Mete Kaan Kaynar yazdı: Yeni “Yetmez ama evet” yasası

7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun 10 Ağustos 2026’da TBMM’de kabul edildi; hem de pek alışkın olmadığımız bir parlamento çoğunluğuyla: 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oy. Ne var ki bu ezici çoğunluk, düzenlemeye yönelik eleştirileri azaltmadı. Yasanın en hararetli taraftarlarından DEM Parti’nin bile ciddi eleştirileri, daha doğrusu beklentileri var. 10 Ağustos’taki TBMM Genel Kurul görüşmesinde Tuncer Bakırhan “Bu metni ne gözü kapalı kutsuyoruz ne eksik diye reddediyoruz” dedi; “Anadil, eşit yurttaşlık ve yerel demokrasi başta olmak üzere demokratik haklar unutulmuş talepler değildir. Bunlar sürecin olmazsa olmazıdır” diye ekledi. Özgür Özel’in YENİ Parti’si oylamada grup kararı almadı; genel başkan ve parti yöneticileri kabul yönünde oy kullanacaklarını açıklarken milletvekilleri serbest bırakıldı. Partinin 91 milletvekilinden 35’i kabul, 54’ü ret oyu kullandı; ikisi oylamaya katılmadı. CHP’de 29 milletvekili kabul, iki milletvekili ret oyu kullanırken 14 milletvekili oylamaya katılmadı. Yeniden Refah Partisi dört milletvekiliyle topyekûn çekimser kaldı; kalan üç çekimser oy Yeni Yol Partisi’nden çıktı. Yine de çerçeve yasa diye anılan düzenleme, AK Parti, MHP, HÜDA PAR ve DSP’nin kullandığı toplam 317 kabul oyunun çok ötesinde bir Meclis çoğunluğuna erişebildi. Bu garip durumu yeni bir yetmez ama evet süreci olarak okuyabilir miyiz? Belki de. Parlamentodaki milletvekilinden sokaktaki yurttaşa herkes silahların susmasından yana ama herkes tedirgin; toplumun geniş bir kesimi bu yasanın altından da bir çapanoğlu çıkacağı endişesini taşıyor. Her ne kadar iktidar kalemşorları sürece ve sürecin sonunda TBMM’den geçen yasaya her eleştiriyi “teröre destek, millî dayanışmaya köstek” olmakla yaftalamaya çalışsalar da durum pek de öyle değil.

Yeni “Yetmez ama evet”
Mete Kaan Kaynar yazdı: Yeni “Yetmez ama evet” yasası

Tavuklar, yumurtalar, silahlar ve demokrasi

Silahlar susacak, insanlar ölmeyecek diye karalar bağlayan var mı? Sanmam. Cumhur İttifakı ve destekçileri haklı: Siyasî şiddetin sona ermesi, kılıçların kınına girmesi azımsanacak bir şey değil. Süreci eleştirenler haksız mı? Demokratikleşme olmazsa, bu kılıçların aynı hızla kınlarından çıkmayacağını kim garanti edebilir? Toplumun tartışmadığı bir barış ne kadar gerçekçi olur? 1985’ten 2014’e farklı içeriklerle çıkarılan düzenlemelerin ortak sınırlarını görmeden yeni bir kanundan farklı sonuçlar beklemek mantıklı mıdır?

Kabul etmek zorundalar: Silahlar sustu diye sorun ortadan kalkmıyor. Fakat, kabul etmek zorundayız. Silahlar susmadan demokratikleşmenin imkânları da sürekli güvenlik siyasetinin baskısı altında kalıyor. Sahi, tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkıyordu, bilen var mı? Peki, yine 2010’daki gibi “Yeterli değil ama!”, “Yetmez ama evet” deyip aynı dönme dolaba bir daha binmek mi lazım, yoksa “Yetmiyorsa hayır!” demek mi? “Olmayacak duaya âmin” demek mi, “Gayret kuldan tevfik Allah’tan!” demek mi? Amaç Meclis’te Dayanışma ve Cumhur İttifakı’nda Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun çıkarmak mı yoksa Türkiye’nin bu kronik, bu epidemik meseleyi tarihe havale edecek, gelecek kuşakların bu meseleyi yalnızca tarih kitaplarında okuyacağı bir Türkiye inşa etmek mi? Amaç üzüm yemek mi, bağcıya şafak operasyonu düzenlemek mi?

YılKanunTemel işlevi2026 yasasına benzerliği
19853216 sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair KanunÖrgütten ayrılmayı/teslim olmayı teşvikCeza indirimi/cezasızlık mantığı
19883419 sayılı KanunPişmanlık rejimini yeniden düzenlediÇok yakın ceza hukuku atası
19903618 sayılı Kanun3419 rejimini sürdürdü/değiştirdiAynı çizgi
19923853 sayılı Kanun“Pişmanlık Yasası” rejiminin devamıAynı çizgi
19954085 sayılı KanunRejimi yeniden düzenlediAynı çizgi
19994450 sayılı KanunÖcalan’ın yakalanması sonrasındaki dönemde pişmanlık rejimini yeniden devreye soktuPKK’den çözülmeyi teşvik bakımından önemli
20004537 sayılı Kanun4450/3419 rejiminin süresini uzattıAynı çizgi
20034959 sayılı Topluma Kazandırma KanunuÖrgütten ayrılma, teslim olma, cezasızlık/ceza indirimi2026’nın ceza hukuku bakımından en yakın öncüllerinden
2005TCK m. 221 etkin pişmanlıkÖrgüt suçlarında kalıcı etkin pişmanlık rejimiSürekli mekanizma; özel süreç yasası değil
20146551 sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair KanunÇözüm süreci, silahsızlanma, eve dönüş, toplumsal bütünleşme2026’nın siyasî bakımdan en doğrudan öncülü

Kürt meselesi: Silahsızlanmadan demokratikleşmeye

Kürt meselesini doğru tartışabilmenin ilk şartı, onu terör meselesiyle özdeşleştirmemektir. Türkiye’de uzun yıllardır tam da bu özdeşlik üzerinden düşünülüyor. PKK varsa Kürt meselesi vardır; PKK ortadan kalkarsa Kürt meselesi de ortadan kalkar. Böyle kurulduğunda meselenin çözümü de kendiliğinden güvenlik alanına havale ediliverir. Terörle mücadele edilir, örgüt zayıflatılır/tasfiye edilir, silahlar bırakılır/bıraktırılır ve sorun şapadanak, kendiliğinden “çözülür”(!) Yersen yoğurt, içersen ayran.

Oysa PKK meselesi ile Kürt meselesi aynı şey değildir. PKK, Kürt meselesinin tarihsel seyri içinde ortaya çıkmış silahlı bir siyasî aktördür; Kürt meselesinin kendisi değildir. Dolayısıyla PKK’nın silah bırakması, örgütsel varlığını sona erdirmesi veya Türkiye’de silahlı çatışmanın bütünüyle bitmesi Kürt meselesini kendiliğinden çözmez.

Burada birbirinden ayrılması gereken iki düzlem vardır: Silahlı çatışmanın sona ermesi ve Kürt meselesinin demokratik çözümü.

Birincisi son derece değerlidir. İnsanların ölmemesi, gençlerin dağda veya askerlikte hayatlarını kaybetmemesi, toplumun kırk yılı aşkın süredir yaşadığı ölüm ve şiddet sarmalının sona ermesi küçümsenebilecek bir kazanım değildir. Fakat çatışmanın sona ermesini Kürt meselesinin çözümü olarak görmek, meselenin kendisini yeniden güvenlik paradigmasının içine hapsetmek anlamına gelir.

Silahların susması çözüm değildir; çözümün önünü açabilecek koşullardan biridir.

Asıl mesele, silahların sustuğu yerde kimin, neyi, nasıl, ne zaman konuşmaya başlayacağıdır.

