Türkiye’de siyasal hayatın en kritik anlarında tanıdık bir refleks hemen devreye giriyor: “Bunu dışarıdan icazet almadan yapamazlar.” Bana kalırsa son mutlak butlan kararı etrafında yürüyen tartışmayı da gölgeleyen şey tam olarak bu refleks oldu. Çünkü Erdoğan’ın Trump’tan “icazet aldığı” fikri, ilk bakışta cazip görünse de hem Türkiye’deki rejimin bugün geldiği noktayı hem de küresel konjonktürün sert gerçekliğini anlamamızı zorlaştırıyor. Mesele, Erdoğan’ın Trump’tan icazet ve meşruiyet alması değil; Erdoğan’ın böyle bir izne ihtiyaç duymayacağı kadar elverişli, çıplak ve acımasız bir güç denkleminde hareket ediyor olması.
Erdoğan’ın, “mutlak butlan” kararının hemen öncesinde Trump’la yaptığı telefon görüşmesi, 19 Mart öncesindeki benzer telefon görüşmesiyle birlikte okundu; buradan hareketle de “Erdoğan Trump’tan icazet aldı” yorumu hızlıca yaşananların açıklayıcısı olarak tartışmanın merkezine yerleşti. Sosyal medyada bu iddia öyle genişledi ki, Bilgi Üniversitesi’nin kapatılmasını bile bu icazete bağlı olarak İran dosyasına, Hürmüz krizine ve Trump-Erdoğan hattına bağlayan çok paylaşılmış yorumlar gördüm.

Bu icazet anlatısının cazip bir tarafı var, katılıyorum. Çünkü Türkiye’de çok sevilen komplocu zihniyete de iyi oturuyor. İktidarın attığı en müstebit adımları ve bu adımların uluslararası alanda ciddi bir karşılık bulmamasını tek cümleyle açıklıyor: “İcazet alındı.” Böylece karmaşık bir rejim krizini, çok katmanlı bir otoriter rejim değişikliği sürecini, sertleşen küresel konjonktürü ve bu konjonktür içerisinde Türkiye’nin konumunu basit ve mekanik bir diplomatik al-ver şemasına indirgemek mümkün hâle geliyor. Hâlbuki mesele bundan çok daha karmaşık. En azından ben öyle görüyorum diyeyim ve anlatmaya çalışayım.
Erdoğan’la Trump mutlak butlan mı konuştu?
Evet, Erdoğan ile Trump arasında tam olarak ne konuşulduğunu bilmiyoruz. Liderler arasındaki telefon görüşmelerinde resmî açıklamalara yansımayan başlıklar gündeme gelebilir. Türkiye iç siyaseti de bunlardan biri olabilir. Bunu kategorik olarak dışlamak mümkün değil. Ama hâlihazırda konuşulduğunu bildiğimiz, tahmin etmesi de güç olmayan büyük başlıklar var. Ajansların aktardığına göre Erdoğan, Trump’a İran’la yaşanan meselelerin çözülebileceğini söyledi; ABD-İran ateşkesinin uzatılmasını olumlu karşıladı ve Türkiye’nin Washington, Tahran ve Pakistan’la temas hâlinde olduğunu belirtti. Aynı görüşmede Suriye, Lübnan ve Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi hazırlıkları da konuşuldu.
Yani masada zaten yeterince büyük dosyalar vardı ki bu başlıklar içerisinde NATO Zirvesi meselesine birazdan geleceğiz. Ama bu hâliyle bile Erdoğan’ın Trump’la konuşmasını öncelikle Türkiye iç siyasetindeki bir yargı operasyonuna “onay alma” görüşmesi olarak okumak fazlasıyla mekanik ve indirgemeci bir yorum. Peki, neden?
Trump’ın umurunda mı mutlak butlan?
Birincisi, Trump’ın böyle bir “icazet makamı” olduğu fikri son derece sorunlu. Bir zamanlar belirli açılardan icazet makamlığı yapmış olan ABD o gücünü ve iktidarını kaybedeli çok oldu. Üstelik Trump demokratik normların, hukukun üstünlüğünün, çok partili demokratik rejimlerin, yargı bağımsızlığının ve muhalefet haklarının küresel koruyucusuymuş gibi davranılıyor. Bilmeyenler için söyleyeyim; Trump’ın böyle bir iddiası ve niyeti yok. Aksine olsa olsa aşındırıcısı olur; kendi ülkesinde de, dünyanın başka yerlerinde de.
