Hayırlı olsun, seçim sath-ı mâiline girdik. Kestane sokak tezgahlarına düşmüşse Ankara’ya güz, enginarlar baş verdiyse Urla’ya bahar, emekliye zam dile dolandıysa Türkiye’ye seçim zamanı gelmiştir; nokta. “Netekim” AK Parti’nin Ak Tolgalı Beylerbeyi şöyle buyurdu: “İnşallah 2027 bütçesinde başımızın tacı olan emeklilerimizin durumunu biraz daha iyileştirecek mali imkanları oluşturuyoruz. İhtiyaç duyulan yasal düzenlemeyi adalet ve hakkaniyet çerçevesinde TBMM’nin de takdiriyle sene sonuna kadar hayata geçirmeyi ümit ediyoruz.”
Reis the Lionheart bazı keklikleri çantaya koymasaydı ufukta seçimi göremez; seçimi göremeseydi de emekliye zam işini diline dolamazdı diye düşünüyorum. Nitekim, Butlanbaşı Mütekait Kemal Paşa’nın açıklamalarıyla da teyit etmiş olduk vehbinin kerrakesini. Gaziantep’te katıldığı etkinlikte, 2028 yılında yapılacak bir erken seçime dair düşüncelerini soran gazetecilere “Teklif gelirse varız. Erken seçim olursa itiraz etmeyiz. 2 ay da olsa 1 ay da olsa Türkiye bir an önce demokrasi oyunundan vazgeçmeli, gerçek demokrasiyi savunan yapısına kavuşmalı.” deyiverdi evvel zamanın “pîro”su şimdilerin Hûrik-Mûrik Kemal’i.
Seçimler ne zaman olabilir?

Geçtiğimiz hafta, en geç tarihte yapılabilecek bir erken seçimin olası senaryolarını yazmaya çalıştım. Bugün de seçimin ne zaman olabileceğini konuşalım.
Olağan seçim tarihine 553 gün var. 554. gün, yani 7 Mayıs 2028 Pazar; seçimler yenilenmezse sandık başına o gün gideceğiz. Müstakbel seçimimiz olağan takvimdeki tarihte olmayacaksa bile, şimdiden emekliye yıl sonuna doğru yapılacak bir yasal düzenlemeyle hayata geçirilecek bir zam konuşulmaya başlandığına göre seçimler bugün yarın TBMM gündemine gelecek gibi görünmüyor. Olağan tarihten önceki son pazar olan 30 Nisan 2028’i ise geçen hafta ayrıca konuştuk; onu şimdilik hesabın dışında tutuyorum, sonda yeniden döneceğim.
Bu durumda, 2026 ile 2027’yi ve olağan tarihten önceki son pazar olan 30 Nisan 2028’i dışarıda bırakırsak 2028’in 2 Ocak–23 Nisan aralığında erken seçim için önümüzde topu topu 17 tane pazarımız kalacak. Cumhur İttifakı önce bu 17 pazardan hangisini istediğine karar verebilir; ancak şifahi bir karar seçim tarihi yaratmaz. Bunun için seçimlerin yenilenmesine ilişkin anayasal usulün işletilmesi, kanuni takvimin belirlenmesi ve YSK’nin gerekli kararları alması gerekir. Üstelik Meclisin seçim gününü kendi belirleyip belirleyemeyeceği, kanundaki 60 gün kuralı karşısında hâlâ tartışmalı. Eh, bütün bunlar için de Mecliste 360 el lazım; yani Cumhur İttifakı “Seçim Hazır!” der demez tuz alıp koşacak bir muhalefete ihtiyaç var. “İhtiyaç var” dediysem Allah muhtaç etmesin, elimizde taş gibi Hûrik-Mûrik Kemal’imiz var;düşmana ne hacet.