Silahların boşalttığı alanı demokratik siyaset doldurmuyorsa; düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü genişlemiyorsa; Kürtlerin yasal siyaseti üzerindeki kriminalizasyon sona ermiyorsa; seçilmişlerin yerine kayyım atanabiliyorsa; AYM ve AİHM kararları uygulanmıyorsa; dil, kimlik, yerel yönetim ve eşit yurttaşlık sorunları siyasî müzakerenin konusu hâline gelmiyorsa, vazgeçtim siyasîleri ya da rejimi eleştirenleri, Kanuni’yi eleştiren komedyenler bile tutuklanıyor, şakaya gülen YouTuber’lar bile kovuşturuluyorsa ortaya çıkan şey Kürt meselesinin çözümü değil, en fazla çatışmasızlık hâlidir -ki o da kırılgan, arızi, geçici bir durumdur; bir pat hâlidir. Sorunun bittiğini değil donakaldığını söyler çatışmasızlık hâli.

Bu nedenle Kürt meselesinin gerçek ekseni terör değil, demokratikleşmedir. Deniz Göktaş hakkındaki yasal takip bitmeden Selahattin Demirtaş hakkında konuşamayız; Tuba Ulu hakkındaki 5 ay hapis cezası (Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması kararı verildi ama) kalkmadan Abdullah Öcalan hakkında konuşamayız. Ahmet Türk göreve dönmeden Ekrem İmamoğlu ile ilgili ahkâm kesemeyiz.

Kürt meselesi, Türkiye’nin demokratikleşme meselesidir

Hadi biraz kışkırtıcı bir biçimde ifade edeyim: “Kürt meselesi yoktur, Türkiye’nin topyekûn demokratikleşme meselesi vardır.” Kürt meselesi Türkiye’nin demokratikleşme meselesinden ayrı değildir. Bu, Kürtlerin yaşadığı tarihsel ve güncel sorunların inkâr edilmesi anlamına gelmez. Tam tersine, bu saptama meseleyi çözülebileceği gerçek siyasî zemine yerleştirir.

Kürtlerin dil, kimlik, temsil, yerel yönetim, örgütlenme ve ifade özgürlüğü alanlarında yaşadıkları sorunlar, Türkiye’de demokrasinin genel niteliğinden bağımsız değildir. Kürtlerin özgür olmadığı fakat geri kalan toplumun demokratik bir siyasî düzen içinde yaşadığı bir Türkiye tahayyül edilemeyeceği gibi, yalnızca Kürtlere birtakım haklar verilerek Türkiye’nin geri kalanındaki otoriter siyasî yapının korunması da Kürt meselesini kalıcı biçimde çözmez.

Bu nedenle, asla unutulmamalı ki, demokratikleşme Kürt meselesinin peşinden gelmesi gereken bir ilave değil, çözümün kendisini mümkün kılan siyasî iklimdir.

Demokratikleşme derken de yalnızca Kürtlere ilişkin bazı özel yasal düzenlemelerden söz edilmemelidir. İnsanların düşüncelerini özgürce söyleyebildiği, örgütlenebildiği, siyasî partilerin kapatılma veya kriminalize edilme tehdidi altında olmadığı, seçim sonuçlarının devlet tarafından fiilen geçersizleştirilmediği, yargının siyasî alanı biçimlendirmediği, mahkeme kararlarının uygulandığı bir siyasî düzen söz konusudur.

Dolayısıyla Kürt meselesi ile genel demokrasi meselesini birbirinden koparmak mümkün değildir.

Bu aynı zamanda şu anlama gelir: Kürt meselesini çözmek için Kürtlerin ne istediğini birkaç başlık altında belirleyip bunları devletten talep etmek yeterli değildir. Çünkü demokratikleşme, devletten belirli bir etnik gruba hak dağıtılması değil, devlet ile yurttaş arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasıdır.

Eşit yurttaşlık tam da burada önem kazanır. Eşitlik, devletin Kürtlere lütfedeceği bir dizi kültürel haktan ibaret değildir. Kürtlerin, Alevîlerin, kadınların, işçilerin, sosyalistlerin veya başka herhangi bir toplumsal grubun siyasî alana girerken meşruiyetlerini devlete ispat etmek zorunda kalmadıkları bir yurttaşlık düzenidir.

Silahsızlanma demokratikleşmenin alternatifi değildir

Bugünkü sürecin en büyük tehlikesi, silahsızlanmanın demokratikleşmenin yerine ikame edilmesidir. Terörsüz Türkiye formülü tam da bu nedenle iki farklı ihtimali aynı anda içinde taşır.

Birincisi gerçekten tarihsel bir fırsattır. PKK’nın silahlı mücadeleyi sona erdirmesi, örgütsel varlığını tasfiye etmesi ve siyasî şiddetin Türkiye siyasetinden çıkması, demokratik siyasetin genişleyebileceği çok önemli bir alan açabilir. Fakat ikinci ihtimal bunun tam tersidir: Devlet, silahlı çatışmayı sona erdirdikten sonra Kürt meselesinin de sona erdiğini ilân edebilir. Böylece terör meselesi çözüldüğü için Kürt meselesinin artık siyasî bir mesele olmadığı ileri sürülebilir. Bu durumda silahsızlanma demokratikleşmenin başlangıcı değil, demokratikleşme taleplerinin tasfiyesinin gerekçesi hâline gelir. Tam da bu nedenle silah bırakma ile demokratikleşme arasındaki ilişkinin yönü önemlidir.

PKK’nın silah bırakması, devlete Kürt meselesini kapatma imkânı vermemelidir. Tam tersine, güvenlik paradigmasının geri çekilmesini ve siyasî alanın genişlemesini mümkün kılmalıdır. Silahlı çatışma devam ederken devlet Kürt meselesinin hemen her boyutunu terörle ilişkilendirebiliyordu. Dil talebi, yerel yönetim, siyasî temsil, HDP ile ilişki, Kürt siyasetçilerle görüşme ve hatta zaman zaman barış talebi bile güvenlik söyleminin içine çekilebiliyordu. Silahların ortadan kalkmasının demokratik değeri, işte bu gerekçenin ortadan kalkmasında yatmaktadır.

Silahlar ortadan kalkıyor ama güvenlikçi siyasî dil aynen kalıyorsa ortada ciddi bir paradoks vardır. PKK silahsızlanırken siyasetin de terör söyleminin vesayetinden silahsızlanması gerekir.

Terör söyleminin daralması demokratikleşmenin ölçütlerinden biridir

Terör kavramının siyasî işlevi tam da bu noktada önem kazanır. Terör, tam anlamıyla, bir siyasî şiddet biçimidir. Fakat Türkiye’de terör söylemi hiçbir zaman yalnızca şiddet kullanan aktörü tarif etmekle sınırlı kalmadı. Kavramın çevresinde genişleyen bir siyasî yakınlık-uzaklık repertuvarı kuruldu. Teröristten terör destekçisine, oradan terörle arasına mesafe koymayana, terörü yeterince kınamayana, teröristle görüşene, teröristin desteklediği iddia edilen adaya kadar genişleyen bir alan ortaya çıktı. Böylece terör kavramı bir şiddet fiilini tanımlamanın ötesine geçerek siyasetin meşru sınırlarını çizen bir araca dönüştü.

Kürt meselesinin demokratikleşme ekseninde çözülmesinin şartlarından biri de bu söylemsel alanın daralmasıdır. Çünkü demokratik siyaset, siyasî rakibin düşman olmaktan çıkıp meşru muhatap hâline gelmesini gerektirir. Bir taraftan barış çağrısı yapıp öte taraftan siyasî alanı sürekli yeni terör destekçileri üreterek daraltmak mümkün değildir. Bu nedenle demokratikleşmenin ölçütlerinden biri yalnızca PKK’nın kaç silah teslim ettiği değildir. Terör söyleminin siyasetin ne kadarını terk ettiği de ölçülmelidir.

Silah sayısı azalırken terörist sayılan insanların kategorisi büyümeye devam ediyorsa demokratikleşmeden söz etmek güçleşir.

Öcalan silahlı çatışmayı bitirebilir, Kürt meselesini toplum çözer

Öcalan’ın süreçteki rolünü de bu ayrım üzerinden değerlendirmek gerekir. PKK üzerindeki tarihsel ve örgütsel etkisi nedeniyle Öcalan’ın silahlı mücadelenin sona erdirilmesinde oynayabileceği rolü küçümsemek gerçekçi değildir. PKK’nın feshi ve silah bırakması söz konusu olduğunda Öcalan etkili, hatta bazı aşamalarda vazgeçilmesi güç bir aktör olabilir. Fakat silahlı çatışmanın sona erdirilmesinde etkili olmakla Kürt meselesini çözmek aynı şey değildir.

Öcalan toplumsal barışın önünü açabilir; fakat toplumsal barışı tek başına kuramaz. Çünkü Kürt meselesi iki kişinin, iki örgütün veya devlet ile bir örgütün arasındaki sorun değildir. Dolayısıyla Erdoğan’ın, Bahçeli’nin veya Öcalan’ın kendi aralarında anlaşmalarıyla da çözülemez.

Kürtler de Türkler de homojen topluluklar değildir. Kürt işçinin, Kürt kadının, Kürt gencinin, Kürt muhafazakârın, Kürt sosyalistin; Türk işçinin, Türk kadının, Türk sosyalistin talepleri birbirinin aynı değildir. Bütün bu kesimleri iki liderin temsil ettiğini düşünmek, Kürt meselesini bir liderler arası pazarlığa indirgemek olur. Bu nedenle çözümün öznesi toplum olmalıdır. Liderlerin tarihsel işlevi, toplum adına barış yapmak değil, toplumun barışı konuşabileceği alanı açmak olabilir.

Sürecin hukukileşmesi yetmez, toplumsallaşması gerekir

2013-2015 Çözüm Süreci’nin önemli sorunlarından biri de burada ortaya çıkmıştı. Süreç esas olarak devlet görevlileri, iktidar, Kürt hareketinin temsilcileri ve Öcalan arasında yürütülen bir müzakere olarak kaldı. Toplum büyük ölçüde sürecin seyircisiydi. Müzakerelerin niteliği, tarafların yükümlülükleri, sürecin hukuksal zemini ve demokratikleşmenin takvimi yeterince kurumsallaştırılamadı.

Yeni bir süreç aynı hatayı tekrarlamamalıdır. Barışın yalnızca hukukîleşmesi değil, aynı zamanda toplumsallaşması gerekir. TBMM’nin devreye girmesi bu bakımdan önemlidir; ancak Meclis’te bir komisyon kurulması kendi başına demokratikleşme değildir. Üniversitelerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, kadın hareketlerinin, insan hakları örgütlerinin, yerel yapıların, emek örgütlerinin ve farklı toplumsal kesimlerin sürece katılabildiği bir müzakere ortamına ihtiyaç vardır. Çünkü mesele yalnızca PKK’nın ne yapacağı değildir. Asıl soru, PKK’nın silah bıraktığı Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olacağıdır.

Aynı otoriter siyasî yapı korunacak mı? Kayyım sistemi devam edecek mi? AYM ve AİHM kararları uygulanacak mı? Yasal siyasetin kriminalizasyonu sona erecek mi? Ana dil, eşit yurttaşlık ve yerel demokrasi konuşulabilecek mi? Muhalifler terör söyleminin dışına çıkabilecek mi? Yoksa yalnızca silahlı örgüt ortadan kalkacak, fakat onu üreten ve onunla birlikte katılaşan siyasî düzen büyük ölçüde olduğu gibi mi kalacak? Bütün mesele budur.

Demokratikleşme silah bırakmanın ödülü değildir

Burada önemli bir yanlış anlamayı da gidermek gerekir. Demokratikleşme, PKK silah bıraktığı için Kürtlere verilecek bir ödül değildir. Haklar pazarlık konusu değildir. İfade özgürlüğü, siyasî örgütlenme, seçilmişlerin görevlerini sürdürebilmesi, mahkeme kararlarının uygulanması, eşit yurttaşlık veya ana dil hakkı PKK’nın silah bırakmasına karşılık devletin vereceği tavizler olarak ele alınamaz. Bunlar zaten demokratik bir devletin kendi yurttaşlarına karşı yükümlülükleridir. Dolayısıyla silahsızlanma ile demokratikleşme arasında bir alışveriş ilişkisi kurmak yanlış olur.

Mesele şudur: Silahlı çatışmanın sona ermesi, yıllardır güvenlik gerekçeleriyle daraltılan demokratik alanın yeniden açılabilmesi için tarihsel bir imkân yaratmaktadır. Bu imkân kullanılmalıdır. Silah bırakmanın demokratikleşmeyle ilişkisi de burada kurulmalıdır.

Hem Kürt siyasî hareketinin hem de devletin dönüşmesi gerekir

Silahlı Kürt hareketinin dönüşmesi gerektiği açıktır. Silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş, yalnızca silahların teslim edilmesi değildir. Örgütsel dilin, siyasî hiyerarşilerin, liderlik biçiminin ve demokratik çoğulculukla kurulan ilişkinin de değişmesi gerekir. Abdullah Öcalan’ın Kürt siyasî hareketi içindeki Devlet Bahçelivârî konumu, Reisvârî pozisyonu tartışmaya açılmadıkça Kürt siyasî hareketinin demokratikleşmesinden bahsetmek de zor görünmektedir.

Elbette dönüşmesi gereken yalnızca Kürt hareketi değildir. Devlet de kırk yıllık güvenlik reflekslerini sürdürerek demokratik bir çözüm üretemez. PKK fesih kararını uygulayıp silahlarını teslim edecek ama devletin Kürt meselesine ilişkin bütün kavramsal repertuvarı, güvenlik kurumlarının belirleyiciliği, terör söylemi ve yasal Kürt siyasetine yönelik refleksleri aynen devam edecekse gerçek anlamda yeni bir döneme girilmiş olmaz. Yeni bir sonuç, eski aktörlerin aynı kaldığı bir denklemden çıkmaz. Kürt hareketinin silahtan siyasete doğru dönüşmesi bekleniyorsa, devletin de güvenlikten siyasete doğru dönüşmesi gerekir. Bu dönüşümün adı demokratikleşmedir.

Mesele yalnızca terörsüz Türkiye değil, demokratik Türkiye’dir

Terörsüz Türkiye hedefi kendi başına itiraz edilecek bir hedef değildir. Kim insanların ölmesini, bombaların patlamasını, çatışmaların sürmesini isteyebilir? Ancak siyasî hedef burada sona eremez. Çünkü terörsüz, fakat otoriter bir Türkiye mümkündür. PKK’nın bulunmadığı fakat kayyımların bulunduğu bir Türkiye, ne yazık ki, mümkündür. Silahlı çatışmanın olmadığı fakat muhaliflerin terör destekçisi ilân edildiği bir Türkiye de -maalesef ki- yine mümkündür. PKK’nın kendisini feshettiği fakat Kürtçe, yerel demokrasi, eşit yurttaşlık ve siyasî temsil meselelerinin çözümsüz kaldığı bir Türkiye de mümkündür. Tam da bundan dolayı Terörsüz Türkiye ile demokratik Türkiye aynı şey değildir.

Kürt meselesi açısından anlamlı olan, birincisinin ikincisine açılmasıdır. PKK’nın silah bırakmasının gerçek tarihsel başarısı örgütün kaç silah teslim ettiğiyle değil, o silahların boşalttığı alanda ne kadar demokratik siyaset kurulabildiğiyle ölçülmelidir. Siyaset genişlemiyorsa, hukuk güçlenmiyorsa, yasal Kürt siyaseti üzerindeki kriminalizasyon ortadan kalkmıyorsa, toplum sürecin öznesi hâline gelmiyorsa ve Türkiye’nin demokratik standartları yükselmiyorsa silahsızlanma Kürt meselesini çözmez. Sadece PKK meselesinin silahlı boyutunu çözer.

Bu kuşkusuz önemlidir. Ama yetmez. Çünkü Kürt meselesinin çözümü son kertede silahın değil, siyasetin meselesidir. Bu yüzden mesele silahların susturulmasıyla bitmez. Asıl mesele, silahlar sustuktan sonra toplumun konuşup konuşamayacağıdır.

Silahların sustuğu ama toplumun da susturulduğu bir Türkiye’ye barış gelmez. Kalıcı çözüm; silahların sustuğu, siyasetin, hukukun ve toplumun konuşmaya başladığı bir Türkiye’den geçer.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş