Meydanlardan sokaklara: Özgür Özel’in muhalefeti üzerine…

Özgür Özel, sık sık iktidarın kendisine “Ekrem’i bırak, sokaklardan çekil, Ankara’ya gel, Ankara merkezli, siyaset yap, partinin başında otur” dediğini aktardı. 07 Temmuz 2025’te Özel, bu çağrıyı reddettiğini, Ekrem İmamoğlu’nu bırakmanın ona destek veren milyonlarca seçmene sırt çevirmek anlamına geleceğini de konuşmalarına ekledi. 21 Temmuz 2026’da CHP’den ayrılacağını duyurduğu konuşmada aynı konuya yeniden döndü; bu kez kendisine önerildiğini ileri sürdüğü uzlaşmanın karşılığını da açıkladı: İmamoğlu’ndan ve tutuklu arkadaşlarından uzaklaşırsa 80 yaşına kadar, yani 30 yıl boyunca partinin başında kalabileceği söylenmişti. Özel’in cevabı, parti içindeki iktidarını korumakla arkadaşları için mücadele etmek arasında ikincisini tercih ettiği yönündeydi.
Özel’in Ankara’da, genel başkanlık koltuğunda oturan bir muhalefet lideri olmak yerine sokakta mücadele eden bir lider olmak istediği âşikâr: Muazzam bir enerjisi var. Birkaç kere, şakayla karışık “Özgür Özel’in Erke Dönergeci’ne bağlandığını” yazmıştım. Her mitinginde kitlelerle sıcak bir bağ kuruyor. Dahası, siyasal baskı koşullarında mitinglerin muhalefetin görünürlüğünü ve dayanışmasını sürdürmek bakımından da bir işlevi var.
Peki muhalefet gerçekten bu iki seçenekten mi ibaret? Ya Ankara’da genel merkezde oturmak ya da miting yapmak mı gerekiyor? Peki bir genel başkanın sokakta olması, partisinin de sokak siyaseti yaptığı anlamına gelir mi?

Bu soruya verilecek cevap, “daha çok miting” ile “daha az miting” arasında bir tercih yapmak değil. İmamoğlu’nun olası siyasi yasağının tartışıldığı günlerde de mesele, Anadolu’yu karış karış dolaşan bir liderin kaç kişiye sesleneceğinden önce, o liderin ardından ne tür toplumsal ilişkilerin kurulacağıydı. Parti örgütünün köyde, kahvehanede, işyerinde, kampüste, mahallede gündelik hayatın içine yerleşmeyen faaliyeti, meydandaki kitleselliği kendi başına kalıcı bir siyasal güce dönüştüremez.
Çünkü toplum, kürsüden seslenilen homojen bir kalabalık değil; kurumları, çıkarları, farklı talepleri ve çatışmalarıyla yaşayan bir ilişkiler bütünüdür. İşçi fabrikada, öğrenci kampüste, emekli pazarda, kadın mahallede yalnızca “seçmen” olarak bulunmaz. Bu insanların gündemlerini dinlemeden, onlarla yan yana gelmeden, kendi siyasal tasavvurumuzu onların deneyimiyle karşılaştırmadan sokağa indiğimizi söyleyemeyiz. Halka gitmek, halka nutuk atmanın başka bir adı değildir.
Dahası, iktidarın yıpranmasıyla muhalefetin güçlenmesi arasında otomatik bir geçişkenlik de yoktur. Yoksullaşan çiftçinin tepkisi, direnen işçinin talebi, üniversitedeki öğrencinin öfkesi, kendi başlarına herhangi bir partinin hanesine yazılmaz. Bunlar ancak o mücadelelerle sürekli ilişki kurabilen, onların sorunlarını siyasal taleplere tercüme ederken kendisi de dönüşebilen bir hareketin toplumsal dayanağına dönüşebilir. İktidarın kaybettiği her şeyi muhalefetin kazanacağını sanmak, siyaseti birbirine bağlı iki kap arasında sıvı aktarımına benzetmektir.

YENİ Parti’nin ivme kaybedip kaybetmediği, mitinglerin YENİ Parti’yi bir iktidar alternatifi haline getirip getiremeyeceği son haftalarda da tartışılmaya başlandı.
Ruşen Çakır’ın 21 Ağustos 2025’teki “Mitingle olmaz mı, miting yetmez mi?” başlıklı değerlendirmesi bunlardan biri. Çakır, mitinglerin direnişi görünür kıldığını, tabanı ayakta tuttuğunu ve iktidarı rahatsız eden bir gövde gösterisi oluşturduğunu teslim ediyor. Fakat iktidar alternatifi olmak için bunlara ek olarak güven veren kadrolara ve ekonomi, eğitim, sağlık, dış politika gibi alanlarda somut bir programa ihtiyaç duyulduğunu söylüyor. Çakır’ın sorusu mitinglerin faydasızlığı değil, yeterliliği.
Çakır’ın Eylül 2026’da Bursa’dan aktardıkları ise soruyu biraz daha somutlaştırıyor. Özel’in esnafla, işçilerle ve köylülerle kurduğu doğrudan ilişkinin dikkat çekici olduğunu belirtiyor; buna karşılık gençlerin görece sınırlı katılımını ve iktidara duyulan öfkenin güçlü bir iktidar beklentisine dönüşmemesini sorun ediyor. Bir hafta sonraki “YENİ Parti’nin krizi” yayınında Hopa ve Kemalpaşa’daki görüşmelerinde aynı karışık duyguları gördüğünü anlatıyor: mücadele isteği var, fakat mücadelenin nasıl etkili olacağına ilişkin tereddüt de var. Kurultay sürecinde eski örgütsel alışkanlıkların sürdüğüne ilişkin kaygıları da aktarıyor. Bunların ülke çapında ölçülmüş bir durum değil, saha gözlemleri olduğunu unutmamak gerek.
Ruşen Hoca’yla mitinglerin iktidar alternatifi olmak için yeterli olmadığı konusunda hemfikirim. Tartışmayı genişletmek istediğim nokta ise şu: Programın olması ve iyi kadroların açıklanması da tek başına toplumsal örgütlenme yaratmıyor. Program, işyerindeki ve mahalledeki taleplerle karşılaştığında nasıl dönüşüyor? Parti toplumla yalnızca medya ve mitingler aracılığıyla mı konuşuyor, yoksa genel başkanından yerel örgütlerine kadar toplumsal kurumların içinde, halkla karşılıklı ilişki kurarak mı siyaset üretiyor? Başka türlü sorayım: YENİ Parti toplumu medya ve mitinglerle irşat etmeye, ikna etmeye mi çalışıyor; yoksa toplumsal kurumların içinde karşı-hegemonya yaratacak ilişkileri mi örüyor?
Burada program ile örgütü birbirinden ayırmamak gerekiyor. Bir partinin topluma söyleyecek sözü, anlatacak hikâyesi, geleceğe ilişkin tahayyülü olmalıdır; fakat bu hikâyenin kâğıda yazılması, onu insanların hikâyesi yapmaya yetmez. Hikâyeyi kuran entelektüeller, onu gündelik hayatın içine taşıyan örgüt ve görünür kılan liderlik arasında canlı bir ilişki kurulmadığında ortaya ya örgütsüz bir program ya da programını yalnızca liderinin sesinden duyan bir kalabalık çıkar. Söz, örgüt ve liderlik birbirinin yerine geçmez.

Berk Esen’in Temmuz 2026’da Cumhuriyet’e verdiği söyleşi, bu tartışmaya stratejik hazırlık ve siyasal güç dengeleri üzerinden bağlanıyor. Esen, mutlak butlan kararının yaratacağı sorunlara yeterince önceden hazırlanılmadığını savunuyor; toplumsal tepkinin kendiliğinden yükseldiğine işaret ediyor. Bir yandan Özel’in sahada karşılık bulduğunu belirtiyor, öte yandan yeni partinin yalnızca eski kadrolarla kurulmaması, gençlerin ve kadınların daha fazla siyasete katılması gerektiğini söylüyor. İktidarın muhalefeti parçalama stratejisine karşı Özel, İmamoğlu ve Yavaş arasında bir siyasal birlik öneriyor. Bu söyleşiyi “Özel daha az miting yapıyor” eleştirisi olarak okumak doğru olmaz; mesele, siyasal enerjinin örgütlü ve stratejik bir karşılığa dönüşmesi.
Üstelik program dediğimiz şey, herhangi bir partinin internet sitesinde duran vaatler kataloğu da değildir. Ekonomik krizin yükünün kimin sırtından alınacağı, eğitimde ve sağlıkta kamusal sorumluluğun nasıl kurulacağı, hukuk devletinin yalnızca kurumlarıyla mı yoksa toplumsal dayanaklarıyla da mı yeniden inşa edileceği gibi sorulara açık cevaplar verebilmelidir. Muhalefeti yalnızca iktidara öfke etrafında kurarsak, iktidarın gitmesini bir amaç; onun yerine nasıl bir düzen kurulacağını ise ayrıntı saymış oluruz. Oysa siyaset tam da bu “ayrıntı”da başlar.
Berk arkadaşıma sorulabilecek sorulardan biri, krizlere verilen doğru ya da yanlış tepkilerin yanında krizler arasında inşa edilen toplumsal ilişkileri nasıl ölçeceğimiz. Örgütlü bir toplumsal taban, iktidarın hamlelerini otomatik olarak etkisizleştirmez; fakat muhalefetin bütün varlığını liderin günlük tepkilerine bağımlı olmaktan çıkarabilir. Bu, Berk’in doğrudan ileri sürdüğü bir tez değil; onun strateji tartışmasını kendi örgütlenme sorumla buluşturduğum nokta.

Doğancan Özsel ile Armağan Öztürk’ün Eylül 2025’te Medyascope’ta yayımlanan yazıları ise meseleye parti içi çatışma ve siyasal çözümün sınırları üzerinden yaklaşıyor. Dostlarım, CHP’ye yönelik yargısal ve siyasal müdahaleleri teslim etmekle birlikte, parti içindeki hizipler arası rekabetin de çatışmayı ağırlaştırdığını savunuyorlar. Kitlesel tepkiyi kurumsal ve müzakereye dayalı siyasal çözümün alternatifi saymanın sınırlarına işaret ediyorlar. Onlarla tartışırken eylemi siyasetin yerine koymamak gerektiğini kabul edebiliriz; fakat sokak siyasetini yalnızca protesto eylemiyle özdeşleştiremeyiz. Toplumsal kurumlarda süreklilik kazanan siyaset, müzakerenin dışı değil, toplumsal dayanaklarından biridir.
Osman Sert, Karar’daki (16.07.2026) yazısında daha YENİ Parti kurulmadan önce, Özel’in sahadaki performansının önemli ölçüde direnç üzerinden oluşan kişisel liderlik algısına dayandığını belirtiyor ve yeni partinin gerçekten ne kadar yeni olacağını soruyordu. Daha geniş bir kadronun, farklı bir kimliğin ve eski CHP’den ayrışan politika önerilerinin gerekli olduğunu savunuyordu. Bu yaklaşım bizim sorumuzla kesişiyor: Liderin sahadaki görünürlüğü, parti örgütünün toplumsal kapasitesiyle hangi ölçüde destekleniyor?
Mustafa Karaalioğlu da aynı gazetedeki yazısında yeni partinin CHP’nin geleneksel seçmen sınırlarını aşan desteği devraldığını ve Özel’in yeni bir siyasal merkez oluşturduğunu ileri sürer. Mehmet Ocaktan kuruluşu, daha geniş toplumsal kesimlere ulaşma imkânı açısından tartışır. Ahmet Taşgetiren ise daha önce, mitinglerin sürdürülmesine rağmen adaylık ve ittifak sorunlarının kendi başlarına çözülmüş olmayacağını iddia etmektedir. Bu üç yaklaşım birbirinden farklı: Seçmen desteğinin kapsamı, siyasal kimlik ve ittifak kapasitesi. Fakat hiçbiri kendi başına toplumsal kurumların içinde sürekli örgütlenmenin yerine geçmiyor.
Bu süreklilik, yalnızca daha fazla üye kaydetmek ya da her ilçede bir parti bürosu açmak değildir. İnsanların gündelik sorunları etrafında ortak talepler geliştirebilmesi, kendi sözünü üretebilmesi ve birlikte hareket edebilmesidir. Karşı-hegemonya dediğimiz şey de yalnızca iktidarın söylemine karşı daha etkili bir söylem kurmakla doğmaz; toplumun içinde kalıcı ilişkiler, dayanışma biçimleri ve ortak mücadele pratikleri yaratıldıkça mümkün hâle gelir. Bir liderin meydandaki konuşması bu süreci görünür kılabilir; ama onun yerine geçemez.

Belki de tartışmanın asıl düğümü burada: Yeni olduğunu söyleyen bir siyasal oluşumu yeni kılan, yalnızca tabelası, kadroları ya da hitap ettiği seçmen havuzu değildir. Siyaset yapma tarzında, örgütün toplumla ilişkisinde, kararın nasıl üretildiğinde, yerel teşkilatın inisiyatifinde ne değiştiğine bakmak gerekir. Merkezden gönderilen mesajları yineleyen, genel başkanın gittiği şehre otobüs kaldıran, seçim yaklaşınca görünür hâle gelen örgütle; gündelik talepler karşısında söz ve sorumluluk alan örgüt aynı şey değildir.
YENİ Parti’nin kuruluşuyla birlikte Özel de eski CHP’den farklı, kapsayıcı bir oluşum hedeflediğini söyledi; partiye bir kişinin mülkü olarak bakmadığını vurguladı. Üye sayısı ve yeni örgütlenme alanındaki rakamlar da kamuoyuyla paylaşıldı. Ancak bu açıklamalar örgütsel kapasiteyi kanıtlayan sonuç göstergeleri değil, partinin kendi iddiaları ve faaliyet verileri. Üye olmak, aktif üye olmakla; bir mitinge katılmak da gündelik örgütlü siyaset üretmekle özdeş değil.
Bu bakımdan butlan yönetimindeki CHP ile Özel’in YENİ Parti’sini yalnızca miting sıklığı üzerinden karşılaştırmak yanıltıcı olur. Butlan yönetimindeki CHP’nin kitlesel sokak mobilizasyonunu sahiplenmemesi ile gerçekten hiçbir toplumsal kurumda siyaset üretmemesi aynı iddia değil; ikinci iddia ayrı kanıt gerektiriyor. Özel’in YENİ Parti’si bakımından da soru, genel başkanın hangi şehre gittiği değil, o şehirden ayrıldığında örgütün ne yaptığıdır.
Bir fabrika ziyareti işyerinde kalıcı örgütlenmeye dönüşüyor mu? Bir kampüs buluşması öğrencilerin kendi taleplerini partiye taşıyabildikleri sürekli bir ilişki yaratıyor mu? Mahalle örgütleri yalnızca seçim dönemlerinde mi ortaya çıkıyor, yoksa gündelik sorunların içinde inisiyatif kullanıyor mu? Parti, sendikaları ve toplumsal hareketleri kendi uzantısına dönüştürmeye kalkmadan, onların bağımsızlığını gözeterek dayanışma ilişkileri kurabiliyor mu?

Mitingler biter, kalabalıklar dağılır. O meydanlarda biriken öfke, umut ve dayanışma duygusu küçümsenemez; ama bunların kendi kendine örgüt, program ve toplumsal güç hâline geleceği de sanılamaz. Asıl sınav, kürsü söküldükten sonra başlar: İşçinin işyerinde, öğrencinin kampüste, köylünün tarlasında, kadının mahallesinde, emeklinin pazarında nasıl bir siyaset sürmektedir? Orada parti adına yalnızca bir afiş mi kalmıştır, yoksa birlikte hareket edebilen insanlar mı?
Sokakta olmak, bir genel başkanın meydanda görünmesi değildir; toplumun kendi sorunları etrafında siyasal özne hâline gelebilmesidir. Hattı muhalefet değil sathı muhalefet diyorsak o satıh, miting meydanının sınırlarında bitmez: Hayatın tamamıdır. Ve bir partinin gerçekten sokağa çıkıp çıkmadığını, genel başkanı meydandan ayrıldığında anlarsınız.













