“Sen kim oluyorsun?” Şu memlekette bu cümleyi duymayan var mıdır, bilmiyorum. Muadili “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” atarlanması olabilir. Bir soru gibi görünür ama aslına bakarsanız cevap beklemez. Oysa bir fikre itiraz etmek başka şey, fikri söyleyenin üstüne yürümek, çemkirmek bambaşka. Kim olduğunu anlatmak başka, kimlerden olduğunu anlatmak başka. Tartışma ad rem de olabilir, meseleye gider; ad hominem de olabilir, kişiye gider. Kepazelik tam da burada başlar. Fikri tartışmak yerine kişiye gitmek, bir cüneyd-i New Yorker’ın bir akademisyene kıytırık muamelesi yapıp sonra onun üniversitesini, kürsüsünü, akademik yetkinliğini didiklemek… Tartışma değil bu; fikre cevap veremeyenin karşısındakini küçültme manevrası, kifayetsizin çemkirmesi, muhterisin höykürmesi, bir cüneyd geğirmesi.

Birinin uzmanlığını, ileri sürdüğü iddianın dayanağını tartmak için sorgulamak elbette başka bir şey. Bir akademisyen “Ben bu konunun uzmanıyım!” diyerek otorite iddiasında bulunuyorsa, o uzmanlığın sınanması meşrudur. Burada mesele akademik yetkinliğin tartışılması değil, söylenene cevap vermek yerine yetkinliği, kişinin söz söyleme hakkını iptal edecek bir ruhsata çevirmektir.
“Sen kim oluyorsun?” böylece basit bir kabalık olmaktan çıkar. Söz hakkını kimin dağıtacağını tayin etmeye kalkan küstah bir dile dönüşür. O dil yerleştiğinde tartışma konusu artık fikir değil, failin varlığıdır. Ehliyet kapısından geçmeden söz söylenebilir mi? Yurttaşlık bu kapıyı aşabilir mi? Çünkü eğer söz yalnızca belli kimliklere, belli ehliyetlere, (y/c)üce gazetecilere bırakılırsa geriye demokrasi değil, sadece onaylı bir suskunluk kalır.
Bu ehliyet sınavının tuhaf bir yanı var: Ne yaparsanız yapın geçemezsiniz. Çünkü ortada gerçekten ölçülen bir liyakat/ehliyet değil, sözün kimden geldiğini denetleyen kaygan bir eşik ve bu denetimi yapan kaypak bir eşşek -mutlaka- vardır.
Akademisyenseniz “Hayatı kitaplardan öğrenmişsinizdir”, sanatçıysanız işinizi yapmanız beklenir, gençseniz tecrübeniz yoktur, yaşlıysanız devriniz geçmiştir, yurtdışında yaşıyorsanız memleketten bîhabersinizdir, memleketteyseniz dünyadan haberiniz yoktur. Bir konuda uzman değilseniz “Siz ne anlarsınız?”, uzmansanız bu kez “Fildişi kulenizden ahkâm kesiyorsunuzdur”. Dolayısıyla “Sen kim oluyorsun?” sorusuna verilebilecek doğru bir cevap yoktur. Zaten soru da doğru cevabı bulmak için sorulmuyordur.
Entelektüelin bu mekanizma içinde özel bir yeri var. Türkiye’de entelektüeli etkisizleştirmenin en kolay yollarından biri, onu önce entel’e çevirmektir. Entelleşen entelektüel, böylece, söylediği söz üzerinden tartışılması gereken biri olmaktan çıkar, hayatı yalnız kitaplardan öğrenmiş, halktan kopuk, bohem, burnu havada, biraz kaçık, gündelik hayatın en basit işlerini bile beceremeyen, kıytırık bir karikatüre dönüşür. Artık söylediğine cevap vermeye gerek yoktur, söyleyen zaten gülünçleştirilmiştir. Entelleştirme dediğim şey tam da bu gülünçleştirmeden beslenir. Entelektüeli susturmanın mutlaka ağzını kapatmak gibi kaba yöntemlere ihtiyacı yoktur, bazen onu ciddiye alınmayacak bir tipe dönüştürmek de yeter.
Türkçenin bu iş için hayli zengin bir repertuvarı da var: entel, çokbilmiş, hayatı kitaplardan öğrenmiş, okumuş ama adam olamamış… Cahil olmak elbette bir eksikliktir ama fazla okumuş olmak da pekâlâ bir karakter kusuruna dönüştürülebilir. Bilginin kendisinden çok bilgi taşıyan kişiye yönelen bu güvensizlik, entelleştirmenin gündelik dildeki karşılığıdır.