Bu yazıda geçmiş seçimlere bir bakalım istedim. Onlar hangi aylarda yapılmış, hangi aylarda yapılınca katılım ne kadar olmuş. Elbette bize kesin bir şey söylemez ama yine de bir fikir verir diye düşünüyorum.
Biraz tarih
1919’dan bu yana, 1920’deki olağanüstü seçimi de sayarsak, 29 kez milletvekili genel seçimi yapıldı. Yaklaşan seçim 30. seçimimizdir. Olur ki bazı tarihçi hocalarım 29 rakamına itiraz edebilirler; haklıdırlar. Ben 1919 Mebusan Seçimlerini de -ki Mustafa Kemal de Erzurum mebusu olarak parlamentoya seçilmişti- dahil ettim; çünkü o milletvekillerinden Ankara’ya ulaşabilenler Birinci TBMM’ye katıldılar; bu seçim dahil edilmeyebilirdi ama ben ettim. Bilahare Mustafa Kemal’in 19 Mart Genelgesi’nden sonra da seçim yapıldı. Bu seçimin de mer’i seçim kanunu kanırta kanırta, zor koşullarda yapıldığını, bunun bir genel seçim olarak kabul edilmesinin doğru olmayacağını söyleyenler olabilir; yerden göğe haklıdırlar ama ben o seçimi de dahil ettim: Böylesine zor bir zamanda canhıraş yapılan bir genel seçimi dahil etmemeye gönlüm razı olmadı. Velhasıl 30. seçimimize hazırlanıyoruz; bu dar senaryoda erken seçim için (unutmayın, 2026 ile 2027’yi ve 30 Nisan 2028’i hesap dışı bıraktık) hepi topu 17 tane pazarımız var.[1]
1946’ya kadar yapılan seçimleri çıkarıyorum…
1876’da Anayasa’nın kabulünden 1943’e kadar üç aşağı beş yukarı -burada 1920’de Anadolu’da yapılan istisnai seçimleri ayrı tutmak yanlış olmaz; bu seçim adı üstünde istisnai bir seçimdi- aynı seçim kanunu kullandık. “Aynı seçim kanunu” dediysem siz inanmayın bana; 1982’deki 1982 Anayasası ile 2026’daki 1982 Anayasası ne kadar aynı anayasa ise ilk seçimlerde uygulanan Meclis-i Umumînin Suret-i İntihabına ve Tayinine Dair Talimat-ı Muvakkate ile 14 Aralık 1942 tarihli ve 4320 sayılı Mebus Seçimi Kanunu o kadar birbirinin aynısı idi; ama öz itibarıyla aynısı idi. Elbette 1876 talimatnamesi, 1908 kanunu ve 4320 sayılı Kanun hukuken ayrı metinlerdi; onları birbirine bağlayan, iki dereceli seçim mantığıydı. İşte bu yüzden 1946 öncesini aylık hesabın dışında tutuyorum: Halkın milletvekilini doğrudan seçmediği, oylamanın günlere yayıldığı seçimleri bugünün tek günlük sandığıyla aynı terazide tartamayız. Ama neden dışarıda kaldıklarını görmek için onlara kısaca bakalım.
Sandıkla milletvekili arasında: İki dereceli seçimlerin hikâyesi (1876–1943)
Bugün milletvekili seçiminde sandığa gittiğimizde önümüze konulan parti veya adaylardan birine oy veririz. Oyumuzun hangi milletvekillerinin seçileceğini belirlemesini bekleriz. Oysa Türkiye’de bu ilişki her zaman bu kadar doğrudan kurulmadı. İlk Osmanlı parlamento seçimlerinden 1943 genel seçimlerine kadar milletvekillerini doğrudan halk değil, çoğu zaman onun adına oy kullanan ikinci seçmenler, kimi zaman da yerel meclisler ya da özel seçici kurullar belirledi. Bu yöntemin adı iki dereceli seçim sistemiydi.
