarım asra yaklaşan toplumsal ve siyasal bir olguyu birkaç slogan, benzetme ya da nitelemeyle açıklamak mümkün görünmemektedir. Bugün PKK, kendisini feshetme ve silahlı mücadele dönemini sonlandırma yönünde bir irade ortaya koyduğunu ifade etmektedir. Bu gelişme, geçmişte yaşanan bütün tartışmaların sona erdiğini göstermez. Askeri yapının ortadan kalkması da oluşturduğu toplumsal etkilerin bir anda yok olacağı anlamına gelmez.

Siyasal hareketler silahlı yapılardan ibaret değildir. Arkalarında kimlikler, yaşanmışlıklar, acılar, beklentiler ve kuşaklar boyunca oluşmuş toplumsal deneyimler bulunmaktadır. PKK’nin uzun yıllar boyunca varlığını sürdürebilmesini askeri kapasitesiyle açıklamak eksik kalacaktır. Çok sayıda insanın yaşamını etkileyen, büyük fedakârlıklar ortaya çıkaran bir hareketin arkasında güçlü bir toplumsal zemin bulunduğu açıktır. Bu zemini hesaba katmayan değerlendirmeler de doğal olarak eksik kalacaktır. Öte yandan tarih başka bir gerçeği daha göstermektedir. Hiçbir siyasal hareket, geçmişte sahip olduğu güçle sonsuza kadar varlığını sürdüremez. Toplum değişir, koşullar değişir, beklentiler değişir. Hareketlerin önündeki en önemli sınavlardan biri de kendilerini değişen şartlar içinde yeniden değerlendirebilme kapasitesidir. Bugün üzerinde dikkatle durulması gereken başlıklardan biri de budur. Büyük toplumsal hareketler büyüdükçe yeni sorunlarla karşılaşırlar. Kadro yapıları, temsil biçimleri, siyasal kurumları ve toplumla kurdukları ilişki, yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap verebilmelidir.

Ruşen Çakır’ın Kandil röportajı da bu yönüyle dikkat çekmiştir. Uzun yıllardır mesafeli biçimde ele alınan bir konunun, doğrudan muhataplarından biriyle üzerinden tartışılmasına imkân sağlamıştır. Türkiye’nin en hassas siyasal meselelerinden birini temas ve müzakere ihtimali ekseninde yeniden düşünmeye kapı aralayan önemli bir gazetecilik çalışması ortaya koymuştur. Gazeteciliğin görevi, kendi düşüncesini doğrulayan kişilerle konuşmakla sınırlı değildir. Tarihsel aktörlerle görüşmek, farklı bakış açılarını anlamaya çalışmak ve bunları kamuoyuna aktarabilmek mesleğin temel sorumlulukları arasındadır. Türkiye’nin yakın tarihinde Kürt meselesi üzerine çalışan birçok gazeteci oldu. Mehmet Ali Birand’dan Cengiz Çandar’a, Hasan Cemal’den farklı dönemlerde bu alana yönelen pek çok isme kadar gazetecilik, çoğu zaman cesaret isteyen zorlu bir uğraş olmuştur. Bugün ihtiyaç duyulan yaklaşım, geçmişte yaşanan acıları görmezden gelmek değil; o deneyimleri yeni acıların yaşanmasını önleyecek ortak bir geleceğin yapı taşlarına dönüştürebilmektir.

