Belden aşağı vuruşlarla kıran kırana geçen iktidar savaşının yakıcı ateşinden çıkan duman, gözümüzün önünde çırılçıplak cereyan eden köklü yapısal dönüşümleri sis perdesinin arkasına gömüyor. Galiba fark etmek ve hakkını vermek için zaman gerekiyor. Çerçeve Yasa ile yoluna giren Çözüm Süreci Türkiye’nin müesses nizamını tesviye ederken, Ulus Devletin mimarisini, vatandaş-devlet ilişkilerini, Anayasadan ve hukuktan anladıklarımızı değiştirecek. Bu işten sadece “kim kazançlı çıkıyor?” sorusunun peşine düşenler ve meseleye iktidar-muhalefet rekabeti ve oy dengeleri açısından yaklaşanlar ön cephedeki ağaçlara takılıp ormanı göremiyor.
Bomba gibi patlayan Süleymancılar operasyonu da müesses nizamın en derin katlarını yeniden tanzim edecek bir potansiyel taşıyor. Din-devlet ilişkilerini laiklik ekseninde yeniden tanzim eden derin bir dönüşümle karşı karşıyayız. İktidar, farklı bir aracı kullanarak ve farkında olmadan laik düzeni sarsılmaz müeyyidelere bağlıyor. Üstelik geri dönüşü olmayan bu köklü dönüşüm, İslâmcı etiketiyle siyasî yolculuğa başlayan bir parti ve kadro marifetiyle gerçekleşiyor.
Laiklik, bir asrı geçen resmi tarihinde bugünkü aşamada AKP iktidarına çok şey borçlanıyor.

Cemaatler ve tarikatlar
Sosyolojinin, üzerine zengin bir bilimsel birikim inşa ettiği en temel evrensel varsayım şudur: “Din ve cemaat bir ve aynı şeydir”. Bu hükmü, matematik denkleminde birbirinin yerine geçecek şekilde din ve cemaat eşitliği olarak kullanabilirsiniz. Durkheim, bu hükmü Tanrı inancına kadar götürür ve cemaatlerin Tanrı diye aslında kendisine taptığını öne sürer.
Bu varsayımı, dünyanın her yerinde insanlığın gündelik pratiği içinde “din yalnızca cemaat içinde yaşanır” şeklinde anlayabilirsiniz. Din, bireyin kendi dünyasına hapsedilemez, zira etki gücü ona diğer insanlardan emin olacağı bir toplumsal çevre hazırlamasından gelir. Hatta dindar olmayanlar da dinin toplum hayatına ilave ettiği bu güven ortamına muhtaçtır. Voltaire’in “Ben Tanrıya inanmıyorum, ama kendilerinden emin olmak için hizmetçimin ve kahyamın inanmasını çok isterim” sözünü hatırlayın.
Türkiye’de din tartışmalarında iri hükümler verenlerin çoğu cemaat ile tarikat arasındaki farkı bilmiyorlar. Tarikatlar kurumsal geleneklere ve silsilelere, cemaatler ise yeni çıkmış bir liderin izinde günün icaplarına ve toplum içine kurtuluş arayışına dayanır. Tarikatlar kurumlaşmış ritüellerle müridini selamete ulaştırma iddiasındadır, cemaatler ise üyeleri ile mensupları arasında dayanışma ağları oluşturur, iddiası toplum hayatına, yani dışa dönüktür. İslâm dünyasında cemaat örgütlenmesinin temsil edici örnekleri Hint alt kıtasında Cemaat-i İslâmî, Mısır merkezli İhvan-ı Müslimin ve Türkiye’de Risale-i Nur Cemaatidir. Nakşilik, Kadirilik, Cerrahilik ise bazen kollara ve cemaatlere bölünen ayırt edici ritüellere ve geleneklere bağlı tarikatlardır. Tarikatlar siyasî iktidarlarla ve doğrudan devletle uzlaşma içinde kendi özel alanını korurken denetimi ve kontrolü zor olan cemaatlere hep şüphe ile bakılmıştır. Osmanlı döneminde, geniş kesimlerin dinî hayatını kuşatan tarikatlar, Şeyhülislamlığın ve Medresenin düşmanca bakışları altında “Meclis-i Meşayih” gibi resmi statülü meclisler aracılığıyla devlet denetimine alınmıştır.
1924’te Tarikat geleneğinin en güçlü olduğu merkezlerden Kastamonu’da Atatürk’ün söylediği “İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir.” Sözü bu alanda işaret fişeği olmuş, “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlıklarla Birtakım Unvanların Yasaklanmasına ve Kaldırılmasına” dair kanunla 1925 yılında tarikatların kapısına kilit vurulmuştur. Sonrasında bugüne kadar uzanan tarihi tecrübe resmi durumla fiili durum arasındaki derin uçurumun özetidir. Bugün arabanızla yolda giderken sık sık karşınıza çıkan yol tabelaları arasında “… hazretleri türbesi” levhaları ziyarete açık türbelerin fiili durumunun “resmî” göstergeleridir. Varlığı devam eden tarikatlarla devlet ve iktidarlar uzlaşmış, mevcut anayasada devrim kanunları arasında zikredilerek anayasal statüde yasak altında tutulan bu dinî kurumlar, kamusal hayatımızın kanıksanmış-doğal bir parçası haline gelmiştir.
Devlet, Osmanlı’dan tevarüs ettiği gelenekle tarikatlara, toplumu denetim altında tutmanın elverişli bir aracı olarak davranmıştır. Menzil Dergâhı, bu konuda çarpıcı bir örnektir.
Cemaatlerin hikâyesi bu kadar konforlu değil. Nurculuk başından itibaren çok ağır takibata uğradı. Gülen cemaati, mahkeme kararları ile terör örgütü olarak tescil edildi, şimdi son büyük cemaat olan Süleymancılar “suç örgütü” olarak tasfiye ediliyor.
İslâmcılığın ölümü, laikliğin zaferi
Klasik formüle göre “şeriat esaslarına dayalı bir devlet düzeni inşa etme vaadi” ile yola çıkan İslâmcı gelenek, dağarcığında sakladığı bütün iddiaları tüketti. Nihayetinde Süleymancıların tasfiyesi, şeriat esaslarına göre değil, Machiavelli tarzı siyasetin şerik kabul etmeyen evrensel doğasına göre gerçekleştiriliyor. Karşımızda dini esaslar konusunda bir tartışma yok. Gücü elinde tutan iktidar boyun eğdiremediği bir topluluğu cezalandırıyor. Kimse Süleymancıların dini bütün Müslümanlar olmasını tartışmadığına göre mesele dinî değil, siyasî.
Geçmişte endişe ile sorulan soruyu hatırlayalım: “Ya iktidara geldiklerinde dini esaslara dayalı bir düzen kurarlarsa?”
Geldiler ve kuramadılar. Sadece iktidar olmanın icaplarına uygun davrandılar. Ve bu uygulamalarla itaat etmeyenleri tasfiye ederken dinî niteliği olan bir devlet düzeni ihtimalini de fiilen ortadan kaldırdılar.
Cevabı en somut haliyle siyasî alanda değil halkın sosyolojisinde aramalıyız. Objektif ampirik araştırmalar dindarlığın göstergelerinde dramatik düşüşler kaydediyor. Gösterişli camiler çoğaldı, orta öğretim imam hatipleştirildi. Sonuç: Daha az cemaat ve deizme kayan bir gençlik.
AKP, bırakın dinî atmosferi, muhafazakâr değerlere bağlı bir kültürel hegemonyayı kıyısından bucağından olsa bile kuramadı. Kuramayacağı da tecrübe ile anlaşıldı.
Bülent Arınç’ın bütün özgül ağırlığı ile Cumhurbaşkanına gönderdiği rapor, AKP zaviyesinden durumu özetlemek için yeterli.

Din ile siyaset arasına mesafe koyarken toplum, bugün geçmişe göre laiklik prensibine daha yakın ve içselleştirmiş duruyor. İktidar kanadından ise herhangi bir dini kuralı topluma dayatma ve devlet düzenini dini esaslara yaklaştırma ihtimali, 28 Şubat’ın fırtınalı günlerindeki tepkilere nispetle bile daha az.
Bülent Arınç yaptığı özeleştiri ile bize şunu anlatıyor: Meğer mesele şeriat esaslarına uygun bir toplum ve devlet düzeni kurmak değil, iktidarı ele geçirmek ve sürdürmek için dini, Süleymancıların sırtına indiği şekilde kızılcık sopası olarak kullanmakmış. “Nass var nass!” sözünü bu çerçevede yorumlayın. Hazinenin faiz borcu devasa boyutlarda katlanırken, nasstan bahseden neden yok?
Tarikatların akıbeti
Laiklik adına çok daha esaslı bir eşik aşıldı. İslamcı bir iktidar eliyle, bir dini topluluk, diğer bütün tarikatlara emsal teşkil edecek şekilde “suç örgütü” ilan edildi. Bunun yol açacağı sonuçlar hakkında yeteri kadar düşünülmediği anlaşılıyor.
İster cemaat ister tarikat olsun bütün dini topluluklar benzer şekilde örgütlenir, hiyerarşi ve disipline bağlanır ve yönetilir. Hepsinin para işleri karanlıktır. Para alış-verişi güven esasına dayanır, her zaman istismara açıktır. Örnek: Menzil Dergâhında, miras paylaşımında kopan kavga ne kadar büyük yekûnlarda paraların kontrolsüz bir şekilde Tarikat büyüklerinin elinde toplandığını gösterdi.
Çıkan sonuç şu: Süleymancılara uygulanan soruşturma şablonu bütün tarikatlara eksiksiz uygulanabilir. Medyaya yansıyan, “Peygamberle konuşuyordu”, “mehdi idi” abartıları, “Şeyh uçmaz mürid uçurur” kavlince Tarikatlarda daha bol bulunur, bu soruşturmaların PR edebiyatı daha kuvvetli yapılır.

Demek ki artık laikliğin, dindarları savunmaya iten rahatsız edici dini yasakları yerine, Ceza Kanunu’nun “suç örgütü” maddeleri, dini toplulukları denetlemek ve baskı altına almak için yeterli. Bu yolu AKP iktidarının açtığını dindarlar unutmamalı.
Cemaat ve tarikatların toplam seçmen oyu içinde % 5’lik bir yekûn tuttuğu söyleniyor. Bu kadarı bile abartılı. Yalnız hegemonik görünürlükleri ve AKP adına oluşturdukları baskı iklimi çok daha etkileyici. AKP, bir siyasî parti olarak bir cemaate dönüşemez ve alternatif oluşturamaz. İktidar ve siyasetin çekişmeli ortamı, cemaatlerin kapalı ve sıcak atmosferi ile uyuşmaz. Bu yüzden AKP iktidarı tarikatların ve cemaatlerin desteğine ve tanıdıkları meşruiyete muhtaç. Süleymancıların tasfiyesi, kategorik olarak cemaatlerin ve tarikatların hayat alanını daraltmış oldu. AKP kendisini besleyen bir kaynağı kurutmuş oldu.
Sonuç elbette laiklik adına büyük bir kazanç.
AKP iktidarı enerjisini, itibarını, halk nezdindeki sempatisini, dolayısıyla oy desteğini tüketirken, geleceğe zengin bir miras bırakıyor.
Meseleye bu açıdan bakmayı ihmal etmeyin.