Birinci seçmenler (müntehib-i evvel), seçim hukukunun tanıdığı koşulları taşıyan yurttaşlardı. Önce bunlar ikinci seçmenleri (müntehib-i sani) belirliyor; ardından ikinci seçmenler milletvekillerini seçiyordu. İki dereceli seçim ile iki turlu seçim aynı şey değildir. İki turlu seçimde aynı temsil makamı için gerekirse ikinci kez oylama yapılır; iki dereceli seçimdeyse iki ayrı seçici topluluk vardır. Halk, milletvekiline değil, milletvekilini seçme yetkisi verilen kişilere oy verir.
Peki bu dolambaçlı yöntemin amacı neydi? Geniş bir ülkede iletişim ve ulaşımın sınırlı olması, seçmenlerin kendi çevrelerinde tanıdıkları kişiler üzerinden temsil edilmesi fikrini elverişli kılıyordu. Ne var ki iki dereceli sistemin yalnızca teknik bir kolaylık olduğunu söylemek de doğru olmaz. Halkla parlamento arasına yeni bir seçici katman yerleştirmek, siyasal kararın kimlerin elinde yoğunlaşacağı sorusunu da beraberinde getiriyordu. Bunun demokratik temsil açısından ne anlama geldiği, ancak dönemin hukuki kurallarıyla fiilî siyasal ilişkileri birlikte incelendiğinde anlaşılabilir.
Osmanlı’da ilk seçimler: İstanbul başka, taşra başka
İlk Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimlerinin temel hukuki dayanağı, 1876’da çıkarılan yedi maddelik Meclis-i Umumînin Suret-i İntihabına ve Tayinine Dair Talimat-ı Muvakkate idi. 23 Aralık 1876 tarihli Kânun-ı Esasî ise parlamentonun anayasal çerçevesini çizdi. Anayasa, her 50.000 erkek nüfusa bir mebus öngörüyor, seçimlerin gizli oyla ve özel bir kanunla düzenlenmesini istiyordu. Fakat ilk parlamento için yeterli zaman bulunmadığından geçici yöntemler uygulandı.
İstanbul’da gerçekten iki dereceli bir seçim yapıldı. İstanbul ve çevresi yirmi seçim bölgesine ayrıldı; bu bölgelerden ikişer kişi olmak üzere toplam kırk ikinci seçmen belirlendi. Onlar da İstanbul’un beşi Müslüman, beşi gayrimüslim on mebusunu seçtiler. Yalnız her bölgeden çıkan iki ikinci seçmenin biri Müslüman, biri gayrimüslim miydi; bunu söyleyecek belge elimizde yok. Kaynakların kesin olarak söylediği, kırk ikinci seçmenin on mebusu seçtiğidir.
Taşrada ise halk mebus seçimi için yeniden sandığa çağrılmadı. Vilayet, sancak ve kaza idare meclislerinde daha önce seçilerek görev almış üyeler, parlamento seçiminin seçici topluluğu olarak kullanıldı. Böylece seçmenlerin mebus belirlemek üzere yeni bir ikinci seçmen heyeti seçmesi yerine, mevcut yerel idare kurumları devreye sokuldu. İdare meclislerinin seçilmiş üyeleriyle, bu meclislerin mülkî ve resmî üyelerini aynı şey saymamak gerekir.
1908: Taşrada sandık nasıl kuruluyordu?
II. Meşrutiyet’le birlikte seçimler yeniden başladı. 1908’de kullanılan İntihab-ı Mebusan Kanun-ı Muvakkatı, 1877’de hazırlanıp yürürlüğe giremeyen tasarıdan yararlanılarak uygulamaya konuldu. Seçim yine iki dereceliydi; fakat bu kez taşrada birinci seçmenlerin ikinci seçmenleri seçtiği düzenli bir seçim usulü işletildi. 1908, 1912, 1914 ve 1919 seçimleri bu hukuki çizginin içinde gerçekleştirildi. [2]
Seçme hakkı genel ve eşit değildi. Birinci seçmen olabilmek için erkek olmak, yirmi beş yaşını tamamlamak, yurttaşlık ve ikamet koşullarını taşımak, ayrıca doğrudan devlete vergi verme gibi kanunda sayılan şartlara uymak gerekiyordu. Kural olarak her beş yüz birinci seçmen için bir ikinci seçmen belirleniyordu. İkinci seçmen sayısının hesabında kullanılan bu beş yüz, her biri ayrı sandığa gidecek sabit bir insan grubu demek değildi; ilgili seçim birimindeki seçici sayısına göre belirlenen kontenjandı. [3]
Seçim kaza ve nahiye ölçeğinde örgütleniyordu. Birbirinden uzak köyler ve mahalleler, seçmenlerin ulaşabileceği seçim şubelerine bağlanıyordu. Hatta nahiye teşkilatının bulunmadığı yerlerde, yakın köyler birleştirilerek geçici seçim şubeleri kurulabiliyordu. Oy verme günleri köy ve mahalleler için sıralanabiliyor; seçmenler kimi yerlerde muhtar, imam, papaz veya hahamın öncülüğünde topluca seçim yerine geliyorlardı. Mühürlü pusulalara isimler yazılıyor, belirlenen zamanda sandığa atılıyordu. Bu usul, seçimlerin neden bir güne sığmadığını da açıklıyor: Bir bölgede köylüler oylarını tamamlamışken başka bir bölgede seçimin ilk aşaması hâlâ sürüyor olabilirdi.
1920: Olağanüstü meclis için olağanüstü usul
İstanbul’un 16 Mart 1920’de işgalinden üç gün sonra Mustafa Kemal Paşa’nın yayımladığı 19 Mart Genelgesi, Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir Meclis toplanmasını öngördü. Her sancaktan nüfusuna bakılmaksızın beş temsilci seçilecekti. Ancak bunu 1908’deki gibi halkın önce yeniden ikinci seçmen seçtiği sıradan bir seçim sayamayız. Mevcut ikinci seçmenler, idare ve belediye meclisleriyle Müdafaa-i Hukuk yönetimlerindeki kişiler özel seçici kurullarda bir araya getirildi. İstanbul’daki son Osmanlı Meclis-i Mebusanından Ankara’ya gelebilen üyeler de Birinci TBMM’ye katıldı. [4]
Cumhuriyet kurulurken sistem korundu
Cumhuriyet’e geçiş seçim yöntemini bir anda değiştirmedi. 3 Nisan 1923 tarihli ve 320 sayılı Kanun’la seçim mevzuatı yenilendi; ancak iki dereceli sistem sürdürüldü. Birinci seçmenler için yaş sınırı on sekize indirildi, vergi şartı kaldırıldı. Her 20.000 erkek nüfusa bir milletvekili ve her 200 erkek nüfusa bir ikinci seçmen esası getirildi. Artan nüfus için ayrıca hesaplama kuralları vardı. Kadınlar bu hesapta yer almıyor ve milletvekili genel seçiminde oy kullanamıyordu. [5]
1923 seçimleri, saltanatın kaldırılması ve Millî Mücadele’nin kazanılmasından sonraki yeni siyasal dönemin kadrolarını belirledi. 1927 seçimlerinde ise parti merkezinin adaylar üzerindeki yetkisi daha belirgin hâle geldi. CHP’nin 23 Haziran 1927’deki tüzük değişikliğiyle milletvekili adaylarını belirleme yetkisi genel başkana bırakılmıştı.[6] Buna rağmen hukuki usul değişmedi: Yurttaşlar ikinci seçmenlere, ikinci seçmenler milletvekillerine oy veriyordu.
1931’de bazı yerler bağımsız adaylara açıldı; 1935’te kadınlar milletvekili seçme ve seçilme hakkını ilk kez kullandı. 1934 düzenlemelerinden sonra seçmen yaşı kadınlar ve erkekler için yirmi iki oldu. İkinci seçmen hesabında artık kadın ve erkek toplam nüfus kullanılıyor ve her dört yüz nüfusa bir ikinci seçmen düşüyordu. Yine de kadınların siyasal katılımı, milletvekillerinin doğrudan seçilmesi anlamına gelmiyordu: Kadınlar da ikinci seçmenleri seçiyordu. [7]
Tek parti döneminde sandık: Hukuki yetki ile fiilî güç arasındaki mesafe
Tek parti döneminin seçimlerini yalnızca kanunun maddeleriyle anlamak mümkün değil. Hukuken yurttaş ikinci seçmeni, ikinci seçmen milletvekilini belirliyordu. Fiilen ise CHP’nin yerel örgütleri ikinci seçmen aday listelerinde, merkez yönetimi de milletvekili adaylarının saptanmasında belirleyici bir konumdaydı; 1927’de aday belirleme yetkisinin genel başkana bırakılması bunun en açık örneğiydi.
CHP Genel Sekreteri Recep Peker’in 12 Aralık 1934 tarihli teşkilat yazısı (özgün arşiv nüshasını göremedim; akademik çalışmalardaki aktarıma dayanıyorum) bu ilişkiyi daha elle tutulur kılıyor. Peker, kadınların ikinci seçmen olabilmesi için önceden partiye yazdırılmasını istiyor; parti adaylarının dışındakilere oy veren üyelerin disiplin yaptırımıyla karşılaşabileceğini hatırlatıyordu.[8] Dolayısıyla yalnızca “seçmen kimi istiyorsa onu seçerdi” demek, uygulamadaki örgütsel denetimi görünmez kılar. Öte yandan bir parti talimatını, her köyde seçmenlerin aynı biçimde davranmış olduğunun kanıtı saymak da doğru olmaz.
Bu iki düzeyi ayırmamız gerekiyor: Kanun, seçmenin ne yapabileceğini söylüyordu; parti ve yerel güç ilişkileri ise ne yapabildiğinin sınırlarını belirliyordu. Eşraf, bürokratlar, belediye yöneticileri ve köylerde etkili aileler bu süreçte rol oynayabiliyordu.
Bir Anadolu kasabasında seçim günü
1943 genel seçimlerinde kullanılan 14 Aralık 1942 tarihli ve 4320 sayılı Mebus Seçimi Kanunu, işin taşradaki mekanizmasını oldukça açık biçimde gösterir. Kanunun ilk maddesine göre “…her vilâyet bir seçim dairesi ve her nahiye bir seçim şubesi” sayılıyordu. Bir vilayetin milletvekilleri bütün il adına seçilirken, ikinci seçmenlerin belirlenmesi daha küçük coğrafi birimlerde yapılıyordu.
Valiler ve kaymakamlar seçimin başladığını belediye yönetimlerine, nahiyelere ve köylere bildiriyordu. Muhtarlar ve ihtiyar meclisleri nüfus ve seçmen defterlerinin hazırlanmasında görev alıyordu. Bu kayıtlar ilan ediliyor, itirazlar için süre tanınıyordu. Böylece sandık kurulmadan önce kimin nerede oy kullanacağı ve her seçim şubesinin ne kadar nüfusu temsil ettiği belirlenmiş oluyordu.
İkinci seçmen sayısı oy kullanma hakkı bulunan seçmenlerin değil, seçim şubesinin kadın ve erkek toplam nüfusunun üzerinden hesaplanıyordu. Kanunun 19. maddesi her dört yüz nüfusa bir ikinci seçmen öngörüyordu. Örneğin nüfusu 2.800 olan bir şubeden yedi ikinci seçmen çıkıyordu. Bu, nüfusun yedi ayrı dört yüz kişilik kümeye ayrılması anlamına gelmiyordu. Şubede kayıtlı seçmenler, seçilecek yedi kişinin tamamı için oy veriyordu.
Oy verme de bugünkünden farklı olarak tek bir pazar gününe sığmak zorunda değildi. Şube seçim heyeti köylerin hangi gün ve saatte oy kullanacağını belirleyebiliyordu. Aynı şubeye bağlı birkaç köy sırasıyla sandığa gelebiliyor, işlem bitmezse sandık mühürlenip sonraki gün devam edilebiliyordu. Seçmen pusulaya ikinci seçmen olmasını istediği kişilerin isimlerini yazıyordu; okuma yazması yoksa güvendiği birine yazdırabiliyordu. Oylar sayılınca en çok oy alanlar ikinci seçmen oluyordu.
Burada büyük bir ilin nasıl seçime katıldığını düşünelim: Ankara’nın, Konya’nın veya Afyonkarahisar’ın bütün seçmenleri bir yerde toplanıp milletvekili seçmiyorlardı. Her seçim şubesi kendi ikinci seçmenlerini belirliyor; bu kişiler sonraki aşamada kendi vilayetlerinin bütün milletvekilleri için oy kullanıyordu. İkinci aşamadaki oylar kaza merkezlerinde kullanılabiliyor, sonuçlar vilayet merkezinde birleştiriliyordu. Bir köyün ikinci seçmeni yalnızca o köy için ayrılmış bir milletvekili seçmiyordu.
Seçim şubelerinin küçültülmesi ve oy verme işinin günlere yayılması, mesafe ve hava koşullarının yarattığı güçlükleri azaltabiliyordu. Fakat bu, her köyde mutlaka sandık bulunduğu anlamına da gelmiyordu. Milletvekili seçiminin ikinci aşamasında az sayıda kişi yolculuk yapıyor, ama ilk aşamada bazı köylülerin başka yerleşimlerdeki şubeye ulaşması gerekiyordu.
1943: Seçmek mi, adaylar arasında tercih yapmak mı?
1943 genel seçimleri, iki dereceli sistemin uygulandığı son milletvekili genel seçimi oldu. Yeni 4320 sayılı Kanun önceki seçim mevzuatını kaldırmış, fakat iki dereceli usulü korumuştu. Yenilik başka yerdeydi: CHP yönetimi bazı illerde milletvekili sayısından daha fazla aday gösterdi. Ankara’da on beş milletvekilliği için on dokuz, İstanbul’da yirmi üç milletvekilliği için otuz bir aday vardı.[9] Böylece ikinci seçmenlerin aynı partinin adayları arasında tercih yapabilmesi mümkün oldu.
Bu yeniliğin sınırı da açıktı: Seçmenlerin önüne birden fazla isim konulması, aday havuzunun parti dışında serbestçe oluştuğu anlamına gelmiyordu. İkinci seçmenin tercihi genişlemişti; fakat tercih edebileceği adayların belirlenmesinde parti yönetiminin ağırlığı sürüyordu.
1946: Aradaki seçici katman kalkıyor
5 Haziran 1946 tarihli ve 4918 sayılı Milletvekilleri Seçimi Kanunu, 4320 sayılı Kanun’u yürürlükten kaldırdı. Böylece 21 Temmuz 1946’da yapılan genel seçimler tek dereceli sistemle gerçekleştirildi: Seçmenler artık milletvekili adaylarına doğrudan oy veriyordu. Fakat seçim yönteminin değişmesi, oy kullanma ve sayım güvencelerinin bütünüyle sağlandığı anlamına gelmiyordu. 1946 seçimi “açık oy, gizli sayım” uygulamasıyla anıldı; gizli oy, açık sayım ve seçimlerin yargısal denetimi yönündeki temel dönüşüm 16 Şubat 1950 tarihli ve 5545 sayılı Kanun’la gerçekleşti.
