Aslı Tunç yazdı: İçimizdeki kumsal

“Kaldırım taşlarının altında kumsal var” (Sous les pavés, la plage!) deyişi, 1968’deki öğrenci eylemleri sırasında öğrencilerin söktükleri kaldırım taşlarını polislere atmasından yola çıkılarak oluşturulmuş; gelecekteki güzel günleri muştulayan bir umut sloganıydı. Şehrin taşlarla sertleştirilmiş kaldırımının altındaki plajın simgelediği özgürlüğe duyulan inançtı.

Bu cümle 1968’in Paris’inden çıkıp dünyayı dolaştı; duvarlara yazıldı, pankartlara basıldı, tişörtlere işlendi ve sanat yapıtlarına ilham oldu. Ancak bu sözü ilk kimin yazdığı hala tartışmalı bugün. Çoğu kaynak Güzel Sanatlar Okulu öğrencisi Bernard Cousin olduğunu belirtir. Ancak cümlenin gerçek yazarı, kuşkusuz, onu Paris sokaklarında gece boyunca duvara süren eldir.

Geleneksel sanat anlayışını reddeden Situationistlerin (Durumcuların) dilinde bu slogan bir parçayı kendi anlamından koparıp karşı yöne çevirmeyi yani détournement (saptırma) içerir. Burada çevrilen şey ise şehrin ta kendisidir. Şehir dediğimiz şey, üstü örtülmüş bir kumsalın üzerine kurulmuş bir düzendir. Belediye onu taşla, asfaltla, betonla örter; biz de ona uygarlık deriz. Düzenin en güzel tarafı, kendisini doğa gibi sunmasıdır; sanki hep oradaymış, sanki başka türlüsü mümkün değilmiş gibi. Oysa kaldırım bir karardır. Birinin bir yerde bir şeyi örtmeye karar vermesidir, hepsi bu.

Aslına bakarsanız, sloganın siyasal grameri de tuhaftır; öznesi yoktur, fiili yoktur hatta muhatabı bile yoktur. Talepten öte bir tespittir. “Kumsal verin” demez mesela, sadece “Kumsal orada” der. Bu nedenle yalın ve vurucudur. Size içinde ciddi bir muhalif damar barındıran Sürrealizm, dada, letrizm ve avangart sanat akımlarından söz etmeyeceğim bu yazıda. Dönemin farklılık ve eşitlik isteyen bohem gruplarından da bahsetmeyeceğim.

Ben de bu sloganı farklı bir biçimde détournement’la içimize doğru çevireceğim: Bireysel kaldırım taşlarımıza. İçimizi kazıdığımızda hayatın tekdüzeliğine, sıkışmışlığına ve griliğine inat, bastırılmış tutkularımıza, yaratıcılığımıza, kimliklerimize. Lafın özü içimizdeki kumsallara. Dayatılan klişelerin altında hâlâ kendimiz olma arzumuza mesela. Kazmak eylemi yıkmak değildir.

Yıkmak, eğer taşı yerinden çıkarıp boşluğa bırakmaksa, kazmak zaten orada olanı açığa çıkarmaktır. Sloganın ikinci yarısı tam da bunu söylüyor: altından yaşamaya değer bir hayat çıkacak diyor. Yeni bir hayat değil. Kurulacak bir cennet değil. Altı örtülmüş, üstü unutturulmuş, fakat hiç gitmemiş olan. Bastırdığımız şey yok edilmedi çünkü, sadece üzeri örtüldü.

İçimizdeki kumsal, İçimizdeki kumsal
Aslı Tunç yazdı: İçimizdeki kumsal

Kaldırım taşlarını döşeyen de biziz

Sorun şu ki kaldırım taşlarını döşeyen de biziz. Üzerinde yürüdüğümüz zemini hep dışarıdan gelmiş sanırız; oysa alışkanlık, ölçülülük, “ayıp olmasın” kaygısı, uyum, kendini idare etme sanatı derken bunları kimse zorla yüklemedi bize. Kendi elimizle dizdik, kendi ağırlığımızla sıkıştırdık, üzerinden geçe geçe cilaladık.

Bastırma dışarıdan gelmediği için kazmak da dışarıdan başlamıyor; taşların arasındaki o ince yosun çizgisinden, yıllardır ertelediğimiz o cümleden, bir türlü edemediğimiz o telefondan, yazamadığımız o mesajdan başlıyor. Kazmak, insanın kendine doğru yaptığı bir arkeoloji: kazı alanı, kazıcı ve bulunan şey aynı kişi olunca iş daha yavaş, daha zahmetli ve daha sarsıcı oluyor. Çünkü her kazı, üstünde durduğun zeminin bir kısmını ister istemez oynatıyor.

Bireysel kaldırım taşlarımızın altındaki kumsalın bir de kolektif karşılığı var; çünkü taşların dizilişi bize benziyor gibi görünse de bunların kim tarafından, nereye ve ne kadar döşendiği hiç masum değil. Bir şehrin, bir dönemin, bir dilin kaldırımı da kazılabilir. Ve altından çıkacak şey yeni bir ütopya değil, üzeri unutturulmuş bir hafıza olur. Bu yüzden lafın özü, bir kişisel gelişim vaadi değil.

Piyasa, her isyan cümlesinden yaptığı gibi bundan da bir “kendi kumsalını keşfet” semineri çıkarmayı başarır şimdi, oysa kumsal özel mülk değil. Kazmak kimseyi ikna etme iddiasını da taşımıyor. Kaldırımı döşemek, hafızamızı, kimliğimizi, coşkumuzu düzlemek, bütün bunları hafızadan silmekse, kazmak, hatırlamak ve onları gün yüzüne çıkarmaktan öte nedir ki? Biliyorum, ne büyük kumsallar var içimizde. Peki, kazmaya cesaretimiz var mı?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş