The New York Times, 21. yüzyılın en iyi 100 dizisini seçmiş ve zirveye, uyuşturucu temasını merkezine koyan ve “düşmüş anti-kahraman” klişesini ustalıkla işleyen Breaking Bad‘i yerleştirmiş.
Doğrusu şaşırtmıyor. Ancak bu listede 81. sırada yer alan ve geçenlerde nihayet izleme fırsatı bulduğum Queen’s Gambit, benim için, şu günlerde çok daha derin bir çekim alanına sahip. Zira bu yapım, sadece uyuşturucunun ya da suçun çatallanan yansımasını değil, bir kadının beyniyle yetimhanenin gizli odalarından, erkeklere atfedilmiş satranç salonlarına uzanan çetrefil yolculuğunu da anlatıyor.
Bu mücadele o kadar gerçek ve ilham verici ki bir an bu bir biyografi mi diye düşünmeden duramıyorsunuz. Zira dizi, bu dünya üzerinde alnının akıyla var olmaya çalışan tüm kadınların bir prototipini de çiziyor.
1983 tarihli Walter Tevis’in romanından uyarlanan dizi, 1950’ler ve 60’larda geçiyor. Öksüz satranç dehası Beth Harmon’ın (Anya Taylor-Joy) erkek egemen dünyada zirveye tırmanışını ve bu süreçteki bağımlılıkla (Evet her kırıp kalp gibi o da alkol “bağımlısı” birine dönüşüyor zamanla) mücadelesini konu alıyor.
Garry Kasparov’un tasarladığı final koreografisi ve kazandığı 11 Emmy Ödülü ile teknik anlamda zamanında zirveyi zorlayan dizi, asıl başarısını Beth’in etrafındaki karakterlerin derinliğine borçlu.

Ve asıl sebep
Bu noktada, beni bu yazıyı yazmaya iten asıl sebebe geliyorum: Jolene. Dizinin “gizli yıldızı” olarak nitelendirilen ve Moses Ingram’a Emmy adaylığı getiren bu karakter, Beth’in yetimhanedeki en yakın arkadaşı. Asi, kurallara meydan okuyan Jolene, Beth’in aksine kurumun (yetimhanenin) katı dünyasında ona yol gösteriyor. Sonrasında da…
Öte yandan Beth’in etrafındaki satranç oyuncularının neredeyse tamamı erkek ve her biri kaçınılmaz birer rakip. Özünde kötü insanlar değiller; ancak Beth onları yendiği ve bu anlamda sonuç değişmediği sürece onun en iyi dostu ve koruyucusu konumundalar. Ona satrancı öğreten Kapıcı Bay Shaibel ise farklı bir yerde duruyor elbette; başlangıçtan beri orada, ama aralarındaki gerçek şefkati ne zaman görüyoruz?
Ancak ve ancak kapıcı öldükten sonra. Beth’in aradığı baba figürü, satrancı öğrendiği o basık odanın duvarındaki gazete kupürlerinde saklı. Yaşlı adam Beth ile ilgili ne var ne yok saklamış ve sonra onları duvarına asmış! Ne büyük ve anlamlı bir şefkat. Tam da Beth’in içindeki eksik baba izleğini tamamlayacak cinsten bir yansıma. Fakat bu keşif için çok geç kalınmış bir zaman dilimindeyiz.
Ya annelik? Öz annesinin kaybı malum… Beth’e “ne yapacağım ben seninle” diyen ve sonra intihar eden bir anne o. Beth’in dahiliğini kaptığı kadın… Ancak bu yeterli olmuyor. Küçük kızın içindeki tökezlemelerin en temel kaynağı da bu zaten.
Beth’i yetimhaneden evlat edinen anne figürü ise ona gerçek anlamda bir annelik yapamıyor; olsa olsa geçici ve eğlenceli bir yol arkadaşı o. Ancak şunu da ifade etmek elzem: Onu bir proje olarak görmemesi, onunla sohbet edip içki içmesi, dahası turnelere çıkması kıymetli.
Beth’in hayatındaki en koşulsuz ve yanında rahat hareket ettiği yoldaş kadınlardan biri olması da kayda değer. Yine de geleneksel anne fikrinden uzak biri olması Beth’in içindeki o dipsiz boşluğu doldurmaya yetmiyor. Yetimhanedeki diğer kadın figürleri ise vasat tiplemelerin örneklerini teşkil ediyor. Kuralcı, mesafeli, yanlış, katı ve manasızlar.
Oysa Jolene çok başka. Oyunun en kritik anında, Beth’in en dibe vurduğu, bağımlılıklarıyla boğuştuğu ve Rusya turnesine gidecek maddi gücü bulamadığı o karanlık anda yeniden ortaya çıkıyor. Artık Kentucky State University’de okuyan, zekâsının farkına ve ayrımına varmış, hukuk fakültesi için kuruşu kuruşuna para biriktiren anarşist Jolene, tüm birikimini o an karşılıksız olarak Beth’e veriyor. Beth’e “Birbirimize sahip olduğumuz sürece yetim değildik” derken, aslında dizinin özünü de bir güzel özetliyor.
Beth Harmon, satranç tahtasında dehasının getirdiği açmazlar, erkek rakipleriyle ve kendi şeytanlarıyla savaşırken; Jolene’in yaptığı fedakârlık, dünyadaki tüm oyunların ve tahtaların çok daha ötesinde bir hamle. Anlıyoruz ki Beth’in kazanmasını sağlayan tek şey sadece zekâsı değil, Jolene’in ona duyduğu o sarsılmaz inanç ve şefkat. Belki de Queen’s Gambit’i unutulmaz kılan sır da budur: Bir kadının dehasının ve bir dostun yüreğinin, erkek egemen bir dünyada tek tek açtığı kapıların hikâyesi.. Bir anti-kahramanın düşüşünden ziyade bir kadının yükselişi.