Bu nedenle meseleyi yalnızca klasik anlamıyla anti-entelektüalizm diye adlandırmak bana eksik geliyor. Richard Hofstadter’ın Amerikan toplumu için tartıştığı anti-entelektüalizm, entelektüel faaliyete, akla, bilgiye ve uzmanlığa duyulan güvensizliğin; entelektüeli pratik hayattan kopuk, seçkinci ve güvenilmez bir figür olarak görmenin farklı biçimlerini tarif etmek bakımından elbette işe yarıyor[1]. Bizde de bunun bol miktarda örneği var. Fakat Türkiye’de mesele zaman zaman bundan daha geniş bir yere yayılıyor: Kimin hangi konuda konuşmaya hakkı olduğunu belirleyen gayriresmî bir söz ehliyeti rejimi oluşuyor. Anti-entelektüalizm, bu söz ehliyeti rejiminin özel biçimlerinden biri, tamamı değil.
Bu noktada uzmanlıkla siyasal söz arasındaki farkı ayırmak gerekiyor. Her söz aynı bilgi değerine sahip değildir. Bir beyin ameliyatının nasıl yapılacağı konusunda cerrahın bilgisiyle benim kanaatim eşit değildir, bir binanın taşıyıcı sistemi hakkında inşaat mühendisinin uzmanlığı belirleyicidir. Uzmanlığı küçümsemek başka bir anti-entelektüalizm biçimidir ve bunun savunulacak tarafı yoktur.
Ama siyaset başka bir şeydir, çoğu zaman, kardiyoloji hocasının sigara hakkında konuşmasına benzemez. Nasıl bir ülkede yaşayacağımız, özgürlüklerin nerede başlayıp nerede biteceği, devletin yurttaşıyla nasıl ilişki kuracağı, savaşın mı barışın mı tercih edileceği yalnızca uzmanların cevaplandıracağı teknik sorular değildir. Bunlar ortak hayatımıza ilişkin sorulardır. Elbette uzman bilgisi bu tartışmaları besler, siyaset bilimci, tarihçi, hukukçu, iktisatçı, sosyolog söylenenlerin maddî zeminini sağlamlaştırabilir. Fakat siyasal sözün meşruiyeti diplomanın, makamın, uzmanlık belgesinin ya da birilerinin vereceği ruhsatın içinden çıkmaz. Çünkü demokratik siyasette söz söylemenin asgarî ehliyeti, nihayetinde, yurttaşlıktır.
Burada yurttaşlığı yalnız kimlik kartındaki hukukî statü anlamında değil, ortak kamusal hayatın eşit öznesi olma hâli anlamında kullanıyorum. Demokrasi bütün kanaatlerin eşit derecede doğru olduğunu değil, herkesin kanaatini kamusal alana taşıma hakkına sahip olduğunu varsayar.
“Sen kim oluyorsun?” sorusunun asıl problemi de burada yatıyor. Soruyu soran, farkında olsun ya da olmasın, yurttaşlığın verdiği söz hakkının üzerine başka bir merci yerleştiriyor ve kimin konuşup kimin susacağına karar verme yetkisini kendinde görüyor. Böyle bir dil yerleştiğinde kamusal tartışma, fikirlerin karşı karşıya geldiği bir alan olmaktan çıkar; konuşma ruhsatlarının dağıtıldığı bir kapıya dönüşür.
Bu kapı bugün hiçbir yerde Kürt meselesi tartışmasında olduğu kadar sık kurulup dağıtılmıyor. Çünkü “Kim konuşabilir?” sorusu burada yıllardır karşımıza çıkıyor: Yalnız Kürtler mi konuşabilir, yalnız devlet mi, yalnız meselenin doğrudan tarafları mı, yalnız uzmanlar mı? Oysa Kürt meselesi tam da nasıl bir ülkede birlikte yaşayacağımıza ilişkin bir soru(n) olduğu için, herhangi bir uzmanlık tartışmasından önce siyasal bir meseledir.
Müzakere birkaç aktör arasında yürütülebilir, çözüm ise birkaç aktöre bırakılamaz. Devlet konuşur, iktidar konuşur, muhalefet konuşur, sürecin doğrudan tarafları konuşur. Ama Kürt meselesi bunların hiçbirinin mülkü değildir. Bu ülkede nasıl birlikte yaşayacağımıza ilişkin bir mesele olduğu için, aynı zamanda yurttaşların meselesidir. Dolayısıyla toplum konuşmadan, üniversite konuşmadan, basın konuşmadan, sendikalar, meslek örgütleri, dernekler, partiler, yurttaşlar konuşmadan adına çözüm sürecidenilen, iktidar cephesinde Terörsüz Türkiye, DEM Parti’nin komisyon şerhindeBarış ve Demokratik Toplum Sürecidiye anılan şey kendiliğimden top-lum-sal-la-şa-maz. Olsa olsa yukarıda yürütülen bir müzakere olarak kalır.
“Toplum konuşsun” derken yekpare bir toplumun tek sesle konuşmasından söz etmiyorum elbette. Toplum zaten böyle konuşmaz, konuşamaz. Üniversiteler, sendikalar, meslek örgütleri, dernekler, partiler, gazeteler ve yurttaş girişimleri, birbirinden farklı, hatta birbirine karşıt sözlerin kamusal biçim kazanmasının araçlarıdır. Zaten toplum dediğimiz soyut bütünlükte heterojen bir bütünlüktür. Bir çözüm sürecinin toplumsallaşması da toplumun aynı şeyi söylemesi değil, aynı mesele hakkında konuşabilir hâle gelmesidir.
Kürt olmak, Türk olmak, uzman olmak, masada olmak, akademisyen, gazeteci olmak, Cüneyt olmak Özdemir olmak… siyasal sözün ön koşulu değildir. Elbette bilgi önemlidir. Kürt meselesinin tarihini bilmeden konuşanla yıllarını bu meseleye vermiş bir araştırmacının söyledikleri aynı ağırlıkta olmayabilir. Ama bu, birincinin konuşma hakkını ortadan kaldırmaz. Demokrasi, insanların ancak yeterince bilgili oldukları ölçüde yurttaş sayıldıkları bir rejim değildir. Yurttaşlık söz hakkını verir; bilgi, tutarlılık ve doğruluk ise o sözün değerini belirler.
O yüzden “Sen kim oluyorsun?” sorusu masum bir kabalık değildir. Siyasal alanın kapısına dikilip kimin içeri gireceğine karar verme iddiasıdır. Üstelik bu kapıcılık yalnız iktidarlara özgü de değildir. Gazeteci de yapar, akademisyen de siyasetçi de televizyoncu da. Bir fikre cevap vermek yerine konuşanı kıytırık ilan edip üniversitesini, unvanını, mesleğini didiklemeye başladığınız anda artık ad rem tartışmıyorsunuzdur. Söylenenle değil, söyleyenin konuşmaya layık olup olmadığıyla uğraşıyorsunuzdur.
Bu kapıcılığın çözüm sürecine bakan yüzü de şudur: Bir yandan “Toplum bu meseleye sahip çıksın!” denir, öte yandan toplum konuşmaya başladığında herkes birbirine “Sen kim oluyorsun?” diye sorar. Böyle bir ortamda toplum sürece katılmaz, seyirci olur. Seyircinin bulunduğu yerde ise toplumsal çözüm değil, yukarıdan yönetilen bir süreç, silsile-i merâtibi takip eden bir emir-komuta zinciri vardır.
Üstelik toplumsallaşma çözüm sürecinin demokratik süsü değil, sürdürülebilirliğinin şartıdır. Konuşulmayan korkular, itirazlar ve önyargılar ortadan kalkmaz; yalnızca bastırılır ve ilk krizde yeniden siyasetin önüne gelir. Toplumun konuşması, yalnız sürece meşruiyet kazandırmak için değil, çözümün taşıması gereken itirazları görünür kılmak ve sürecin aktörlerini kamusal denetime açık tutmak için de gereklidir.
“Sen kim oluyorsun?” sorusuna demokratik siyasetin verebileceği cevap çok basit: “Yurttaşım, o yüzden konuşuyorum.” Söylediğim yanlışsa yanlışımı gösterin, bilgisizsem düzeltin, fikrim kötüyse fikrimi çürütün. Ama bana konuşma ehliyeti vermeye kalkmayın. Hele hele cebinizden çıkaracağınız bir “kıytırıktır” mührüyle kimin sözünün muteber olduğunu damgalamaya hiç ama hiç yeltenmeyin. Çünkü demokraside tartışmanın kapısı vardır, lâkin kapıcısı yoktur.
Bu ülke, kendi kafasına göre başkalarına konuşma ruhsatı dağıtanların değil, sözünü birbirinden esirgemeyen yurttaşların ülkesi olmalıdır ki buna müzakereci demokrasi de diyoruz. Barış da demokrasi de ancak o söz çoğaldığında mümkün olacaktır. Yurttaş susarsa, susturulursa sadece muktedirler konuşur. Yurttaş konuşursa siyaset başlar.
[1] Richard Hofstadter, Anti-Intellectualism in American Life, New York: Alfred A. Knopf, 1963.














