Yekta Şirin, Hür Fikirler’de 07.11.2025’te yayımlanan Terörsüz Türkiye Sürecinde Akademinin Sessizliği başlıklı yazısında bu sessizliğin nedenini soruyor. Yazısını X’te, üniversitelerin sürece yaklaşımının akademisyen ile entelektüel arasındaki büyük farkı gösterdiği notuyla paylaşmış. Elhak, TRT Haber Özel Haberler Müdürümüzün önünde saygıyla eğiliyorum; entelektüel ayrı bir kumaştır, akademisyen ayrı.
Yazısına, Mücahit Bilici’nin Serbestiyet’te 31.10.2025’te yayımlanan Akademi Hakikatin Peşinde midir? başlıklı yazısına atıfla başlamış Şirin. Bilici’nin, akademik üretimin yüzde doksanının zayiat, yayınların büyük bölümünün dolgu malzemesi olduğu yolundaki saptamasını —tırnak içinde değil, dolaylı biçimde— aktarıyor. Bilici’nin kendi cümlesi şöyle: “Normalde akademik üretimin yüzde doksanı zayiattır. Kimine göre dolgu malzemesidir, diğer kısım kırılmasın veya taşınabilsin diye.” Bilici ayrıca, akademik üretimle ilgili olarak “İyimser bir nazarla katlanılması gereken bir ekosistem unsuru olduğu söylenebilir. Birkaç yerde çiçek açsın diye geniş bir bahçede yeşillik lazımdır… Akademideki amaca yabancılaşma düzeyi aslında korkunç boyutlardadır.” diyor. Bu yazı da öyle ahım şahım bir yazı değil zaten; zahmet edip bakmanıza gerek de yok.
Bilici’nin yazısındaki argümanları, kendi yazısının ilerleyen bölümlerinde akademinin çözüm sürecindeki ilgisizliğini izah etmek için kullanır ve çok önemli tespitlerde bulunarak şöyle der, eski Sakarya Büyükşehir Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler Şube Müdürü Sayın Şirin: “Türkiye, terör örgütlerinin saldırılarında binlerce vatandaşını kaybetti. Dolayısıyla terörle mücadele, ülkenin en öncelikli meselesi oldu.” Kültür ve Turizm Bakanlığında danışmanlık da yapmış olan Şirin şöyle devam eder: “Son olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim’deki tarihî çağrısı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iradesiyle adı konan ‘Terörsüz Türkiye’ süreci terör sorununun çözümü adına yeni bir dönemi başlattı… Fakat Türkiye için böylesine önemli bir süreçte özellikle üniversitelerin bu sürece anlamlı bir katkı sağladıklarını söylemek o kadar kolay değil. Bilici’nin bahsettiği özgünlüğün nasıl önemli bir eksikliğe yol açtığını ispat edercesine daha ziyade bir izleyici pozisyonunda kaldılar. Oysa akademisyenlik sadece üniversite koridorlarında yürütülen, toplumsal meselelere mesafeli bir meslek uzmanlığı olarak görülemez. Ülkenin en önemli sorununun çözümü için yürütülen bir sürece akademisyenlerin kayıtsız kalması mümkün olabilir mi? Terörün bitirilmesine dönük atılan adımlar akademisyenleri hiç mi ilgilendirmiyor?”
Yalnız, önce “sessizlik” dediğimiz şeyin sesini biraz açalım. Üniversitelerin kurumsal bir açıklama yapmaması başka, tek tek akademisyenlerin konuşmaması başka; makale, panel, ders ya da araştırma üretmemek bambaşka bir şey. Hepsini aynı torbaya koyup sonra torbaya “sessiz” etiketi yapıştırmak, belki de Bilici’nin yüzde doksanlık hesabından daha kolay bir akademik üretim biçimi. Sessizliği neyle ölçtüğümüzü söylemeden akademiyi sessizlikle itham etmek, termometreyi kırıp havanın soğukluğunu ilân etmeye benziyor.