Kaldı ki Trump’ın dünya siyasetiyle ilişki kurma biçimini uzun zamandır biliyoruz: kişisel lider diplomasisi, kaba güç gösterisi, pazarlıklar, kısa vadeli çıkarlar ve kendisine sunulan siyasi/retorik tatmin. Erdoğan’ın içeride ne yaptığı Trump açısından ancak dışarıdaki pazarlıklara etkisi ölçüsünde anlamlı. Türkiye’de ana muhalefet partisinin yönetimi mahkeme kararıyla değiştiriliyormuş, ülkenin en güçlü cumhurbaşkanı adayının diploması iptal ediliyormuş, belediye başkanları tutuklanıyormuş, üniversiteler kapatılıyormuş; Trump açısından bunların ahlaki ya da demokratik bir mesele olarak ağırlık taşıdığını düşünmek için hiçbir sebep yok. Zaten boğazına kadar saplandığı dış siyasetteki tıkanıklıkları aşmak için Erdoğan ve benzeri liderlerin desteğine muhtaç olan bir Trump’ın umursadığı şey, bu liderlerin içeride ne yaptığı değil, dışarıda Trump’a istediğini verip vermediği. Üstüne üstlük Trump, kendi meşruiyeti bu kadar tartışmalıyken birilerine icazet ve meşruiyet dağıtacak noktada da değil.

İktidarın pervasızlığının icazete ne ölçüde ihtiyacı var?
Türkiye’de uzun süredir anayasanın en temel ilkeleri fiilen işlemiyor. Anayasa, yasalar, kurumlar… bir demokratik hukuk devleti için gereken ne varsa otoriter bir siyasal rejimin bekası lehine işlemez hâle getirildi. Hukuk, iktidarın ihtiyaçlarına göre esnetilen, askıya alınan ya da doğrudan ters yüz edilen bir mekanizmaya dönüşmüş durumda. Ve bu yeni bir durum değil. Mutlak butlan kararı ve Bilgi Üniversitesi’nin kapatılması, her seferinde “bu kadarı da olmaz” dediğimiz eşiklerden birinin daha aşılması anlamına geliyor. Ama bu eşikler bir günde aşılmadı. Ülkenin en güçlü cumhurbaşkanı adayının diplomasının iptal edildiği, tutuklandığı, belediyelere operasyonların düzenlendiği, muhalefet belediyelerinin yargı ve idari mekanizmalarla baskı altına alındığı bir düzende, ana muhalefet partisinin yönetimine mahkeme eliyle müdahale edilmesi artık rejimin mantığı açısından “istisna” değil; aynı çizginin daha ileri, daha kesif, daha gözü kara bir halkası.
Bu nedenle “icazet” tartışması, içerideki sürekliliği ve çok sayıdaki girift dinamiği görmeyi zorlaştırıyor. Olan biteni sanki dışarıdan verilen tekil bir onayla mümkün olmuş gibi gösteriyor. Yanlış anlaşılmasın, “icazet” retoriğini eleştirirken ortada iktidarın ilkesel bir bağımsızlık ya da egemenlik hassasiyeti olduğunu falan söylemiyorum. Tam tersine, içeride rejimin pervasızlığı ve dışarıda konjonktürün sunduğu rahatlık, böyle bir icazeti, anlatıldığı kadar gerekli ve geçerli olmaktan çıkardı.
İcazet retoriğinin kısmen haklı olduğu bir taraf var; ama bu Trump’tan, bir kişiden, bir makamdan alınan bir onaydan ziyade tüm bunların yapılmasını mümkün kılan veya tam tersten söylemek gerekirse engel olma potansiyeline sahip aktörlerin kendi çıkarları uğruna üç maymunu oynamasından ileri geliyor. Özetle bugün Erdoğan’a bu manevra lüksünü veren şeylerden biri de küresel konjonktür. Bunu 2025 başından beri yazdığım yazılarda, yaptığım yorumlarda vurgulamaya çalışıyorum. Hem ABD hem Avrupa, Rusya, İran, Ortadoğu, enerji hatları, savunma sanayii, göç ve NATO başlıkları nedeniyle Türkiye’yle ilişki kurmak zorunda. Bu zorunluluk, Türkiye’nin iç siyasetindeki otoriterleşmeyi Batı başkentleri açısından ikincil bir dosyaya çevirdi.
Nitekim mutlak butlan kararından sonra da aynı tabloyu gördük. Avrupalı devletlerin liderlerinden güçlü ve doğrudan tepkiler gelmedi. Görebildiğim kadarıyla tepkiler daha çok, her zaman olduğu gibi, AB kurumları, Avrupa Parlamentosu çevresi, sosyal demokrat/sosyalist ağlarla sınırlı kaldı. Tepki veren en etkili hükümet yetkilisi Almanya Dışişleri Bakanı oldu.
Bunlar önemli açıklamalar mı? Evet, belli ölçüde. Ama yeterli ve etkili mi? Kesinlikle hayır. Çünkü Avrupa’nın Türkiye’ye bakışında artık demokrasi dosyası ile stratejik dosya birbirinden ayrılmış durumda.
19 Mart sonrasında da benzer bir tablo görmüştük. Avrupalı liderler ilk anda sert ve yüksek profilli tepki vermekten kaçınmış, Özgür Özel de bu sessizliğe açıkça sitem etmişti. Bugün de farklı bir yerde değiliz. Türkiye’de ana muhalefet partisinin yönetimi mahkeme kararıyla değiştiriliyor, ama Avrupa başkentlerinin büyük kısmı bunu Ankara’yla ilişkilerini kökten etkileyecek bir kriz olarak görmüyor. Keza Avrupa’nın Türkiye’ye dair öncelikli başlıklarından biri NATO.
Gönül Tol’un bu hafta dikkat çektiği ihtimal bu açıdan önemliydi. Washington’da, Trump’ın Temmuz ayında Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’ne katılmayabileceği, bunun yerine Erdoğan’ın Haziran ayında Beyaz Saray’a davet edilmesinin gündemde olduğu konuşuluyormuş. Gönül Tol bunun doğrulanmış bir bilgi olmadığını özellikle belirtti. Ama eğer doğruysa, bu ihtimal bile başlı başına çok şey anlatıyor.
Trump’ın Truth Social hesabından yaptığı ve kısa süre sonra sildiği “Thank you President Erdoğan!” paylaşımı da bu icazet tartışması içerisinde yorumlandı. Paylaşımda Trump’a yönelik neredeyse grotesk bir övgü yer alıyordu. Sonrasında da anlaşılan o ki Ankara’dan gelen panik telefonları sonucunda Trump bu paylaşımı sildi. Yeri gelmişken söyleyeyim, bu olay bile başlı başına, “icazet” teorisini doğrulamaktan çok, Trump dünyasını ve bu dünyanın Ortadoğu kısmındaki tuhaf al-ver hesaplarının nasıl işlediğini gösteriyor: kişisel övgü, liderler arası gösteri, sembolik jest, ardından gerekirse de apar topar geri çekilme… Bu Trumpçı diplomasinin narsistik ve kaotik doğasından Erdoğan’a bile stratejik icazet çıkmaz, çıksa da kerameti kendinden menkul bir icazet olarak kalır.
İcazet mi daha acı, konjonktür mü?
Dışarıda sözde demokratik Batı dünyası, Türkiye’nin jeopolitik değerini Türkiye’deki demokratik yıkımın önüne koyduğunu görmek, “icazet” fikrinden çok daha rahatsız edici olabilir. Çünkü icazet teorisi bize hâlâ bir dış merkez, bir nihai karar verici, bir onay makamı olduğunu söyler. Bu da tuhaf ve paradoksal biçimde rahatlatıcıdır. Sanki Erdoğan’ın yaptıkları kendi başına değil de dışarıdan verilen bir düğmeyle mümkün oluyormuş gibi.
Oysa bugün daha çıplak bir gerçekle karşı karşıyayız: Türkiye’deki otoriter rejim, kendi gücüyle, kendi kurumlarıyla, kendi yargısıyla, kendi çıkar koalisyonuyla ve küresel konjonktürün sağladığı boşlukla bu denli pervasızca, fütursuzca ve kararlı bir yok ediş mantığıyla hareket ediyor.
Bu nedenle “icazet” söylemi, mevcut durumu berrak biçimde anlamanın önünde bir gölge, bir fikirsel engel oluşturuyor. Türkiye’de iktidardan muhalefete, hukuktan siyasete, ekonomiden dış politikaya uzanan çok katmanlı bir tabloyu, sadece ABD liderinin “onayı” ve Körfez’den gelebilecek finansal destek gibi birkaç dış parametreyle açıklamaya çalışıyor.
Birçok siyasetçinin de bu “icazet” anlatısına sarıldığını görüyoruz. Bunu bir siyasi söylem aracı olarak anlamak mümkün. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın başka bir ülkenin liderinden izin aldığı iddiası, muhalif kitlelerde güçlü bir duyguya karşılık geliyor. Ama mesele sadece söylem değilse, yani başta CHP’li siyasetçiler olmak üzere muhalif aktörler de gerçekten olan biteni bu dar ve mekanik çerçeveden okuyorsa, işimiz iş.
Çünkü Türkiye’de bugün yaşanan şey, Trump’tan alınmış bir izinle açıklanamayacak kadar derin. Bu, uzun süredir işleyen karanlık, gözü kara ve kesif bir rejim mühendisliğinin yeni aşaması. Muhalefetin en güçlü cumhurbaşkanı adayının siyaset dışına itilmesi, son seçimlerden büyük bir zaferle çıkmış ana muhalefet partisinin yönetimine anayasaya aykırı biçimde yargı aracılığıyla darbe yapılması, üniversitelerin kapatılması, belediyelerin, medya alanının ve sivil toplumun düpedüz yok etme amacıyla bastırılması aynı bütünün parçaları.
Bu nedenle mesele icazet değil; icazetten daha ağır bir şey. Mesele, içeride otoriter bir rejimin karanlık sınırlarını sürekli genişletmesi; bunları yapacak kadar kontrolsüz ve pervasız bir güce sahip olması; dışarıda ise bu rejime dur diyecek demokratik basıncın neredeyse tamamen erimesi.