Cevat Düşün yazdı: PKK'nin P'si
Cevat Düşün yazdı: PKK’nin P’si

Duran Kalkan’ın önerileri

Duran Kalkan’ın röportajında dile getirdiği değerlendirmelerden biri de bu bakımdan dikkat çekmektedir. CHP’ye, sol çevrelere ve farklı toplumsal kesimlere yaptığı çağrı, ortak sorunlar karşısında ortak bir demokratik zemin oluşturulması gerektiği yönündedir. Bu yaklaşım benimsenebilir ya da eleştirilebilir. Buna karşın Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu siyasal dil, birbirini bütünüyle reddeden yaklaşımlardan çok, farklılıkları kabul ederek konuşabilen bir siyasal kültürdür. Bu ülkenin yaşadığı acılar herhangi bir toplumsal kesimin tek başına taşıdığı acılar değildir. Anadolu’nun birçok bölgesinde asker kayıplarının, gerilla kayıplarının ve faili meçhul olayların bıraktığı derin izler bulunmaktadır. Her ailenin kendine özgü bir hikâyesi, kaybı ve yaşanmışlığı vardır. Yeni kuşaklara bırakılması gereken miras, geçmişin öfkesi değil; barış içinde birlikte yaşama iradesidir. Belki bir gün Türkiye siyasetinin farklı aktörleri, yıllardır karşı karşıya gelen kesimlerle aynı masa etrafında buluşabilir. Belki bir gün barış adına atılan cesur adımlar yeni bir dönemin başlangıcına dönüşebilir. Belki de dağların dili susar, siyasetin dili daha fazla konuşur. Hiçbir toplum çatışmanın yükünü sonsuza kadar taşıyamaz ve mümkün değildir. PKK’nin “P”sini anlamaya çalışmak, bir örgütün tarihini incelemekle sınırlı değildir. Bunun ötesinde, Türkiye’nin uzun yıllara yayılan Kürt meselesini; inkâr politikalarını, çatışmaları, kayıpları ve barış arayışlarını bütün boyutlarıyla kavramaya çalışmaktır.

Gerçek çözüm, geçmişi silmek veya yok saymakla değil; geçmişte yaşananlardan daha güçlü bir gelecek kurabilme iradesinden geçer. Kimi dönemlerde bir ülkenin en büyük cesareti yeni mücadeleler başlatmak değil, uzun yıllardır devam eden çatışmaları sona erdirecek siyasal adımları atabilmektir. Belki de hem toplum olarak hem de birey olarak beraber kendimize sormamız gereken temel soru şudur: Kaç kuşak daha kötü geçmişin acılarının yükünü taşıyacak? Barış, ne zaman siyasetin zayıflık değil; toplumsal geleceği şekillendiren en güçlü araçlarından biri olarak görülecek? Duran Kalkan’ın CHP’ye yönelik değerlendirmelerini yalnızca bir eleştiri çerçevesinde okumak, bu açıklamaların taşıdığı daha geniş siyasal bağlamı görmeyi zorlaştırabilir. Duran Kalkan ifadelerini, farklı toplumsal kesimlerin ortak sorunlar etrafında yeniden düşünmesi, geçmişten gelen meseleleri tartışabilmesi ve ortak bir gelecek arayışı geliştirebilmesi yönünde bir çağrı olarak da değerlendirilebilir.

Benzer biçimde sol ve sosyalist çevrelere, kendisini Kürt kimliği ve milliyetçiliği üzerinden ifade eden farklı yapılara yönelik mesajların temelinde de ayrışmaları derinleştirmek yerine demokratik bir tartışma ve siyasal temas zemini oluşturma arayışı bulunmaktadır. Türkiye’nin geleceği, herhangi bir grubun kendisini ülkenin tek sahibi olarak görmesiyle değil; farklı kimliklerin, inançların ve siyasal düşüncelerin ortak bir yaşam iradesi geliştirebilmesiyle şekillenecektir. Bu ülke tek bir siyasi görüşün, partinin veya toplumsal çevrenin mülkü değildir. Türkiye, farklı düşüncelere sahip milyonlarca insanın ortak vatanıdır. Özgür Özel’in, Devlet Bahçeli’nin, Recep Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği siyasi çizgiler kadar; Duran Kalkan’ın, Cemil Bayık’ın ve farklı düşünsel yapılara mensup insanların da bu ülkenin toplumsal gerçekliği içinde yer aldığı unutulmamalıdır. Bir kesimin diğerinden daha fazla bu ülkeye ait olduğu ya da daha az bağlı bulunduğu anlayışı, ortak yaşam duygusunu zayıflatır. Aidiyet bir yarış değildir; farklılıklarla birlikte var olabilme iradesidir. Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan, birbirini dışlayan ve yok sayan yaklaşımlar değil; farklılıkları siyasal meşruiyet içinde değerlendirebilen, ortak yaşam zeminini güçlendiren anlayış olacaktır.

Cevat Düşün yazdı: PKK'nin P'si
Cevat Düşün yazdı: PKK’nin P’si

Devlet Bahçeli bir gün “Kandil’e gidiyorum” der mi?

Yasaların çıkma arifesinde bulunduğumuz böylesi bir dönemde, kullandığımız dile ve sergilediğimiz tutuma her zamankinden daha fazla özen göstermek zorundayız. Özellikle toplumun önünde konuşanlar, yazanlar, çizenler ve kanaat oluşturanlar olarak, kurduğumuz her cümlenin bugünü olduğu kadar yarını da etkileyebileceğini unutmamalıyız. Bu ülkenin huzuru, ortak geleceği ve toplumsal istikrarı; hepimizin siyasal görüşlerinden, ideolojik aidiyetlerinden ve kişisel hesaplarından daha kıymetli bir değerdir. Yeni hukuki düzenlemeler yürürlüğe girer ve toplumsal barışın önünü açacak bir zemin oluşursa, bunun siyasal cesaretle desteklenmesi büyük önem taşıyacaktır.

Böyle bir süreçte Devlet Bahçeli’nin, geçmişte kullandığı “gerekirse” ifadesine ihtiyaç duymadan, açık bir iradeyle “Üç arkadaşımla birlikte Kandil’e gidiyorum.” diyebilmesi, Türkiye siyasetinin hafızasında önemli dönüm noktalarından biri olarak yer alabilir. Ardından Duran Kalkan, Cemil Bayık, Bese Hozat ve sürecin diğer aktörleriyle birlikte aynı yolculuğun parçası olunması; uzun yıllardır çatışmayla özdeşleşen bir coğrafyanın bu defa uzlaşma ve barışla anılmasına vesile olabilir. Ortaya çıkacak tablo, birkaç siyasal aktörün yan yana görünmesinden ibaret değildir. Yarım asra yaklaşan bir sorunun siyasal akıl, toplumsal uzlaşı ve demokratik yöntemlerle geride bırakılabileceğine dair güçlü bir iradenin ortaya çıkması, Türkiye’nin yakın tarihi açısından önemli bir anlam taşıyabilir. Belki de uzun zamandır ağır ateşte pişen barış yemeği, bir gün ortak bir geleceğin sofrasına taşınır. O sofrada horon ile halay, zeybek ile govend aynı meydanda buluşur; farklı kültürlerin sesleri birbirini bastırmak yerine ortak bir geleceğin ahengine dönüşür. Bu buluşma, geçmişi yok saymak anlamına gelmez; yaşanan acılardan ders çıkararak yeni kuşaklara daha güvenli ve huzurlu bir ülke bırakma iradesini ifade eder. İnsanlar geçmişi yok saydıkları için değil; geçmişte yaşanan acıların yeni kuşakların kaderi hâline gelmemesi gerektiğine inandıkları için ortak bir gelecek fikrinde buluşurlar.

Barışın gerçek değeri, bir tarafın kazanıp diğer tarafın kaybetmesinde değil; yeni kayıpların, yeni kırılmaların ve yeni acıların önüne geçebilmesindedir. Bir toplumun geleceğe bırakabileceği en değerli miras, çocuklarının çatışmaları değil; huzuru, güveni ve birlikte yaşama kültürünü hatırlayacağı bir ülke inşa edebilmektir. Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu temel yaklaşım, birbirini susturmaya çalışmak yerine birbirini dinleyebilme olgunluğudur. Kalıcı barış, yalnızca hukuki düzenlemelerle değil; toplumun farklı kesimlerinde karşılık bulan ortak bir sorumluluk duygusuyla güç kazanır. Böyle bir irade ortaya çıktığında geçmişin yükü geleceğin önünde aşılmaz bir engel olmaktan çıkar; toplumun birlikte yaşama deneyimini güçlendiren tarihsel bir tecrübeye dönüşür.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş