Mete Kaan Kaynar yazdı: Yeni olan “YENİ Parti” değil, Kılıçdaroğlu CHP’si

Yeni kavramına olumlu bir değer yüklemeye pek alışkınız. Kim bilir, belki de Tanzimat sonrası Osmanlı-Türkiye modernleşmesinden miras kalmış bir alışkanlıktır bu. Değişim, yenilik ve yeni gibi kavramlar, bu coğrafyanın insanlarının kulağında müspet bir tını bırakır.

Tersini savunacak, “yeni olan kötüdür” diyecek değilim; ama yeni ile iyi arasında kurduğumuz şartsız koşulsuz köprüyü de sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Hiç değilse bu yazıyı okurken, kısa bir süreliğine yeni ile iyi arasında geç Osmanlı’dan bize miras kalan eş anlamlılık köprüsünü yıksak; yeniyi yalnızca tarihsel süreçte sonra gelen olarak tanımlasak ve sonradan cereyan edenin, bir şeyin ardından vuku bulanın, yani yeni olanın iyiliğine ya da kötülüğüne sonradan olanın niteliğine bakarak karar versek nasıl olur? Bir başka deyişle, yeninin iyiliğini bir ön kabul olmaktan çıkarsak diyorum.

Siyasette yeni, çoğu zaman içeriği tarif etmekten çok, eski olanın hesabını vermekten kurtulmanın aracıdır. Yeni parti, yeni anayasa, yeni Türkiye, yeni siyaset denildiğinde, neyin değiştiğinden önce değişimin ilan edilmiş olması önem kazanır. Böylece yeni sözcüğü bir programın sıfatı olmaktan çıkar, başlı başına bir meşruiyet belgesine dönüşür. Oysa bazen yeni denilen, eskinin başka bir ambalajla yeniden piyasaya sürülmesinden ibarettir; bazen de eski diye küçümsenen, gerçek değişimin taşıyıcısı olur.

Öyleyse siyasal bir yeniliği değerlendirirken sormamız gereken asıl soru şudur: Bu yeniyi kim, hangi güçle ve nereden üretti? Toplumun kendi hareketinden, örgütün iradesinden doğan bir yenilik ile bir mahkeme kararının tepeden dayattığı yenilik, aynı sözcükle anılsalar da aynı şey değildir. Nitekim yeniyle iyiyi eş anlamlı kabul ettikçe ne Kılıçdaroğlu CHP’sini ne de Özgür Özel’in Yeni Parti’sini hakkıyla değerlendirebileceğimizi düşünüyorum. Gelin, bir de bu pencereden bakalım.

Makam yahut Silistre

Yeni olan “YENİ Parti”
Mete Kaan Kaynar yazdı: Yeni olan “YENİ Parti” değil, Kılıçdaroğlu CHP’si

Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre’sinde İslam Bey’i Silistre’ye götüren vatandır, Zekiye’yi onun peşinden sürükleyen ise sevgisi. Bizim müsameremizde ise Kemal Bey’i Söğütözü Cephesi’ndeki Genel Merkez Kalesi’ne götüren şey makam özlemidir. Uğruna mücadele edilen şey değişmiştir belki ama ne olmuş? “Kıyamet mi kopar?” Butlan gelmişse gelmiştir; Bay Kemal, partiyi güvenli limanlara yanaştıracak tarihî sorumluluğu bir kez daha yüklenmiştir. Ha, bir de bizim Makam yahut Silistre piyesimizde tek bir Zekiye yoktur, birçok Zekiye vardır ve bu sefer aşklarından değil sadakatlerinden koşarlar Söğütözü Cephesi’ne. Nitekim Kılıçdaroğlu da zaten partili yoldaşlar değil sadık bendeler aramaktadır.

Hatırlarsınız, Kılıçdaroğlu 2023’teki Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybettikten sonra, 13 Haziran’daki ilk grup toplantısında, “Hiç kimse unutmasın, gemiyi limana sağlam götürmek yine kaptanın görevidir” diyordu. Oysa siyasi gelişmeler hiç de Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi olmadı. 38. Olağan Kurultay kaptanı değiştirdi, yeni kaptanıyla CHP gemisi farklı limanlara yelken açtı, devlet limanından ayrıldı, toplumsal muhalefet limanına demir attı.

Bu yalnızca kaptanın değişmesi değildi, rotanın, yükün ve yolcunun da değişmesiydi. Kılıçdaroğlu döneminde seçmen, seçim günü sandığa taşınacak edilgen bir yolcu olarak görülürken Özel döneminde mitinglerde, meydanlarda ve belediyelere yönelik operasyonlara karşı direnişte siyasal sürecin öznesi hâline geldi. Değişen şey CHP’nin yalnızca yönetimi değil, siyasetle toplum arasında kurduğu ilişkinin biçimiydi.

Kemal Kılıçdaroğlu CHP’si için tüm toplumsal muhalefet ve CHP seçmeni, genel başkanın gösterdiği adaya “tıpış tıpış oy verecek” rakamlardan ibaretti. Özgür Özel ise toplumsal muhalefet rüzgârını arkasına almayı bildi, pupa yelken girdiği 2024 yerel seçimlerinde CHP özgüvenini yeniden kazandı. Yeni ile iyi bir kez daha üst üste gelmiş, CHP’deki değişim ve yenilenme partiye ivme kazandırmıştı. Her yeni aynı zamanda iyi olmak zorunda değildi ama bu kez yeni olan aşağıdan gelen bir hareketin ürünü olduğu için partiye iyi gelmişti. Velhasıl yenilenme partiyi değiştirmiş, hareketlendirmişti.

Kılıçdaroğlu, kurultay kararıyla genel başkanlıktan uzaklaştırılmasını hiçbir zaman başarısızlığının faturası olarak görmedi. Arkadan hançerlendiğini, ihanete uğradığını düşündü. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun anlatısında seçim yenilgisi yanlış siyasetin sonucu değil, doğru siyasetin yeterince anlaşılmamasının yahut birtakım aktörler tarafından sabote edilmesinin sonucuydu. Böyle kurulmuş bir hikâyede özeleştiriye yer yoktur. Başarısızlık stratejiye değil seçmene, örgüte, ittifak ortaklarına veya “Kılıçdaroğlu’nu hançerleyenlere” aittir. Genel başkan da seçimin siyasi sorumlusu olmaktan çıkar, çevresindeki sadakatsizliğin mağduruna dönüşür.

Erdoğan nasıl Cumhurbaşkanlığı’nı müktesep hakkı olarak görüyor, Cumhurbaşkanlığı’ndan ayrılırsa ülkenin batacağını sanıyorsa; Bahçeli nasıl MHP Genel Başkanlığı’nı müktesep hakkı olarak görüyor, 30 yıla yaklaşan genel başkanlığından ayrılırsa MHP’nin batacağını sanıyorsa; nasıl İmralı Kaymakamı Öcalan, Kürt siyasi hareketini bir salsa —Deniz Göktaş’a selamlar— Kürtlerin mahvolacağını sanıyorsa; sosyal demokratların piri Gandi Kemal de —onun nesi eksik— CHP Genel Başkanlığı’nı bırakınca CHP’nin mahvolacağını sanıyor.

Elbette bu isimler farklı siyasal gelenekleri temsil ediyor, her bir aktörün tarihsel rolü ve kullandığı araçlar da farklı. Ortak olan, örgütü ve toplumu kendi kişisel varlığıyla özdeşleştiren liderlik anlayışıdır. Lider giderse devlet, parti, hareket yahut bir halk paramparça olacaktır. Mesele buna inanmak ve çevresindekileri de buna inandırmaktır.

Erdoğan müktesep hakkını (!) garantiye alabilmek için her yolu dener, yeni limanlara yelken açan CHP’nin rüzgârını kesmek için her türlü manevrayı yaparken aklına CHP Genel Başkanlığı’nı müktesep hakkı olarak gören Kılıçdaroğlu geldi. Kılıçdaroğlu oyuncağına yeniden kavuşursa CHP’nin içi karışacak, iktidara yürüyen CHP kendi sorunlarıyla hemdert olmaktan iktidara yürümeyi unutacaktı.

“Mutlak butlan” dediler bu müsamerenin adına. 21 Mayıs 2026’da verilen kararla 38. Olağan Kurultay yok sayıldı, seçilmiş yönetim görevden uzaklaştırıldı. Hukuk burada bir uyuşmazlığı çözmenin değil, siyasetin sahada ve kurultayda ürettiği sonucu geri almanın aracıydı. Butlan talebi yalnızca bir kurultayın usulüne ilişkin değildi; seçmenin ve parti örgütünün oluşturduğu yeni siyasal dengeyi mahkeme eliyle eski hâline döndürme girişimiydi. Bu nedenle meselenin adı hukuken butlan olsa da siyaseten restorasyondu. Velhasıl mübalağa cenk olundu. Yenenler, yenilenlerin dikişsiz, ak gömleğinde sildiler kılıçlarının kanını. Butlancıbaşı Kemal Ağa galebe çaldı.

CHP’de yine yepyeni bir dönem başlamıştı. Yerel seçimlerde AKP’ye hayatı zindan eden, belediye başkanları tutuklansa da sokağı ve sokağın nabzını bırakmayan Özgür Özel CHP’si gitmiş, yerine Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’si gelmişti.

Bu yeni, hangi yeni?

38. Olağan Kurultay’da Kılıçdaroğlu’nun eski CHP’si gitmiş, Özel’in yeni CHP’si gelmişti. Özel’in yeni CHP’si değişimi, değişim de başarıyı getirmişti. Özgür Özel’in ifadesiyle, “ahlaki üstünlük de psikolojik üstünlük de çoğunluk enerjisi de” CHP’deydi artık.