Barış Akademisyenleri
Barış Akademisyenleri “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi 11 Ocak 2016’da ilk aşamada 1.128 imzayla kamuoyuna açıkladıklarında, Sayın Şirin’in Maltepe Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema yüksek lisans programında Eylül 2019’da tamamlayacağı “Oryantalizm Bağlamında Ferzan Özpetek Sineması” başlıklı tezini teslim etmesine daha üç yıldan fazla vardı. Sakarya Büyükşehir Belediyesi Encümeninin 1 Mart 2018 tarihli kararına göre, Genel Sekreter Yardımcısı Ayhan Kardan ve Atık Yönetimi Şube Müdürü Yasin Çakır’la birlikte, İngiltere’deki Southport Skip Hire Ltd. firmasına 14–17 Mart 2018’de düzenlenecek teknik gezi için görevlendirilmesine de nereden baksan iki yıl vardı. (Unutmadan meraklısına not: Siz de Maltepe Üniversitesi’nin bu programında yüksek lisans yapmak isterseniz, 2026–2027 akademik yılı için tezli programın dört dönemlik ücreti KDV dâhil 432.000 TL.) Ama koskoca adam, elbette bu olayı duymuş, işitmiştir. Hani şu şey vardı ya: AKP, 7 Haziran 2015 seçimlerinde birinci parti olmuş ama TBMM’de tek başına hükümet kurma çoğunluğunu kaybetmişti; 13 Temmuz’da koalisyon görüşmeleri başlamıştı. Ardından 24 Temmuz’da kapsamlı askerî operasyonlarla çatışmalı döneme dönülmüş, 11 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan çözüm sürecinin “buzdolabında” olduğunu söylemişti. Aylar sonra da 11 Ocak 2016’da ilk aşamada 1.128 entelektüelin imzasıyla bildiri kamuoyuna açıklanmıştı. İşte bu pek de şirin olmayan olayların ardından çok sayıda imzacı entelektüel işinden edilmiş, binlerce akademisyen de “Kuzuların Sessizliği”ne bürünmüştü. Ve hakkını teslim etmek lazım ki Yekta Bey baştan sona haklıydı: Akademisyen ayrı, entelektüel ayrıydı ve Bilici Hoca’nın da altını çizdiği gibi, “Normalde akademik üretimin yüzde doksanı zayiattı. Kimine göre dolgu malzemesi[ydi.]…” İşte, nitekim, katranın kinetik enerjisini artırarak, kaynatarak da şeker elde edilmiyor.
Üstelik 2016 ile 2025 arasına yalnızca dokuz takvim yılı girmedi. İhraçlar, uzaklaştırmalar, istifaya zorlamalar, idarî soruşturmalar ve ceza davaları girdi; üniversitenin kapısına iliştirilmiş koskoca bir “konuşanın başına bunlar gelir” levhası girdi. Anayasa Mahkemesi 26 Temmuz 2019’da, bildiriye imza attıkları için cezalandırılan akademisyenlerin ifade özgürlüklerinin ihlâl edildiğine hükmetti. Ama hukukî ihlâl tespit edilene kadar siyasî terbiye çoktan verilmişti. Bugünkü sessizlik akademisyenin fıtratından mı geliyor, yoksa üniversiteye öğretilmiş bir davranış mı? Önce dilini kesip sonra niçin konuşmadığını sormak, doğrusu, akademiye mahsus pek özgün bir yöntem.
Biz birinci çözüm sürecinin neden sona erdiriliverdiğini de anlamamıştık ama neyse; bunlar gereksiz detaylar, olur böyle şeyler. Bizim asıl aklımızda tutmamız gereken tek şey, akademisyen ile entelektüelin ayrı ayrı şeyler olduklarıdır.
Ve devletin bekası, Devlet Bahçeli’nin kulağına fısıldayınca
Ne olduysa oldu; ya Anadolu irfanı ya devletin bekası ya da her ikisi birden Devlet Bahçeli’nin kulağına bir şeyler fısıldadı. Meydanlarda Öcalan’ı asması için Erdoğan’a urgan fırlatan Bahçeli, bir anda sevgi pıtırcığına; yılların “bebek katili”, “teröristbaşı” da bir süre sonra “PKK’nın kurucu önderi”ne dönüşüverdi. İnsandır, fikri değişir; bunda gerçekten ama gerçekten bir beis yok. Ama bizim de Devlet Bahçeli’ye fikrinin neden değiştiğini sorma hakkımız yok! Öyle ya, bir siyasî lider “HDP kapatılsın!”dan ve Öcalan’ın idamını savunmaktan “gelsin DEM Parti grup toplantısında konuşsun”a geçiyorsa bir açıklama, bir özeleştiri, bir izahat beklemek hakkımız değil mi? Değil? Sonuçta Devlet Bahçeli de Yekta Şirin de kamuoyuna seslenen birer kanaat önderi; ikisinin de akademiyle yolu kesişmiş.
Burada mesele fikir değiştirmek değil; fikir değişikliğinin siyasî hesabını vermektir. Dün idamı savunup bugün Öcalan’ın DEM Parti Meclis Grubu’nda konuşmasını öneriyorsanız, aradaki yolu seçmene anlatmak zorundasınız. Yok anlatmıyorsanız bu sürece inanmayan entelektüellere de gücenmeniz gerekmiyor. Bütün bu dönüşümü “Devletin bekası öyle gerektirdi” diye açıklamak, açıklama yapmak değil, açıklamanın yerine mühür basmaktır. Mühür basılınca dünkü söz de bugünkü söz de doğru sayılıyor; yanlışlanan fikir değil, hatırlayan yurttaş oluyor.
Entelektüel ile akademisyen arasında ne fark vardır? Yok, bilemediniz; sadece o dediğiniz değil. Bir de şu var: Entelektüel dediğin bulur, bulmaz ama doğrunun peşindedir. Edward Said’in çizdiği entelektüel, hakikati iktidara söyleyen; ortodoksiye ve dogmaya karşı rahatsız edici sorular soran kişidir. Entelektüel muhaliftir; bir partiye muhalif olmakla yetinmez, sisteme, rejime, mevcut olana da muhaliftir. Septisizm onun mütemmim cüzüdür. Hocalığını elinden alır, üniversiteden atarsınız onu, onları; ama entelektüellikten atamazsınız.
Yekta Bey’in büyük keşfine rağmen, akademisyen ile entelektüel iki ayrı insan türü değil. Akademisyenlik bir meslek, entelektüellik ise kamusal bir tutumdur. Aynı kişi ikisini birlikte taşıyabilir; hatta taşıması beklenir. Mesele diplomanın, kadronun ya da unvanın insana fikir ve haysiyet armağan etmemesidir. Akademik unvan, entelektüel cesaretin nüfus cüzdanı değildir; ama entelektüel suskunluğun mazereti de değildir.
Devletin bekası, kula/halka gölgede kalanı akademisyene ayan eder. Anadolu irfanı, doğruyu, gerçeği akademisyenin kulağına fısıldar. Kamu kurumlarına teşrif eder akademisyen dediğin. Balı tutar, parmağını yalar; konjonktürü kovalar akademisyen. Septisizm değildir onun mütemmim cüzü. O, doğruluk tarikatının obediyansındadır. Entelektüel “doğru”yu arar ama akademisyenin dilindeki, bizatihi devletin bekasının fısıldadığıdır doğru. Entelektüel doğruyu arar, çoğu zaman da yanlış yapar; akademisyene ise doğru, altın bir tepsi içinde verilir. Verilen doğru, doğrudur; çünkü akademisyen için verilmiştir. Doğru henüz yanlışlanmadıysa, yanlışlanana kadar doğrudur entelektüel için. En önemlisi, “haysiyet” akademisyen için bürokratik bir posttur; entelektüel içinse bir sandal. Biner, doğruyu arar: Belki bulur, belki bulamaz.














