Mahir Çayan, Türkiye’nin 1960’lı yıllardan 1970’lerin başına uzanan fırtınalı siyasi tarihinde, hem eylem hem de teori alanında derin izler bırakan bir devrimci olarak daha sonraki nesilleri etkiledi. O, sadece silahlı bir mücadelenin lideri değil, aynı zamanda Türkiye solunun “yerlileşme” çabasının en radikal teorisyenidir. Türkiye’de sosyalist düşünceyi Anadolu topraklarına uyarlama konusunda gösterdiği çaba takdire değerdir. Yeni sorular soran, yaratıcı görüşler geliştiren, güçlü bir irade sergileyen Mahir; silahlı mücadeleye başvurmasıyla pratikte devletten ideolojik ve siyasal kopuşu gerçekleştirmeyi başardı.

Gençlik yılları ve siyasal bilinçlenmenin şafağı
1960’lı yıllar, dünya genelinde sosyalizme ilginin arttığı ve sömürgecilik sonrası yükselen ulusal kurtuluş hareketlerinin sosyalizmle birleşme çabasında olduğu yıllardı. Sömürgecilik sonrası yükselen ulusal kurtuluş hareketleri, sosyalizmin “ezilenlerin sesi” olarak itibar kazandığı yıllarda sosyalist ideolojiyle yakınlık duydular. Vietnam’dan Cezayir’e, Küba’dan Afrika’nın derinliklerine kadar uzanan ilerici dalga Türkiye’ye de ulaştı.
Türkiye siyaseti, böylesi bir siyasal atmosfer nedeniyle 1961 Anayasası’nın getirdiği görece özgürlükçü ortamla oluştu. Bu nedenle Türkiye’de entelektüel ve siyasal bir uyanış ve canlanma yaşandı. Bu görece özgürlükçü ortam, farklı siyasi akımların güçlenmesine ve toplumsal hareketliliğin artmasına zemin hazırladı. İşte Mahir Çayan, tam da bu uyanışın ortasında, 1964 yılında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne, yani efsanevi adıyla Mülkiye’ye girdiğinde kendi yolunu çizmeye başladı.
Ortaöğrenimini Haydarpaşa Lisesi’nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi; ancak asıl entelektüel ve siyasi şekillenmesini yaşayacağı yer, 1964 yılında geçtiği Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) olacaktı. 1960’lı yılların Mülkiye’si, Türkiye’nin en nitelikli muhalif damarlarının beslendiği bir merkezdi. Mülkiye o yıllarda sadece bir devlet memuru yetiştirme merkezi değil, Türkiye’nin en parlak beyinlerinin Marksizmle tanıştığı bir alandı.
Mahir Çayan’ı akranlarından ayıran özellik, sadece kürsülerdeki hitabet gücü değil, kütüphanelerde geçirdiği mesailerdi. Kütüphanelerde geçirdiği mesailer Mahir’i istisna yapan temel özelliklerden biriydi; yalnızca bir ajitatör veya örgütçü değil, aynı zamanda Marks ve Lenin’in teorisinin Türkiye gerçeğine nasıl uyarlanabileceği üzerine kafa yoran önemli bir teorisyen olmasıydı.
Sıkı bir okur ve tartışmacı olan Mahir Çayan, dönemin popüler ancak “statükocu” bulunan sol yaklaşımlarını, Marksist klasiklerin orijinal metinleriyle karşılaştırarak eleştiriyordu. 1968’in dünyayı sarsan öğrenci hareketleri Türkiye’ye ulaştığında, Mahir Çayan artık bir öğrenci liderinden ziyade stratejik bir akıl olarak öne çıkıyordu. Çayan, burada kısa sürede Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) içinde sivrildi.
İdeolojik yol ayrımı: Milli Demokratik Devrim’den kopuş

1960’lı yılların ortasında Türk solu, “sosyalist devrim” mi yoksa “demokratik devrim” mi yapılacağı sorusuyla ikiye bölünmüştü. Mahir Çayan, başlangıçta Mihri Belli ve Doğu Perinçek gibi isimlerin savunduğu Milli Demokratik Devrim (MDD) tezine yakındı. Ancak Çayan’ın analitik zekâsı, bu tezin içindeki “ordu-millet el ele” şeklindeki darbeci damarı kısa sürede teşhis etti.
Aydınlık Sosyalist Dergi çevresinde yürüttüğü polemikler, onun bir teorisyen olarak rüştünü ispatlayan olgulardır. Çayan, Doğu Perinçek ve arkadaşlarını “sağ sapma” ve “pasifizm” ile suçlarken Marksizmin kitaplardaki donmuş bir formül değil, hayatın içinde akan bir eylem kılavuzu olması gerektiğini savunuyordu. Mahir Çayan, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’nin (THKP-C) fikri temellerini yarattı. Çayan’ın bu dönemde kaleme aldığı ve “Kesintisiz Devrim I-II-III” olarak bilinen broşürler, örgütün ideolojik omurgasını oluşturdu.
Silahlı mücadeleye başlamanın nedenleri
1970’li yılların başında Türkiye’de ortaya çıkan devrimci yapıların silahlı mücadele stratejisini benimsemesi, hem ideolojik bir dönüşümün hem de dönemin sertleşen siyasi ikliminin bir sonucudur. THKP-C’nin silahlı eylemlere yönelmesindeki üç nedene kısaca değinmek istiyorum.
a) Parlamenter yolun tıkanması ve TİP deneyimi
1960’lı yılların siyasi atmosferinde Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) yükselişi, devlet nezdinde hem ideolojik hem de yapısal bir tehdit olarak algılanmıştır. 1965 seçimlerinde 15 milletvekili çıkararak Meclis’e giren partinin etkisini kırmak amacıyla, özellikle seçim sistemine yönelik köklü müdahaleler yapılmıştır. Bu müdahale sonucu, küçük partilerin aldıkları toplam oy oranına göre temsil edilmesini sağlayan bu sistemin yerine, büyük partilerin lehine işleyen il barajlı nispi temsil sistemi getirilmiştir.
Bu kısıtlama, TİP’in 1969 seçimlerinde oy oranını korumasına rağmen milletvekili sayısının 2’ye düşmesine neden oldu. Parti, 1971 muhtırası sonrası Kürt meselesine dair görüşleri ve ideolojik çizgisi gerekçe gösterilerek kapatılmıştır. Devlet, bu süreçte hem yasama hem de yargı gücünü kullanarak TİP’in parlamenter sistemdeki hareket alanını daraltmıştır.
b) 15-16 Haziran işçi direnişi ve devlet şiddetinin tırmanması
Dönemin Adalet Partisi (AP) hükümeti, sadece TİP’in etkisini kırmakla yetinmeyip aynı zamanda yükselen işçi hareketini ve DİSK’in (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) etkisini kırmaya, işçilerin sendikal haklarını da kısıtlamaya çalıştı. Bunun üzerine, Türkiye’de işçi sınıfı tarihinin en büyük direnişlerinden biri olan 15-16 Haziran 1970 direnişini gerçekleştirdi.
1970 yılında gerçekleşen 15-16 Haziran büyük işçi direnişi sert tedbirlerle bastırıldı. İstanbul’da 60 gün sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetim ilanının ardından olayların yaşandığı bölgelerde baskılar arttı. Tanklar ve askeri birlikler; stratejik noktalara, fabrikaların yoğun olduğu bölgelere ve şehir girişlerine yerleştirildi.
Başta DİSK yöneticileri olmak üzere çok sayıda sendikacı ve işçi gözaltına alındı. Bütün bu gelişmeler; parlamenter mücadelenin yetersiz olduğunu, halkı oyalamaya ve uyuşturmaya dayalı olduğunu Mahir Çayan nesline gösterdi.
c) Küresel rüzgârlar ve silahlı mücadele modelleri
Silahlı mücadeleye geçişin üçüncü nedeni dünyada yaşanan silahlı mücadele örnekleriydi. Dünya genelindeki konjonktür, Türk devrimci gençliğini derinden etkiledi. Özellikle Latin Amerika’daki gerilla hareketleri (Che Guevara ve Castro örneği), Vietnam Savaşı ve Çin Devrimi gibi başarılar, silahlı mücadelenin zafere götüren anahtar olduğu fikrini yaygınlaştırdı. Bu örgütlerin temel motivasyonlarından biri, küçük bir grubun başlatacağı silahlı eylemlerin kitleleri uyandıracağı ve devrimci bir süreci tetikleyeceği düşüncesiydi.
Teorik katkıları

Mahir Çayan’ın Türkiye sol düşüncesine kazandırdığı özgün teorik saptamaları bulunmaktadır. Bu noktada önemli gördüğüm üç saptamaya kısaca değinmekle yetineceğim.
- Gizli işgal ve içselleşmiş emperyalizm: Çayan’a göre Türkiye, klasik sömürgelerden farklı olarak “yeni sömürge” tipindedir. Bu yapıda emperyalizm sadece askeri bir işgal gücü değil; ülkenin ekonomik, siyasi ve askeri mekanizmalarına nüfuz etmiş “içsel bir olgu”dur. Üretim ilişkileri ve devlet yapısı, uluslararası sermaye ile bütünleşmiş durumdadır. Bu durum, toplumsal muhalefetin sadece dış bir düşmana değil, sistemin bizzat kendisine yönelmesini zorunlu kılar.
- Oligarşik yapı: Bu teorinin ikinci ayağını; tekelci burjuvazi ve toprak ağalarının oluşturduğu “oligarşik ittifak” oluşturur. Çayan, devletin bu azınlık grubun çıkarlarını koruyan baskıcı bir aygıta dönüştüğünü savunur. Bu saptamanın önemi, eleştirisini sadece siyasal alanla sınırlı tutmayıp ekonomik alandaki sömürüye karşı mücadeleye de dikkat çekmesidir.
- Suni Denge ve PASS: Çayan’a göre “Suni Denge”, devletin baskı aygıtları ve ideolojik araçları vasıtasıyla halk ile iktidar arasında kurulan sahte bir istikrar halidir. Halk; ekonomik ve sosyal olarak sömürülmesine rağmen devletin “yenilmezliği” ve sistemin “değişmezliği” inancı nedeniyle pasif bir tutum sergiler.
Bu denge, kitlelerin kendiliğinden harekete geçmesini engelleyen psikolojik bir baraj görevi görür ve Mahir Çayan bu noktada statükonun korunmasında kitle psikolojisinin rolüne gönderme yapmaktadır. Çayan, bu dengenin ancak “dışarıdan” bir müdahale ile bozulabileceğini savunur. Burada “Öncü Savaşı” devreye girer. Silahlı propaganda ve politik eylemler, devletin aslında kırılgan olduğunu ve halkın gücünü göstererek bu suni sessizliği yırtmayı hedefler.
- Mahir Çayan Kitabı’nı editörü Emir Ali Türkmen anlatıyor
- Taner Akçam yazdı: Oğuzhan Müftüoğlu vesilesiyle Türk solu
Şehir gerillası ve operasyonlar dönemi

1971 yılı, Türkiye için 12 Mart muhtırası ile karanlık bir dönemin başlangıcı oldu. Mahir Çayan ve THKP-C, bu süreçte radikal eylemlere girişti. İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılması, örgütün en büyük yankı uyandıran eylemiydi. Amaç, tutuklu bulunan devrimcilerin serbest bırakılmasını sağlamaktı. Ancak operasyon trajik bir şekilde sonuçlandı; Elrom öldürüldü ve devlet, “Balyoz Harekâtı” ile devrimci avına çıktı.
Firar: İmkânsızı başarmak
Mahir Çayan’ın biyografisindeki en çarpıcı bölümlerden biri, Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçışıdır. 29 Kasım 1971’de Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz (THKP-C) ile Cihan Alptekin ve Ömer Ayna (THKO), kazdıkları dar bir tünelden geçerek firar ettiler. Bu kaçış, o dönemde moral çöküntüsü yaşayan sol hareket için devasa bir motivasyon kaynağı oldu. Mahir; firardan sonra dağılmakta olan örgütü yeniden toparlamak ve idam edilmek üzere olan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı kurtarmak için mücadeleyi Anadolu’ya ve Karadeniz’e taşıma kararı aldı.
Kızıldere: “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik”

1972 yılının Mart ayı, Türkiye siyasi tarihinin en kanlı finallerinden birine gebeydi. Mahir Çayan ve arkadaşları, Deniz Gezmişlerin idamını durdurmak için Ünye’deki NATO radar istasyonunda görevli üç teknisyeni kaçırdılar. Takip edildiklerini bilerek Tokat’ın Niksar ilçesindeki Kızıldere köyüne ulaştılar.
30 Mart 1972 günü, kerpiç bir köy evinde kuşatıldılar. Askerlerin “Teslim olun” çağrılarına Mahir Çayan’ın verdiği yanıt, tarihe geçecek kadar sert ve nettir: “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik!” Çatışma başladığında Mahir Çayan, evin çatısında ilk vurulan isim oldu. Onu diğer arkadaşları ve kaçırılan teknisyenler izledi. O gün o evden sadece Ertuğrul Kürkçü sağ çıkabildi. Kızıldere, bir örgütün fiziksel olarak sona erişi ama ideolojik olarak efsaneleştiği yer oldu.
Mahir Çayan’ın mirası

Mahir Çayan, 26 yıllık kısa ömrüne devasa bir teorik külliyat ve sarsıcı bir eylem pratiği sığdırdı. Onun ölümü, Türkiye solunda bir dönemin kapanışıydı. Ancak fikirleri, 1970’lerin sonundaki kitlesel sol hareketlerin ana ilham kaynağı oldu.
Neden hâlâ tartışılıyor?
- Yerlilik: Çayan; Latin Amerika devrim modellerini “Oligarşi” ve “Sömürge Tipi Kapitalizm” kavramlarıyla Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısına adapte etmeye çalıştı.
- Feda kültürü: Kızıldere, solun kolektif hafızasında bir “direniş ve dayanışma” simgesi olarak kaldı. Arkadaşlarını kurtarmak için kendi hayatını ortaya koyması; onu kararlı, iradeli ve ideali için ölümü göze alan bir kahraman haline getirdi.
Mahir Çayan, her ne kadar askeri bir yenilgi almış gibi görünse de Türk siyasi literatürüne kazandırdığı terimler ve gösterdiği kararlılıkla ideolojik bir kutup yıldızı olmaya devam ediyor. O, Türkiye’nin “huzursuz” gençliğinin sisteme karşı gerçekleştirdiği en sert başkaldırının adıdır.
THKP-C hareketi ve Mahir Çayan konusunda Lenin’in bir görüşünü paylaşarak yazıma son vermek istiyorum.
Rusya’da 1825 Dekabrist İsyanı olarak bilinen, eğitimli askeri sınıfın başlattığı isyan, ilk örgütlü siyasi başkaldırıydı. Lenin, bu siyasi başkaldırıyı başlatanları “soylu ihtilalciler” olarak tanımlar. Bu başkaldırı, halktan kopuk bir başkaldırıdır. Lenin, halktan kopuk olduğunu belirtse de bu soylu ihtilalcilerin siyasi başkaldırısının Çarlık baskısına karşı ilk siyasi uyanışı başlattığını ve sonraki nesillere devrimci bir miras bıraktığını savunur.