Butlan yönetimiyle yeni eski, eski de yeni oldu. Artık yönetimde yepyeni bir CHP, butlan CHP’si vardı ama ilkinin tersine bu yenilik değişimi ve başarıyı getirmedi. Çünkü bu kez yeni olan, partinin toplumsal tabanındaki bir hareketin değil, partinin geçmişte kalmış yönetim ilişkisinin zorla yeniden kurulmasının ürünüydü. Üstelik kurultayda yenilmiş bir kadronun mahkeme kararıyla geri dönmesi, eski düzenin kaldığı yerden devam etmesi anlamına da gelmiyordu. Aradan geçen zamanda örgüt, seçmen ve siyasal şartlar değişmişti. Geri dönen kadro eskiydi ama döndüğü parti artık eski parti değildi.

Ve ardından “Duyduk ki Özgür Özel huruç eylemiş Ankara elinde Söğütözü’nde.” Kılıçdaroğlu “Arınacağız” deyip koltuğa yapışırken, “Yürüyeceğiz,” demişti Özel ve arkadaşları.

Bir kez daha yeni eski oldu, eski de yeni. Bir kez daha roller değişti. Özgür Özel’in eski CHP’si, Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’sinde eskiye dair nesi varsa aldı gitti. Partinin tarihsel mirası da, örgüt kültürü de, hatta partinin kadim hataları bile Özgür Özel’in eski CHP’siyle gitti. 24 Temmuz’da Özel’le birlikte 91 milletvekili istifa etti, il ve ilçe örgütleri, kurultay delegeleri tası tarağı toplayıp tabelanın altından çıktılar. Özgür Özel ve arkadaşları bu eski CHP’ye YENİ Parti adını taktılar. Bir kez daha döndü tarihin revolveri, bir kez daha eskiyle yeni yer değiştirdi. Butlan ile genel merkeze çöreklenen Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’si, düzenlediği “üye katılım törenine” BirGün’ün belgelediği üzere kişi başı 950 lira karşılığında figüran taşıyan bir siyasi kadavraya dönüşürken Özel’in eski CHP’si YENİ Parti adını aldı.

Özgür Özel’in “Bu aslında bir ayrılık değil,” derken haklı olduğunu düşünüyorum. Butlan kararı CHP’yi bölmedi. Bir tarafta eski CHP’nin tüm siyasi mirasını, kültürünü ve örgütünü sahiplenen, YENİ Parti adıyla örgütlenen eski CHP; diğer yanda ise eski CHP’nin tabelasından başka hiçbir şeye sahip olmayan bir enkaz, yeni CHP duruyor.

Ne diyordu Nâzım, Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’nda:

“Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların

                             zarurî neticesi bu!

                                     deme, bilirim!

O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.

Ama bu yürek

          o, bu dilden anlamaz pek.

O, «hey gidi kambur felek,

hey gidi kahbe devran hey,»

                       der.”

Hey gidi kambur felek! Fakat feleğin kamburuna sığınıp siyasetin sorumluluğundan kaçılmaz. Çünkü mesele yalnızca kimin genel başkanlık koltuğunda oturduğu değil, partinin siyasal ağırlığının, örgütsel iradesinin ve toplumsal karşılığının nerede toplandığıdır. Tabela Kılıçdaroğlu’nda kalabilir; ama CHP’nin tarihi, kadroları, örgüt kültürü ve seçmen nezdindeki canlılığı çoktan başka bir yola çıkmıştır.

Buradan yazının başındaki soruya dönelim. Yeni olan YENİ Parti değildir. Yeni Parti’nin taşıdığı her şey —tarih, kadro, örgüt, hafıza, hatta hata— eskidir; yenilenen yalnızca tabeladır. Asıl yeni olan, eski CHP’nin yalnızca adını ve tabelasını elinde tutarak geçmişi mahkeme kararıyla geri çağırmaya çalışan Kılıçdaroğlu CHP’sidir. Ve tam da bu yüzden kötüdür. Çünkü bu yenilik toplumun kendi hareketinden değil, o hareketi durdurmak isteyenlerin elinden çıkmıştır.

Bir siyasal yeniliğin değeri, ne kadar yeni olduğuna değil, hangi güç tarafından ve kime karşı üretildiğine bakılarak ölçülür. Aşağıdan gelen yeni siyasetin alanını genişletir; yukarıdan —mahkeme salonundan, kayyum kararından, genel merkez kapısına dayanan polisten— gelen yeni ise o alanı daraltır. İkisine de yeni diyoruz; oysa biri siyasetin ta kendisi, öteki siyasetin askıya alınmasıdır.

Bu ölçüt yalnızca Kılıçdaroğlu CHP’si için değil, YENİ Parti için de geçerlidir. YENİ Parti bugün haklılığını adından değil, arkasındaki toplumsal hareketten alıyor. O hareketi yeniden sandığa taşınacak edilgen bir yolcu olarak görmeye başladığı gün, adı ne kadar yeni olursa olsun eskiyecektir. Ne var ki siyaset, tabelayla değil hareketle; mülkiyet duygusuyla değil toplumsal meşruiyetle yapılır. Bir partinin adı elde tutulabilir, fakat o partiyi parti yapan tarih, örgüt ve toplum zorla yerinde tutulamaz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş