Gülener Kırnalı yazdı: Sınırsızlık anı ve seçimden önce kazanmak

Acayip bir hâldeyiz. Kimsenin bu dava başlayana kadar bilmediği “butlan” kelimesinin hayatımızın merkezine oturduğu; iki yıl önceki seçimlerde yüzde 38 oyla birinci parti olan bir partinin yargı eliyle paramparça edilmesini izlediğimiz, 9 günlük tuhaf, savruk, yer yer bipolar bir bayram tatilini bitiriyoruz. Hem de ne bayram! Milyonlarca insan, bir tarafta Gezi’nin onurlu hatırasının buruk bir kıvançla taşındığı nostaljiden Kılıçdaroğlu nefretine, sözüm ona bayram sevincinden bitmeyen memleket dertlerine duygulardan duygular beğeniyor.

Evet, Türkiye akıl almaz bir dönemden geçiyor. Üstelik Türkiye, akıl almaz şeyler envanteri açısından zaten parmakla gösterilecek (!) bir tarihe sahipken, daha da akıl almaz olanlar bu Cumhuriyet’in büyük bir umut ve inançla sarıldığımız ikinci yüzyılına nasip oluyor.

Bu akıl almazlıkların nasıl kepazeliklerle cereyan ettiğini hepimiz anbean takip ediyoruz. Fakat bildiğiniz gibi, ben mümkün mertebe bu köşede bir adım geriye çekilerek, meselenin dünya içindeki yerine bakmaya çalışıyorum. Nitekim hep vurguladığım gibi, Türkiye’de olup bitenleri yalnızca Türkiye’nin iç siyasetiyle açıklamak giderek imkânsız hale gelmiş durumda. Üstelik bu ilişkinin görünürlüğü dünyada da giderek artıyor.

“Bana ne bu yaşananların dünyayla alakasından; benim ülkem yangın yerine dönmüş, bana ne dünyadan” derseniz, yazının devamını okumayın. Hakkınız var, bir şey diyemem. Ama hepimizin görmesi ve muhalefetin bu zorlu dönemeçte hamlelerini belirlerken hesaba katması gereken bir gerçek var: Bugün Türkiye’de otoriterleşmenin yeni aşaması, yalnızca iktidarın içerideki gücünden değil, dışarıdaki dünyanın zayıflığından ve bu zayıflık içinde artan jeostratejik kıymetinden de besleniyor. 

Daha doğrusu Erdoğan iktidarı, içeride daha pervasız ve sınırsız davranabilme imkânını, küresel sistemin içinden geçtiği büyük çözülmeden alıyor. Konjonktür böyle devam ettiği sürece, ne yazık ki Türkiye’de çoğunluğa tekabül ettiğine inandığım toplumsal muhalefet, “siz hepiniz ben tek” noktasında; “dahili ve harici bedhahlar” karşısında topyekûn ve nihai bir mücadelenin içinde olduğunu idrak etmek ve buna göre davranmak zorunda.

Dışarıdaki geçici kıymet, içerideki hayati ruhsatı sağlar mı?

İngiltere’nin meşhur gazetesi The Telegraph’ta bugün (30 Mayıs) yayımlanan bir yazı, uzun zamandır yazıp çizdiğim bir perspektifi ele aldığı için çok ilgimi çekti. Yazının başlığı: “Erdoğan, İran savaşının gerçek kazananı”. Yazının önemi, yalnızca Türkiye’nin İran’ın zayıflamasından, İsrail’in bölgesel agresifliğinden, Trump yönetiminin yeni denge arayışından ve Avrupa’nın güvenlik kaygılarından nasıl faydalanabileceğini anlatması değil. Daha önemlisi, dışarıdaki savaş ve kriz ortamıyla içerideki baskı rejimi arasındaki bağı görünür kılması.

Yazının ana tezi şu: Erdoğan dışarıda değer kazandıkça, içeride daha az maliyet ödüyor.

Türkiye artık Batı başkentlerinde uzun zamandır “demokratikleşmesi gereken bir ülke” olarak görülmüyor. Daha çok “sorunlu ama gerekli”, “öngörülemez ama vazgeçilmez”, “otoriter ama işlevsel” bir aktör olarak muamele görüyor. Bu muamele yeni değil. NATO, Rusya-Ukrayna savaşı, Karadeniz, göç, Suriye, İran-İsrail gerilimi, enerji hatları, savunma sanayii, Kafkasya ve Ortadoğu dosyalarının tamamı Türkiye’yi çok sayıda aktörün muhtaç olduğu çok veçheli kozlara sahip, kritik bir pazarlık aktörüne dönüştürdü. Bu durum Ankara’ya diplomatik alan açıyor; ama aynı zamanda Erdoğan rejimine içeride yeni bir cezasızlık ve “sınırsızlık” hissi de sağlıyor.

Başka bir ifadeyle, içinde bulunduğumuz bu tuhaf anda, Erdoğan’ın ve iktidarının dışarıdaki kıymeti, içerideki rejimin ruhsatına dönüşmüş durumda.

Bu meseleyi bir yılı aşkın süredir yazıyorum, söylüyorum, konuklarıma soruyorum, anlatmaya çalışıyorum. Geçen hafta Medyascope’taki köşemde “icazet” tartışmasının neden eksik ve yanıltıcı olduğunu yazmıştım: Butlan vakasının en başında savunulduğu gibi, Erdoğan’ın Trump’tan ya da başka bir dış aktörden tekil bir onay aldığı iddiasına sıkışmak meseleyi daraltıyor. Bugün asıl mesele, Erdoğan’ın böyle bir onaya ihtiyaç duymayacağı kadar elverişli bir uluslararası konjonktürde hareket ediyor olması.

Bu uluslararası atmosferin Türkiye’ye doğru estirdiği rüzgar eskisi gibi demokrasi baskısı üretmiyor. Tam tersine, bu rüzgar otoriter liderlerin yelken açmasına mümbit. Bu açıdan Erdoğan tek örnek değil; ama belki de jeopolitik anlamda en kritik liderliğe sahip olabilir.

Keza, bu hafta Ahmet İnsel’le Toplum ve Siyaset’te konuştuğumuz mesele de tam olarak buydu. İnsel’in tarihsel bir zemine oturttuğu bütünlüklü analizini izlemenizi öneririm. Türkiye’deki otoriterleşme artık yalnızca Türkiye’ye özgü bir sapma değil; demokrasinin küresel krizinin Türkiye’de aldığı somut biçimlerden biri. İnsel’in de vurguladığı gibi, Türkiye’de rejimin giderek daha sert, daha hoyrat ve daha kuralsız hale gelmesi, dünyada güvenlikçi devlet aklının güçlenmesinden ve otoriter yönetim tarzlarının normalleşmesinden bağımsız düşünülemez.

Sandıktan önce seçimi kazanmak

Bu konjonktürün Erdoğan’a, AKP’ye, Cumhur İttifakı’na, iktidardaki geniş siyasi ve ekonomik klientel ağa —ve belki de hepsinin ötesinde bazılarınca çok zikredilen “devlet aklına”— açtığı verimli alan tam da burada beliriyor. 

(Hiç sevmediğim bu “devlet aklı” lafını burada saymamın sebebi, Kılıçdaroğlu’nun bayram konuşmasında “CHP’nin tarihsel namusu” ile aynı cümlede devlet aklını zikretmesi oldu. Doğrudur, rejime eklemlenen Kılıçdaroğlu oluşumu; gücünü, meşruiyetini, kargaları güldürecek iddiasını, geleceği olmayan gelecek tasavvurunu, saymakla bitiremeyeceğim muhteris garabetini, sığınacağı en geçer akçe olan müphem “devlet aklına” dayandırması hiç de şaşırtıcı değil.)

Tüm bu saydıklarımız, iktidarın rejimi kaybetmeme stratejisinin parçaları. Mevcut rejimi kaybetmemek pahasına, başta sandığın kendisi olmak üzere bu rejimin önündeki tüm engelleri kural, nizam ve meşruiyet tanımaz bir biçimde lağvetme politikası artık daha açık görünüyor. Bu strateji sandığın gücüne değil; bilakis sandık kurulmadan, sandığa gerek kalmadan ya da sandığın anlamı boşaltılarak seçimi kazanmaya dayanıyor.

Yani özetle: Seçimsizlik.

Burada da hepimizin kucağına trajikomik bir oksimoron düşüyor: “Seçimsiz demokrasi”.

Yazının başında bu durumun görünürlüğü tüm dünyada artıyor dedim ya, The Guardian’ın birkaç gün önce yayımladığı başyazı da aynı yere işaret ediyordu: Türkiye’de bir sonraki seçim, sandık kurulmadan önce belirlenmeye başlanıyor. Yani mesele sadece seçim günü ne olacağı değil. Mesele, seçim gününe kadar muhalefetin hangi araçlarla, hangi liderlikle, hangi moral güçle, hangi örgütsel kapasiteyle ve hangi siyasal zemin üzerinde var olabileceği, ve de var olamayacağı.

Yani Erdoğan rejimi, seçimden önce seçimi kazanmak; rejimi seçim yapmamak pahasına korumak istiyor.

Mutlak butlan hamlesinin asıl işlevi de burada ortaya çıkıyor: Muhalefetin siyasal zamanını çalmak. Toplumsal değişim beklentisini yıpratmak. “Bu iş yine olmayacak” duygusunu yaymak. CHP’yi ülkenin geleceğini konuşmaktan koparıp kendi varlığını savunmak zorunda bırakmak.

Bu tartışma yalnızca mevcut CHP yönetimini tartışmalı hâle getirmiyor. CHP’nin 2024 sonrasında yakaladığı momentumu, Özgür Özel liderliğinde kurulan yeni siyasal dili, Ekrem İmamoğlu etrafında biriken değişim enerjisini ve muhalefetin seçim kazanma iddiasını hedef alıyor. İktidar, CHP’nin enerjisini tüketmek, zamanını hapsetmek, siyasetini çorbaya çevirmek, anlamsız ve değersiz kılmak istiyor.

Ama burada tüm hikâyenin giderek biriken “plot-twist” potansiyeli var ve bu potansiyel çok önemli bir sosyo-politik gerçeklikten ileri geliyor. Bazı gerçeklikler en derin kriz anlarında daha belirgin olur. Bu da 19 Mart’tan beri daha görünür hâle gelen bir gerçeklik:

Artık Özgür Özel CHP’sinin —yeni parti kurulursa onun, CHP’yi yeniden kazanabilirse CHP’nin— “dahili ve harici bedhahları” ayan beyan ortada olduğu gibi, neredeyse “ben tek, siz hepiniz” seviyesinde zorlu bir mücadele içinde olduğu da açık. Ama 2024’te kazandığı muazzam momentumu en ağır darbeler ve krizler karşısında etkili bir direnç göstererek koruyan, perçinleyen ve belki de artıran bir toplumsal hareket var.

Adı ister CHP olsun, ister Özel-İmamoğlu hattı olsun, ister iktidarın değişmesini isteyen milyonlarca seçmen olsun; seçim eliyle Türkiye’deki düzeni değiştirme arzusuna ve gücüne sahip kocaman bir toplumsal muhalefet var. Bu toplumsal gerçeklik 19 Mart’la da değişmedi, butlanla da.

Mutlak butlan meselesi bu devasa, dirençli, mücadeleye alışık ve Erdoğan iktidarına bağışıklık kazanmış muhalefeti yok etmez. Araçlarını elinden alır. İşleri zorlaştırır. Siyaseti çorbaya çevirir. Muhalefeti yorar. Muhalefeti kırar. Daha da kötülerini söyleyeyim; anayasayı bile değiştirir, yasaları değiştirir, tuhaf kararnameler çıkarır, hapse atar, kapatır, döver, kırar, korkutur, esir alır, mahkûm eder, susturur… 

Bunların hepsini gördük, hiçbiri bilinmedik değil. Bir tek “butlan” kalmıştı bilmediğimiz, onu da öğrendik. Ama 2013’ten yani Gezi’den beri devam eden bir siyasi izlekin 13 yıl sonra vardığı noktada geldiğimiz toplumsal gerçeklik şudur: Türkiye’de seçim olursa, bu toplumsal muhalefet birikmiş bir basıncın ve bunaltının patlaması gibi sandıkta iktidarın beklemediği ölçüde sert bir yanıt verebilir.

Ama seçim olursa… Meselenin özü bu: Bu rejim, çoktan seçimi anlamsız hâle getirdi ama seçimi de yapmayacak noktaya gelir mi?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.