Özetle 1876’dan 1943’e uzanan iki dereceli seçim tarihinin tek bir hikâyesi yoktur. 1877’de taşrada mevcut idare meclislerinin seçilmiş üyeleri, 1908’de kaza ve nahiye sandıklarından çıkan ikinci seçmenler, 1920’de olağanüstü seçici kurullar, tek parti dönemindeyse CHP’nin aday belirleme mekanizmaları öne çıktı. Aynı temsil tekniği, farklı dönemlerde farklı siyasal sonuçlar üretti. Bu nedenle seçimin ne kadar demokratik olduğunu yalnızca sandığın varlığına bakarak anlayamayız. Kimin aday olabildiğine, kimin seçici olabildiğine ve oyların temsil yetkisine hangi ilişkiler içinde dönüştüğüne de bakmak gerekir.
Bu yazının ikinci bölümünde, 1946’dan bugüne yapılan genel seçimlerin hangi aylarda yapıldığına, bunların kaçının gerçekten erken seçim olduğuna ve 2028’de sandığın en çok hangi ay kurulabileceğine bakacağız. (Devam edecek)
[1] Türkiye Büyük Millet Meclisi, TBMM Albümü, Cilt 1, “Yasama Organları ve Tarihsel Akış Tabloları”, https://cdn.tbmm.gov.tr/TbmmWeb/Albumler/Tbmm_Albumu/Cilt1.pdf (erişim: 1 Kasım 2026); Kenan Olgun, “Türkiye’de Cumhuriyetin İlanından 1950’ye Genel Seçim Uygulamaları”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi 27, sy. 79 (2011): 1–36. 1919 Osmanlı seçimi ve 1920 olağanüstü seçim ayrı süreçler olarak sayılmıştır.
[2] Olgun, “Türkiye’de Cumhuriyetin İlanından 1950’ye Genel Seçim Uygulamaları”, 1–36. 1877 geçici talimatnamesi ile 1908 seçim mevzuatının sürekliliği, aynı hükümlerin değişmeksizin yürürlükte kaldığı anlamına gelmez.
[3] Kenan Olgun, “Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Ara Seçimler (1908–1912 Dönemi)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi 28, sy. 82 (2012), (erişim: 1 Kasım 2026); 1908 usulü ve 500 birinci seçmene bir ikinci seçmen hesabı.
[4] Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mart 1920 tarihli seçim genelgesi için bk. Olgun, “Türkiye’de Cumhuriyetin İlanından 1950’ye Genel Seçim Uygulamaları”, 1–36, “1920 Seçimleri” bölümü.
[5] 3 Nisan 1923 tarihli ve 320 sayılı Kanun hakkında bk. Olgun, “Türkiye’de Cumhuriyetin İlanından 1950’ye Genel Seçim Uygulamaları”, 1–36.
[6] Olgun, “Türkiye’de Cumhuriyetin İlanından 1950’ye Genel Seçim Uygulamaları”, 1–36, “1927 Seçimleri” bölümü.
[7] Olgun, “Türkiye’de Cumhuriyetin İlanından 1950’ye Genel Seçim Uygulamaları”, “1935 Seçimleri” bölümü; 14 Aralık 1942 tarihli ve 4320 sayılı Mebus Seçimi Kanunu, m. 19, Resmî Gazete, 17 Aralık 1942, sayı 5258.
[8] Peker’in 12 Aralık 1934 tarihli yazısından aktarım için bk. Olgun, “Türkiye’de Cumhuriyetin İlanından 1950’ye Genel Seçim Uygulamaları”, 1–36, “1935 Seçimleri” bölümü.
[9] Olgun, “Türkiye’de Cumhuriyetin İlanından 1950’ye Genel Seçim Uygulamaları”, 1–36, “1943 Seçimleri” bölümü. Aynı çalışmaya göre İzmir’de de 15 milletvekilliği için 20 aday gösterilmişti.














