Ortadoğu’da karşıtlık ve düşmanlık kültürünü sürekli yeniden üreten koşullardan bağımsız bir kaynak mı vardır?
Savaşların gizli ya da açık ama kesin gerekçesinin, kimi zümrelerin, muktedirlerin ve hegemonların çıkarlarına, bunlara dayalı strateji ve planlarına hizmet etmek olduğu söylenebilir. Tabii toplumlar da bu düşmanlıkların, “toplu öldürme” eylemlerinin ortağı hâline getirilerek birbirlerine karşıt pozisyon almaları sağlanır. Öyle ki düşmanlık zamanla amacından koparak kendine özgü bir mekanizmaya dönüşür. Düşmanına daha büyük zarar vermek, onu yok etmek esas amaç hâline gelir. Egemenler, savaş kavramıyla “normalleştirdikleri” bu yok etme ve yıkım hareketleri için meşruiyete yani teolojik, düşünsel, inançsal büyük gerekçelere ihtiyaç duyarlar:
Mevcut dünyanın çoğu gibi bölgemizin bugünkü tablosu da Batı’nın eseridir, bunu biliyoruz. 500 yıl boyunca dünyayı sömürgeleştirdiler, yönettiler, eğittiler; adeta insanlığın beynini, zihnini yeniden kodladılar. Ortadoğu, bu egemenlik sisteminin en acımasız uygulandığı alandır. Kendi realitemizi bu sistemden kopuk ele alamayız.
19. yüzyılın başında Ortadoğu‘da öyle bir denklem oluşturuldu ki çatışmanın başlangıç noktası ve sebebi unutulsa bile karşılıklı yok etme kültürü süreklileşsin istendi. Kürtler ile Türkler, Farslar ve Araplar; Yahudiler ile Müslümanlar aynı toprağı hiçbir vakit paylaşamasınlar ve “sonsuza dek” savaşsınlar diye bir denklem kuruldu. Bunun baş mimarı tartışmasız İngiltere’dir. Dinsel, mezhepsel ve etnik farklılıklar gerekçe, örtü olarak kullanıldı; kullanılmaya da devam ediyor.

Sistemi şimdi dönüştürüyorlar; yine yararak, kırarak, dökerek kontrol edebilecekleri, sürdürülebilir yeni bir hegemonya kurmak için. Buna da ABD liderlik ediyor. Bölerek, parçalayarak, çatıştırarak yönetmek, insanlık için korkunç sonuçları olan bir tarz olarak yüzyıllara damgasını vurdu.
Paradoks şu ki sömürüye, egemenliğe karşı mücadele eden, “kurtuluş” ve “özgürlük” iddiasındaki hareketler de aynı Batı kaynaklı moderniteden beslendi.
Örneğin Marksizm de karşıtların birbirini yok etmesi üzerine kurulmuş bir kavrayışa sahip. Evreni, yaşadığımız dünyayı, kendi oluşturduğumuz kültürü böyle tanımlar. İlerlemeyi sağlayan, karşıtların çatışmasıdır. Bu çelişkiler uzlaşmazdır. İleriye dönük olan, karşıtını yok ederek hâkim olacaktır gibi… Kaba özeti budur. Daha da trajik olanı, bu iki yaklaşımın da “normal” görülmesidir.
Oysa artık biliyoruz ki tüm evrende karşıtlar, birbirini yok eden yapıda değil, oluşturucudurlar. Sosyal ve politik yapılarda da artık karşıtlar yeni birliktelikler oluşturma, dayanışma sürecine girmeli.
Türk devleti yüzyıl boyunca Kürtleri yok etmeye çalıştı. Kendi varlığını, bekasını buna dayandırdı. Tarihsel olarak gerekçeler üretilse de bunun makul hiçbir anlamı yoktu ve her iki tarafa da büyük kayıplar verdirdi.
Amacından kopmuş düşmanlık kültürü, yaşamımızın tüm parametrelerini belirledi. Şimdi bunca acıdan, bedelden sonra barışma düzlemine vardık. Türkiye devleti Kürtlerin varlığını, haklarını ve hukukunu kabul etme noktasına geldi ya da kapıyı araladı.
Biraz dar da olsa işte bu aralıktan ilerleyerek yeni, eşit ve özgür birlikteliği, yaşamdaşlık kültürünü oluşturmak zorundayız. Başka türlü bu gerilimin, kaosun, kazananı olmayan, herkese zarar veren, ülkenin bütün kaynaklarını tüketen anlamsız çatışmanın asla sonu gelmeyecektir.
Bireyler, partiler değişecek ama düşmanlık kültürünü aşan yeni bir zihniyete geçilmedikçe kaos, gerilim, çatışma, yoksulluk ve savaş sürecek!
Hatırlayalım; yarım asırlık çatışma dönemi boyunca tüm sahalarda ve ilişki ortamlarında Kürt hareketi ile devlet, birbirine zarar vermeye ve birbirini yok etmeye odaklandı. Dış ilişkiler, ekonomik bağlantılar hatta takım taraftarlığı bile buna göre şekillendi. Buna son vermek sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. Sadece çatışan tarafların değil, Kürtlerin, Türklerin ve tüm toplumsal kesimlerin birbirini derin bir anlayış içerisinde kabul etmesi, önyargılardan kurtulması zorlu bir süreç olacaktır.
Her kimliği, yapıyı ve farklılığı kendi gerçekliği içinde, duygusal histeriden ve önyargıdan uzak bir bilgelikle görmek, anlamak ve ilişkilenmek gerekir. Sürecin sorumluluğunu yüklenmesi ve yürütmesi gereken “esas taraflar” kadar bütün bir toplum ve tek tek yurttaşlar olarak bizleriz. Gerekirse “iğneyle kuyu kazar gibi” bir uğraş ve itinayla kendimizi ve karşımızdakini ikna etmeliyiz.
Hukuksal zeminde olmak, o zemini gerçekliğe uygun biçimde genişletmek ve kapsayıcı kılmak önemlidir; kıymetini bilmek gerekir.
Yasa yürürlüğe girdikten sonra, tablonun dışında kalan parçaları da göz önünde bulundurduğumuzda; “fırsatçılık yaparak”, “dönemsel basit hesaplar peşinde koşarak”, “gizli düşmanlığı sürdürerek” içine girilecek her tür tutum ve davranış, gerçek manasıyla felaket olur.
Devlet ve tabii tüm siyasi yapılar, duyguyla motive edilmiş davranışlardan kesinlikle arınmalıdır. Kapris, hırs, intikam uzun vadede bumerang gibi sahibine geri döner. Toplumlar çoğunlukla geç hüküm verirler ama unutmazlar.
Anlaşmak, ikna etmek, barışmak, affetmek bazen bulunduğumuz yerden bir adım geriye gitmeyi, “taviz vermeyi”, tolere etmeyi gerektirir. Güçlü olmak, bunu karşıdan beklemek değil, ilk adımı atmaktır.














