
Bal porsuğu, boyutu küçücük olmasına rağmen doğanın en korkusuz, en dayanıklı ve en tehlikeli hayvanlarından biri olarak kabul edilir. Doğada kendisinden 10 kat daha büyük olan aslanlara, leopar ve sırtlan sürülerine dahi meydan okuması ve geri adım atmamasıyla bilinir. Aslında her kadının içinde gizlice pusu kurmuş ve toplumsal baskı karşısında dışarı taşmayı bekleyen direnme ve mücadele gücünü tanımlamak için ne kadar etkileyici bir metafor değil mi? İşte Elvin Aydoğdu’nun kendi yazdığı ve oynadığı tek kişilik eseri İçimdeki Bal Porsuğu da en az kullandığı metafor kadar etkileyici. Öykü ilk bakışta çok basit ancak oyun bittiğinde bu minik bireysel anlatının ne kadar çok sayıdaki kadının ortak hikâyesine dönüştüğünü görüyorsunuz. Beyaz yakalı yaşamda bastırılmış genç bir kadının sıradan görünen birkaç saati, iş yerinden sokağa, toplumsal ahlaktan kadın bedenine yönelik müdahalelere uzanan bir engeller zincirine dönüşüveriyor. Kadın bedeninin ulu orta telaffuz edilmemesi gereken bir bölgesindeki kaşıntı yol boyu feminist bir mücadeleyi beraberinde getiriyor. Basit bir ilaç alma ihtiyacı, gece yarısı gidilmek zorunda kalınan bir nöbetçi eczane, karşılaşılan erkek profilleri, kadınlardan her gün sessizce kabul etmeleri beklenen davranışları da görünür kılıyor. Susmak, boyun eğmek ve içimizdeki bal porsuğunu adeta uyuşturmak zorundayız, ne de olsa.
Gerçeklikle absürdün, kişisel olanla politik olanın iç içe geçtiği İçimdeki Bal Porsuğu, kadın bedeninin neden sürekli denetlenmesi, açıklanması, saklanması ve terbiye edilmesi gereken bir alan olarak görüldüğünü sorguluyor. Bunu yaparken seyirciyi ağır bir anlatının içine hapsetmek yerine mizahı, ironiyi ve giderek kararan bir komediyi kullanıyor. Oyuna adını veren bal porsuğu, tüm bu dünyanın karşısında başka bir ihtimali temsil ediyor: korkmamak, geri çekilmemek, gerektiğinde saldırmak ve her şeyden önce hayatta kalmak. Böylece bir kadının eczaneye yetişme hikâyesi, giderek kendi bedenini ve sesini geri alma mücadelesine dönüşüyor.

Hiç düşmeyen bir tempo
Sahnede 65 dakika boyunca tempoyu bir an bile düşürmeden büyük bir tutkuyla oynayan ve izleyiciyi kara mizahın büyüsüne dâhil eden Elvin Aydoğdu’nun performansı her türlü takdiri hak ediyor. İçimdeki Bal Porsuğu, bir kadının yalnızca ilacına değil, aynı zamanda kendi sesine ulaşma hikâyesi. Aydoğdu bunu yaparken, aynayı toksik erkekliğe çevirmeyi de ihmal etmiyor. Kadınların yaşamlarına sinsice sızan gündelik cinsiyetçiliği ve erkeklerin içinde yetiştikleri kültürün etkisiyle kendilerinde hak gördükleri tahakküm kurma, kontrol etme ve kadın bedeni üzerinde söz sahibi olma çabalarını absürt komedinin diliyle görünür kılıyor.
Aydoğdu, seyirciyi şu soruyla baş başa bırakıyor: Bir kadın, yıllardır susturduğu o korkusuz sesi sonunda serbest bırakırsa ne olur? Tüm kadınlar için içlerinde yıllardır bastırarak sakladıkları gözü kara bal porsuğunun özgür kalma zamanı gelmemiş midir? Aydoğdu tam da bu noktada “İçimdeki Bal Porsuğu, yalnızca bir kadının yaşadığı tek gecelik bir hikâye değil; bedenini, sesini ve kamusal alandaki varlığını geri almaya çalışan bütün kadınların hikâyesi” diyor.

Londra’dan İstanbul’a sürekli gelişen bir oyun
İçimdeki Bal Porsuğu, 2022 yılında pandeminin yarattığı belirsizlik nedeniyle tiyatroların bir açılıp bir kapandığı dönemde sahnelendikten sonra uzun bir süre ara verdiği sahne yolculuğuna 22 Ekim’de yeniden başladı. Oyun, büyük bir başarıyla 2025 yılında Londra’da Arts Council England’dan Araştırma ve Geliştirme fonu aldı ve Londra merkezli tiyatro topluluğu Komola Collective tarafından bir İngiliz oyuncu ve yönetmenle birlikte sahneye yönelik olarak geliştirilip sahnelendi. Bugün ise reji, ışık tasarımı ve yapım koordinatörlüğünü pırıl pırıl genç bir kadroyla yürüten İçimdeki Bal Porsuğu oyununu sezon içinde mutlaka yakalayıp izleyin. Bağımsız tiyatro oyunlarının bal porsuklarını aratmayan korkusuz mücadelelerine ve ardındaki entelektüel emeklerine sahip çıkın.














