Mete Kaan Kaynar yazdı | Skandal tiryakiliği: Hoplayıver çekirge

Türkiye’de yolsuzluk, rüşvet, kayırmacılık, nüfuz ticareti, kamu kaynaklarının eşe dosta dağıtılması, ihalelerin belli çevrelere peşkeş çekilmesi…

AKP ile başlamadı elbette. Bunların Cumhuriyet tarihi boyunca, hatta daha geriye gidildiğinde de, bolca örneğini bulmak mümkün. Siyasî ve bürokratik katakullinin tevellüdü eskidir bizde. Fuzûlî, Şikâyetnâme’sinde “Selâm verdim rüşvet değildir deyü almadılar” diye dertlendiğinden bu yana nereden baksan 500 yıl geçmiş.

Siyasî hayatımız skandallardan da hiçbir zaman mahrum kalmadı. Toplumun hayret ve tepki refleksinin birden yükseldiği, siyasî tansiyonun arttığı, kamuoyunun günlerce hatta aylarca tek bir olaya kilitlendiği dönemler geçmişte de vardı, bugün de var.

Fakat galiba artık skandala skandal demekte zorlanıyoruz. Daha doğrusu, skandal yaratacak, toplumsal ve siyasî tansiyonu yükseltecek hadiseler eksilmediği hâlde, onların yarattığı etki azalıyor ya da toplum sürekli olarak yüksek bir tansiyonla yaşamaya, bu hastalığa alışmaya mecbur kalıyor.

Nitekim bir olayın skandal olabilmesi için yalnızca hukuka, ahlâka ya da genel kabul görmüş normlara aykırı olması yetmiyor; toplumun da hâlâ şaşırabilecek, öfkelenebilecek, “Bu kadarı da olmaz!” diyebilecek bir eşiğinin bulunması gerekiyor. Çünkü skandal, yalnızca bir yolsuzluğun, hukuksuzluğun ya da ahlâkî bir sınır ihlâlinin adı değil.

John B. Thompson, Politik Skandal [1] adlı çalışmasında skandalı, belirli değerlerin, normların ya da ahlâkî kodların ihlâl edildiği bir eylem veya hadisenin başkalarınca öğrenilmesi ve kamusal bir tepki doğuracak kadar ciddi bulunması üzerinden tanımlıyor (Thompson, 2000: 13).

İhlâlin açığa çıkması yetmiyor, başkalarının bundan rahatsız olması, bu rahatsızlığın kamusal biçimde dile getirilmesi ve sorumluların itibarının zarar görme ihtimalinin ortaya çıkması gerekiyor. Farklı bir şekilde söylemek gerekirse, toplumsal tansiyonun yükselmesi gerekiyor ki bir skandal olsun. Demek ki bir skandalın skandal olabilmesi biraz da topluma bağlı; şaşıran, öfkelenen, gözünü olan bitene diken ve nihayet “Bu kadarı da olmaz!” diyen bir topluma.

Ne ilginç, Türkiye skandallara o kadar alıştı, o kadar skandal tiryakisi oldu ki artık, başka bir siyasal iklimde yeri yerinden oynatacak olaylar, haberler Türkiye’ye vız geliyor tırıs gidiyor.

Türkiye siyaseti uzun zamandır yüksek tansiyon hastası. Eskiden siyasî bünyenin tansiyonunu birden fırlatacak bir hadise, bugün birkaç puanlık oynamayla geçip gidebiliyor. Her yeni skandal, bir öncekinden daha büyük, daha çarpıcı, daha sarsıcı olmak zorunda. Aksi hâlde gündemin içinde yitip gidiyor.

Toplumsal tansiyonun sürekli yüksek seyretmesi yalnızca skandallara karşı duyarlılığımızı köreltmiyor; ortak şaşırma, ortak öfkelenme ve ortak bir Hadi canım sende! duygusunu da aşındırıyor, toplumsal reflekslerimiz köreliyor. Hiçbir şeye heyecanlanmıyoruz, şaşırmıyoruz; hiçbir şey artık tansiyonumuzu tek başına yükseltemiyor.

Çünkü tansiyonumuz zaten sürekli yüksek, sürekli şaşkınız: Yüksek siyasî tansiyon ve skandal tiryakiliği artık bizim yaşam biçimimiz. Tansiyon biraz daha yükselirse, bu kez yalnız siyasî reflekslerimiz körelmekle kalmayacak, toplumsal damarlarımız çatlamaya başlayacak.

Belki de bu yüzden bugün asıl soru, Türkiye’de neden bu kadar çok skandal yaşandığı değil; bunca skandalın neden artık skandal yaratamadığıdır

Otuz yılı aşkın bir süre önce İSKİ Skandalı’nın yarattığı toplumsal ve siyasî etkiyle, 19 Mart sonrasında belediyelerde sürdürüle gelen şafak operasyonlarının yarattığı etki çok farklı. Alışmışlık, vurdumduymazlık, adamsendecilik değil bu bence; skandal tiryakiliği, yüksek siyasî tansiyonla yaşama alışkanlığı; aksiyon-arsızlığı.

Thompson’ın tanımında asıl ilginç noktalardan biri, ihlâl edilen normun toplum açısından bir tür ahlâkî bağlayıcılığa sahip olması gerektiği. Herkesin o norm/nomos/nâmus üzerinde uzlaşması şart değil; tersine, normların kendileri de siyasî ve toplumsal mücadelenin konusu olabilir. Bir kesimin apaçık bir ihlâl saydığı şeyi başka bir kesim önemsiz, mâzur görebilir, hatta meşrû bulabilir.

Dolayısıyla skandal yalnızca bir normun ihlâl edilmesiyle ortaya çıkmıyor; aynı zamanda hangi normların hâlâ geçerli, bağlayıcı ve ihlâl edilmesi kabul edilemez olduğuna ilişkin bir mücadele de içeriyor. Thompson’ın deyimiyle skandal yaratma süreci, ihlâl edilen değer ve normların yeniden ileri sürüldüğü, savunulduğu, hatta kimi zaman yeniden üretildiği bir moralizasyon süreci aynı zamanda (Thompson, 2000: 15).

Bir toplumun skandalları, bu bakımdan, onun yalnızca neye kızdığını değil, neyi hâlâ ayıp, kabul edilemez ve siyaseten cezalandırılması gereken bir davranış saydığını da gösteriyor. Yani skandal dediğimizle siyasal nâmus arasında bir illiyet bağı var; skandal skandal olmaktan çıkarken toplum siyasal nâmus/nomoslarının sınırlarını da yitiriyor.

skandal tiryakiliği yüksek siyasi tansiyon, türkiye siyaseti, yolsuzluk, rüşvet, kayırmacılık, nüfuz ticareti, kamu kaynakları, kamu ihaleleri, siyasi skandallar, toplumsal tepki, toplumsal tansiyon, toplumsal hafıza, siyasi yozlaşma, siyasi ahlak, siyasi namus, john b. thompson, politik skandal, normlar, ahlaki normlar, kamusal tepki, moralizasyon, skandal ve siyaset, iski skandalı, ergun göknel, 1994 yerel seçimleri, sh p, 19 mart, ekrem imamoğlu, chp’li belediyeler, belediye operasyonları, gözaltı, tutuklama, yolsuzluk soruşturmaları, siyasi baskı, yargı ve siyaset, melih gökçek, ankara adliyesi, siyasi soruşturmalar, çekirge, skandal kültürü, toplumsal duyarsızlık, siyasal refleksler, watergate, richard nixon, kamuoyu, türkiye’de yolsuzluk, skandala alışmak
Skandal tiryakiliği: Hoplayıver çekirge

Thompson’ın zikrettiğim kitabındaki Şekil 1.2’den yola çıkarak hazırladığım infografik bu sürecin nasıl işlediğini daha açık gösteriyor. Hikâye bir ihlâlle başlıyor; fakat çoğu zaman ihlâlin yanında bir de onu gizleme çabası var. Ardından olay açığa çıkıyor ya da kamuoyuna yönelik ciddi iddialar ortaya atılıyor. İfşa ve iddia, kamusal kınamayı doğuruyor. Fakat iş burada bitmiyor.

Suçlanan kişi ya da kurumlar inkâr ediyor, karşı suçlamalar yöneltiyor; bu inkâr ve karşı suçlamalar yeni soruşturmaları, yeni belgeleri ve yeni ifşaları tetikliyor. Yeni ifşalar da bu kez Thompson’ın “ikinci derece ihlâller” dediği başka ihlâlleri ortaya çıkarabiliyor: İlk hadiseyi örtbas etmek için söylenen yalanlar, yanıltmalar, soruşturmayı engelleme çabaları, gerçeğe aykırı inkârlar…

Böylece skandal doğrusal bir çizgide ilerlemek yerine kendi kendisini besleyen bir çarka dönüşüyor. Thompson’ın ifadesiyle bir tür kedi-fare oyunu başlıyor; her inkârla bahis biraz daha yükseliyor ve kimi zaman örtbas sırasında işlenen ikinci ihlâller, başlangıçtaki ihlâlden bile daha önemli hâle geliyor.

Watergate’in Nixon açısından yıkıcı olan tarafının yalnızca ilk hadise değil, sonradan ortaya çıkan örtbas ve adaleti engelleme girişimleri olması bunun en meşhur örneklerinden biri (Thompson, 2000: 15–16). Thompson da şeklin basit bir doğrusal model olmadığını; büyük skandalların çoğunda inkârların, karşı iddiaların ve yeni ifşaların birbirini besleyerek yan hikâyeler, hatta yeni küçük skandallar ürettiğini özellikle vurguluyor (Thompson, 2000: 20–22).

Fakat bu çarkın dönmesi için bir şey daha gerekiyor: toplumun oyuna katılması. Yolsuzluğun bilinmesi bile tek başına yeterli değil. Thompson burada bizim meselemiz açısından son derece çarpıcı bir ayrım yapıyor:

Yolsuzluk yaygın biçimde bilinebilir ve yine de skandala dönüşmeyebilir. Hele yolsuzluk, kamu işlerinin yürütülmesinin neredeyse olağan ya da yarı-meşrû bir parçası gibi görülmeye başlamışsa, yeni bir ifşa öfkeli bir kamusal tepki yerine olsa olsa bir bezgin kabulleniş, ya da “Çalıyorlar ama çalışıyorlar!” türündenbir oksimoron da yaratabilir.

Dahası, tepkinin bir an için ortaya çıkması da yetmez; kınamanın yeterince yankı bulması ve skandalı siyasî ya da itibara ilişkin bir zarar doğuracak kadar uzun süre hayatta tutması gerekir (Thompson, 2000: 25–27).

1993’ün İSKİ Skandalı’na bu gözle bakınca Thompson’ın çarkının neredeyse ders kitabındaki gibi döndüğünü görüyoruz. İSKİ Genel Müdürü Ergun Göknel’in malî ilişkileri ve kurumun ihalelerine ilişkin iddialar açığa çıktı; Göknel görevden alındı, soruşturmalar ve davalar birbirini izledi, mahkûmiyet kararları geldi. Hadise yalnız Göknel’in şahsında kalmadı, İSKİ’den İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne, oradan da SHP’ye doğru yayıldı. 1994 yerel seçimlerine gidilirken dönemin basınında İSKİ’nin SHP’ye ağır darbe vurduğundan söz ediliyordu. Elbette SHP’nin 1994 yenilgisini tek başına İSKİ’ye bağlamak mümkün değil; ekonomik krizden merkez solun parçalanmasına kadar başka birçok etken vardı. Ama İSKİ, partinin sırtında seçim sandığına kadar taşınan ağır bir siyasî yüktü.

