Ekrem İmamoğlu’nun dört gün süren savunması bitti. Savunma basında geniş yer buldu diye yazmak isterdim ama hiç de öyle olmadı. Yandaş medyanın başlıkları Türk basın tarihine girecek türdendi. A Haber (14.10.2026) “Ekrem İmamoğlu sıkışınca şova sığındı”, Yeni Şafak (15.10.2026) “Suçlamalara cevap yerine FETÖ’ye selam çaktı” başlığını attı. Türkiye (15.10.2026) “İBB davasında Ekrem İmamoğlu savunma yaptı: Şova devam etti” başlığını tercih etti. A Haber yazarı Mahmut Övür ise 18 Ekim’de yine savunmayla doğrudan ilgisi olmayan bir başlıkla yazdı: “İmamoğlu’nun beklediği bir şey mi var?” (1)
Henüz kayyum atanmayan, internet hesaplarına erişim engeli getirilmeyen medya, hâlihazırda gözaltına alınmamış muhabirlerini Silivri’ye yönlendirdi ve İmamoğlu’nun savunmasını ekranlarına ve sayfalarına taşımaya çalıştı ama nâfile. İmamoğlu için kendi çaldı kendi oynadı demek de yanlış olur ama yer yerinden de oynamadı. O da nereden çıktı demeyin. İmamoğlu’nun internet sitesindeki savunma metinlerine göz atınca insan, eğer bu savunma TRT’den yayımlansaydı kaç şiddetinde bir politik deprem olurdu diye de düşünmeden edemiyor.

Savunmanın hukukî evsâfını konuşacak kalibrede değilim; o, hukukçuların işi. Ancak savunmayı siyasî bir metin olarak ele almanın da ilginç olacağı düşüncesindeyim. Zira bu davada yaşananları alt alta koymak yeter. Önce davanın TRT’den canlı yayımlanmasına ilişkin önerinin TBMM’de reddedilmesi ve İmamoğlu’nun savunmasının tutuklu sanıklar arasında sondan bir önceki, 106. sıraya bırakılması; aynı günlerde, duruşmadaki izinsiz görüntü kayıtlarının paylaşılması üzerine soruşturma açılması ve gazetecilerin çalışma koşullarının kısıtlanması; ardından, İmamoğlu’nun 8 Temmuz’da, tam da D. Trump hazretleri Türkiye semalarını nurlandırdığı o mübarek günlerde, savunmasını fiilen bir buçuk güne sığdırmasının beklenmesi, İmamoğlu bu süreye itiraz edince Mahkeme Başkanı Salim Başol’un (!) İmamoğlu’nun susma hakkını kullandığını tutanağa geçirmesi; üstelik savunmasını kitaplaştırarak sesini duyurmaya çalıştığı Millet Şahidimdir’e 27 Ağustos’ta, baskı aşamasındayken el koyma ve satış-dağıtım yasağı kararı verilmesi… Bütün bunlar insana şunu düşündürüyor: İmamoğlu’nu “buraya [Silivri’ye] tıkan kuvvet”, onu siyasal olarak görünmez, ulaşılmaz, işitilmez kılmak mı istiyor? (2)
O 8 Temmuz gününü biraz açmak gerek. Mahkemenin ilk celseyi bitirmesine bir buçuk gün kalmış. Dört bin sayfaya yaklaşan iddianame, avukatların konuşmaları, sorular, cevaplar… Hepsi bu daracık zamana sığacak! Mahkeme başkanı “Savunma yapmak istemiyorsanız ‘susma hakkımı kullandım’ şeklinde zapta geçer, celseyi kapatırım” dediğinde İmamoğlu’nun cevabı açıktı: “Susma hakkımı kullanmıyorum. Taleplerimi ve tespitlerimi anlatacağım.” Zapta ise tam tersi geçti: “Susma hakkını kullandı.” Savunmasını yapmak için itiraz eden bir sanığın, savunma yapmamakla bir tutulması! Gelin de buna yalnızca bir takvim anlaşmazlığı deyin.
Bir de şu var: İmamoğlu’nun karşısında yalnızca mahkeme heyeti yoktu. Savunmasının daha ilk gününde sözünü İstanbul’a, Türkiye’ye, hatta dünyanın demokrasi ve adalet meselesiyle ilgilenen insanlarına yöneltti. Bir yandan hâkime “Sayın Başkan” diye hitap ederken öte yandan “aziz milletim” diyordu. Yani Silivri’deki kürsüyü yalnızca beraat talep ettiği bir yer olarak değil, siyaseten varlığını sürdürdüğü bir kürsü olarak da kullandı. İyi mi kullandı, yoksa kötü mü? İşte asıl tartışmaya değer meselelerden biri de bu.
Bu açıdan, İmamoğlu’nun bir siyasî aktör olarak Silivri kürsüsündeki konuşmasını önemli buluyorum: Hangi kavramları öne çıkarmış, hangi siyasal anlatıyı kurmuş, nasıl bir dil ve üslup benimsemiş, mahkeme heyetinin ötesinde kimlere seslenmiş ve bu kürsüden nasıl bir gelecek tasavvuru ortaya koymuş? Dolayısıyla burada incelenecek olan, yalnızca bir sanığın kendisini savunması değil, savunma hakkı etrafında gelişen mücadelenin ve bu hakkın kullanılmasının siyasal anlamıdır.

Dört günü beş kavramla özetlemek
İmamoğlu’nun neredeyse orta boy bir kitap hacmindeki konuşmasını beş temel kavram etrafında tanımlamaya çalışsaydım siyasi tasfiye, millî irade, adalet/hukuk, delil/hakikat, direniş/mücadele kavramlarını kullanırdım. Biraz daha yakından bakalım. (3)
Siyasî Tasfiye: Neden buradayım?
İmamoğlu’nun savunmasındaki ilk büyük tez, kendisinin ceza hukuku kapsamında isnat edilen fiiller nedeniyle değil, siyasi rekabetin dışına çıkarılmak amacıyla yargılandığı iddiasıydı. Daha ilk günkü savunmasında kitabının yasaklanmasını da bu amaçla ilişkilendirerek yargılamanın siyaseten kendisini etkisizleştirmeye yönelik olduğunu ileri sürdü. Dördüncü gün ise iddianamenin bütünüyle siyasi olduğunu yeniden vurguladı. Böylece İmamoğlu, diğer bütün argümanların yorumlanacağı çerçeveyi belirlemeye, iddianamenin içeriğindeki tartışmalardan önce yargılamanın neden yürütüldüğüne ilişkin alternatif bir açıklama sunmaya gayret etti.
Millî irade ve demokrasi: “Ben yalnızca kendimi temsil etmiyorum”
İmamoğlu, savunmasında, kendi yargılanmasıyla seçmenin iradesi arasında sürekli bir bağlantı kurmayı da ihmal etmedi. Özellikle ikinci gün, hakkındaki suçlamaların İstanbul’un seçtiği yönetimin icraatlarına yöneldiğini belirterek kişisel savunmasını demokratik temsil tartışmasına bağladı. Üçüncü gün ise muhalefetin yaşananlara karşı verdiği tepkiyi millî irade adına yürütülen bir mücadele olarak tanımladı. Böylece İmamoğlu, hakkındaki iddialar ve kendi siyasi geleceğiyle seçmenlerin temsil hakkı arasında siyasal bir köprü kurmaya çalıştı. Bireysel mağduriyet iddiasını kolektif bir siyasal hak iddiasına dönüştürdü.
Adalet ve hukuk devleti: “Mesele benim özgürlüğümden ibaret değil“
Adalet kavramının bütün konuşmanın normatif temelini oluşturduğunu bilhassa not etmek gerekiyor. İmamoğlu, yargılama sürecine ilişkin eleştirilerini yalnızca kendi durumuna bağlamakla kalmadı; yargı bağımsızlığı, hukuk devleti, demokratik kurumlar ve toplumun geleceğiyle de ilişkilendirdi. Üçüncü gün, muhalefetin dayanışmasını cumhuriyeti, demokrasiyi ve adaleti yeniden kurma mücadelesi olarak nitelendirdi. İmamoğlu, böylece, kendisi için talep ettiği hakları genel ilkelerin parçası olarak açıklamaya çalıştı; Bana haksızlık yapılıyor önermesini hukuk devleti ilkeleri korunmalı önermesine genişletmeyi bildi.
Delil, ispat ve hakikat: Suçlamalar neye dayanıyor?
İmamoğlu’nun savunma boyunca en çok üzerinde durduğu meselelerden biri de, hakkındaki suçlamaların somut kanıtlara dayanmadığı iddiasıydı. Üçüncü gün özellikle tanık ve sanık beyanlarını maddî delillerle karşılaştırdı. İddiaları destekleyen somut belge ve kayıtların kendilerine sunulmadığını ileri sürdü. Dördüncü gün soruşturmanın delile dayanması gerektiğini vurguladı. Bu noktada, belediyecilik uygulamalarına, denetimlere, malî hesaplara ve önceki dönemlere ilişkin uzun açıklamalarda bulundu. Suçlamaların kanıtsal temellerini sorgulayarak bu iddiayı desteklemeye çalıştı. Hukukla siyaseti birleştirdi: Suçlamaların ispatlanamadığı iddiasını, yargılamanın siyasî amaç taşıdığı yönündeki daha geniş argümana dayanak olarak kullanmaya çalıştı.
Direniş, mücadele ve gelecek: Buradan sonra ne olacak?
İmamoğlu savunmasının sonunda yalnızca geçmişte yaşananları anlatmayı veya iddialara cevap vermeyi tercih etmedi; aynı zamanda, kendi siyasî geleceğine, Türkiye’nin nasıl yönetilmesi gerektiğine, demokratik kurumlara, sosyal adalete ve seçimlere ilişkin bir gelecek anlatısı da kurdu. Dördüncü gün, farklı siyasî görüşlerden yurttaşlara seslenerek cumhuriyet, demokrasi ve adalet etrafında birleşme çağrısı yaptı. Konuşmasının sonlarında yeni bir Türkiye’nin mümkün olduğunu ve bunun yolunun seçimden geçtiğini belirtti; savunmasını adaletin ve demokrasinin kazanacağı yönündeki mesajlarla tamamladı.
Özetle, İmamoğlu’nun savunmasındaki ilk dört kavram mevcut yargılamayı açıklama ve eleştirme işlevi görürken, beşinci kavram geleceğe dönük bir siyasî yönelim ortaya koydu. Savunması boyunca İmamoğlu, kendisini yargılanan bir kişi olmaktan çok, siyasî mücadelenin içindeki ve yargılayan bir aktör olarak kurmaya özen gösterdi; gelecekte nasıl bir rol üstlenmeye devam edeceğine ilişkin iddiasını da diri tutmaya çalıştı. Gerçekten de İmamoğlu’nun savunması, hakkındaki iddialara ilişkin somut ve teknik cevaplarla sınırlı kalmayıp, geleceğe yönelik siyasî bir manifestoya dönüştü.
Sözün kısası, Silivri’de dört gün boyunca yalnızca bir sanığın savunması dinlenmedi; bir siyasetçi, kendisini mahkeme önüne getiren süreci ve Türkiye’nin nasıl bir ülke olması gerektiğini de tartışmaya açtı. İmamoğlu’nun ileri sürdüğü her iddiayı doğru kabul etmek zorunda değiliz. Ama seçilmiş bir siyasetçinin sözünün, delillerinin ve itirazlarının kamuoyuna ulaşabilmesini demokratik hayatın lüksü değil, asgarî şartı saymak zorundayız. Çünkü bugün kimin konuşabildiğini, kimin duyulabildiğini yalnızca siyasî aidiyetimize göre tayin edersek, yarın söz hakkı için başvuracağımız bir kürsü bulamayabiliriz. Demokrasi biraz da beğenmediğimiz sözün söylenebilmesine tahammül edebilmektir.
Komedyen Deniz Göktaş tutuklandığında “Neşemizi…” diyordu; ben de şunu ekleyeyim: Türkiye demokrasiyi hak e-di-yor! “Demokrasimizi çalamazlar!”
[1] Basında kullanılan özgün başlıklar: Yeni Şafak, 15.10.2026, ; Türkiye, 15.10.2026, ; Mahmut Övür, A Haber, 18.10.2026
[2] Medyascope, 12.03.2026, CHP’nin İBB davasının TRT’den canlı yayımlanmasına ilişkin genel görüşme önergesinin AKP ve MHP oylarıyla reddi; Cumhuriyet, 10.03.2026, Duruşma salonunda çekilen görüntülerin paylaşılması üzerine başlatılan soruşturma; Medyascope, 13.03.2026, Gazetecilerin çalışma koşullarına ilişkin TGC açıklaması; Medyascope, 08.07.2026, 64. duruşmanın saatli aktarımı, savunma süresine itiraz ve susma hakkı tespiti; Serbestiyet, 28.08.2026, 27 Ağustos tarihli el koyma ve satış-dağıtım yasağı kararı
[3] İmamoğlu’nun dört günlük savunmasının tam metinleri (14–17.10.2026). Beşli kavramsal tasnifi ben yaptım.