Burada önemli olan, 1990’ları bir ahlâk cenneti gibi hatırlamak değil. O yılların siyaseti de yolsuzluk, şiddet, faili meçhul, parti içi kavga ve skandal bakımından pek bereketliydi.

Fakat İSKİ örneğinde ihlâl ile kamusal tepki arasında bugün olduğundan daha kısa bir mesafe var gibiydi. Kamu kaynağı kişisel ya da siyasî çıkar için kullanılamaz normu, Thompson’ın ifadesiyle, yeterince ahlâkî bağlayıcılığa sahipti.

İfşa kınamayı, kınama yeni araştırmaları, onlar yeni ifşaları besliyor ve bütün bunlar dönüp siyasî itibara zarar veriyordu. Skandal, başka bir skandal gelip onu ekrandan silinceye kadar yaşayan bir haber değildi; birikiyordu. Kişinin, kurumun, partinin üzerine yapışıyordu.

19 Mart 2025’ten sonra ise önümüzde tek bir İSKİ değil, neredeyse kesintisiz çalışan bir skandal fabrikası var. İmamoğlu’nun diplomasının iptalinin hemen ardından 19 Mart’ta gözaltına alınması, 23 Mart’ta tutuklanması; ardından İBB’ye ve çok sayıda CHP’li belediyeye dalgalar hâlinde yönelen operasyonlar, gözaltılar, tutuklamalar, görevden uzaklaştırmalar, kayyım ve başkanvekili tartışmaları, iddianameler, tahliyeler, yeni operasyonlar…

Süreç İmamoğlu’nun şahsını çoktan aşarak İstanbul’un ilçelerinden başka büyükşehirlere kadar yayıldı. 2026 yazına gelindiğinde onlarca CHP’li belediye başkanı süreç içinde tutuklanmıştı.

Tam burada Thompson’ın normların kendilerinin de ihtilaflı olabileceği uyarısı anlam kazanıyor. Çünkü 19 Mart’tan sonra Türkiye’de aynı hadiseler etrafında tek bir skandal değil, birbirine rakip iki farklı anlatı oluştu.

İktidarın ve onu destekleyen kamuoyunun anlattığı hikâyede skandal; belediyelerde rüşvet, ihaleye fesat, kamu kaynaklarının kötüye kullanılması ve örgütlü bir yolsuzluk, casusluk düzeni iddialarıdır. Muhalif kamuoyunun anlattığı hikâyede ise asıl skandal; seçilmiş belediye başkanlarının yargı yoluyla tasfiyesi, yargının siyasî rekabetin aracı hâline getirilmesi ve seçmen iradesinin etkisizleştirilmesidir.

Ben burada dosyaların esasına ilişkin hüküm vermiyorum; süren davalar, verilen kararlar, reddedilen suçlamalar kendi hukukî mecrasında ayrıca tartışılır. Benim meselem skandalın toplumsal anatomisi. Çünkü artık taraflar yalnız aynı hadise hakkında farklı düşünmüyorlar; hangi hadisenin skandal olduğu konusunda da anlaşamıyorlar.

İSKİ’de çark kabaca ifşa → kınama → araştırma → yeni ifşa → siyasî maliyet diye dönüyordu. Bugünse çark dönüyor ama dişlilerinden biri sürekli boşa çıkıyor. Her sabah yeni bir operasyon, yeni bir gözaltı, yeni bir iddia, yeni bir itirafçı, yeni bir karşı suçlama… Bir gün önceki hadisenin üzerine eklenmesi gereken şey, ertesi gün onun yerine geçiyor.

Skandallar birbirini büyütmekten çok birbirini tüketiyor. Thompson’ın karmaşık skandallarda gördüğü dallanıp budaklanma bizde öylesine hızlanmış durumdaki, hikâyenin bütünü görünmez oluyor. Dosya büyüyor, haber çoğalıyor, arşiv şişiyor; fakat kamusal hafızada bağlam küçülüyor.

İşte skandal tiryakiliği dediğim şey biraz bu. Tiryakilikte aynı doz bir süre sonra aynı etkiyi yaratmaz; bünyenin daha fazlasına ihtiyacı vardır. Türkiye’nin siyasî bünyesi de artık tek bir belediye başkanının gözaltına alınmasıyla, bir ihale iddiasıyla, birkaç kişinin tutuklanmasıyla yerinden oynamıyor. Doz yükseliyor.

Bir operasyon yetmiyor, beş belediye gerekiyor; beş yetmiyor, ertesi sabah bir yenisi gerekiyor. Üstelik bütün bunlar zaten kronik biçimde yüksek seyreden bir siyasî tansiyonun üzerine biniyor. Skandal tiryakiliği dozu yükseltiyor, yüksek siyasî tansiyon ise yükselen dozu görünmez kılıyor. Böylece dün memleketin haftalarca konuşacağı bir hadise bugün öğleden sonraya varmadan sıradan gündem maddelerinden birine dönüşebiliyor.

Ve galiba bu hikâyenin sonuna İbrahim Melih Gökçek’ten daha uygun bir kahraman bulmak zor. Gökçek, 4 Eylül’de yurtdışındaki şirketlere kayıt dışı para aktarıldığı iddiaları üzerine başlatılan soruşturma kapsamında şüpheli sıfatıyla Ankara Adliyesi’ne gitti.

İddiaları reddediyor; soruşturmanın sonucunu elbette bilmiyoruz. Fakat adliyeye sakız çiğneyerek girmesi ve çıkışta yıllar boyunca geçirdiğini söylediği soruşturmaları anlatırken “Bir sıçrar çekirge, iki sıçrar…” deyimini hatırlatıp “Tam 500 tane soruşturma ve inceleme geçirdim… Takipsizlik aldı. Beni yakalayamadılar.” demesi [2] , yani kendi ağzıyla beş yüz kere sıçrayıp beş yüz kere de kurtulduğunu ilan etmesi, dosyanın içeriğinden bağımsız olarak, bizim burada anlattığımız siyasî ruh hâlinin neredeyse karikatürüydü.

Bir zamanlar çekirge üçüncüde yakalanırdı. Şimdi beş yüz kere sıçrasa da yakalanmadığını, yakalanmayacağını ağzında sakız ve arsız bir yüz ifadesiyle fâş eden, şecaat arz edecekken sirkatin söyleyiveren merd-i çekirgeler bile tansiyonumuzu yükseltmiyor.

Türkiye, o kadar yüksek siyasî tansiyonla yaşamaya, o kadar yüksek dozda skandala maruz kalmaya alıştı ki, tabiri caizse skandal arsızı hâline geldi. Böyle bir memlekette, beş yüz kere sıçrayan siyasî çekirge sakızlı Melih Paşa’nın basın toplantısında kendi hikâyesini geviş getirmesi toplumun zerre miskal umurunda olmuyor. Sakızı mı, çekirgesi mi, soruşturması mı? Birkaç saat konuşuyoruz, sonra yeni gündem geliyor.

Haydi eller havaya! Beş yüz yetmez, on bin kere zıplayıver çekirge, benim canım çekirge.
Bıdı bıdı bıdı bıdı çekirge.


[1] John B. Thompson, Political Scandal: Power and Visibility in the Media Age, Cambridge: Polity Press, 2000, s. 13.

[2] NOW Haber, Melih Gökçek’in Ankara Adliyesi çıkışındaki açıklaması, video kaydı, 04.09.2026, https://www.facebook.com/nowhaber.tr/videos/1351873577016618/ (erişim: 06.09.2026).

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş