Eşik aşıldı. Hem Kürtler hem de Türkiye için büyük kazanım: Kendisini Kürt kimliği ile çerçeveleyen siyasî hareket, Türkiye politikasının meşru-yasal bir unsuru, daha ötesi bütünleyici parçası haline geldi. “Bütünleyici parça” tabirinin altını çiziyorum. Artık Kürt siyasetinin önceliklerini, tercihlerini, stratejilerini, kararlarını dikkate almadan hiç kimse adım atamayacak. İktidarların %5’lik bir seçmen kitlesinin kararını değiştirmesi ile belirlendiği bir ülkede, kemiksiz %10’luk oy kütlesi ve siyasî temsil yeteneği hayati önem taşır. 2023 seçiminde DEM’in imajı ile, dün kongresini yapan partininkini mukayese edin. Üç sene önce DEM, denklemin içinde yoktu; o partiyle dirsek teması “demlenmek” tabirinde ifadesini bulan suçlama konusuydu. Şimdi, AKP’nin tükenen ömrünü uzatmak için DEM ile işbirliğine gireceği iddiası siyasetin en kritik tartışma konusu.

Elbette Kürt siyasetinin de girdiği yeni çerçevede artık yekpare bir kaya kütlesi olarak yerini almayacağını dikkate alarak bu hükme varmalısınız. Dağdan inenlerle birlikte çoğul bir Kürt siyaseti demokratik rekabet içinde yol bulmaya hazırlanıyor. Hiç olmazsa farklı fikirlerin ve merkezkaç güçlerin baskısı altında şekillenen, demokratik itirazların ve tartışmaların açıktan yürütüldüğü bir sahnenin seyircisi olacağız.
Kabarmış, köpürmüş bir deniz gibi hareketli günlerden geçiyoruz. Neticede sular durulacak ve herkes eteğindeki taşları döktükten sonra elinde kalanlara bakacak. Karılan kartlar yeniden dağıtılacak, başka gündemler, başka öncelikler öne geçecek ve Kürt sorunu normalleşecek.
İşte tam olarak “normalleşme” dediğim aşamada, aktüel siyasetin sisi-pusu altında bizi bekleyen bir mayın tarlasına gireceğiz.
Hazırlıklı olmalıyız.
Son günlerde Kürt sorununa at gözlüğüyle bakanlar, “AKP’ye destek verirler mi?”, “Erdoğan’ın yanında yer alırlar mı?”, “Anayasa pazarlığıyla İktidara teslim olurlar mı?” sorularının peşinde koşuyorlar.
Mesele bu kadar basit değil.
Peki nasıl?
Kürt siyaseti aktüel siyasî hesaplara, dengelere bu kadar kolay kendini kaptırma lüksüne sahip değil. Hiçbir güncel siyasî entrika, mühendislik projesi Kürt sorununu taşıyamaz; altında ezilir kalır.
Öcalan’ın istikameti
Öcalan “norm devlet” lafını, AKP ve Saray ile arasına mesafe koymak için kullanıyor. Ayakta kalmak ve ömrünü uzatmak için çırpınan “kurulu” iktidarı değil, devletin kurumsal yapısını ve “kurucu” iradesini yani kaideli devleti muhatap alıyor.
Almanya’daki Kültür Festivali’ne gönderdiği son mesajda temel tezini tekrarlarken kaideli devlete şunu söylüyor:
“Kürtlerin ya da başka herhangi bir toplumsal grubun kendi dilini, kültürünü ve kimliğini yaşaması bir tehdit olarak görülmemelidir. Burada asıl mesele, devletin bu toplumsal gelişmenin önünü kapatmamasıdır.”
Öcalan, Kürt milliyetçiliğinin ve PKK’nın ulus devlet idealini bileşenlerine ayırıp oradan demokratik cumhuriyet adı altında yeni bir sentez üretti. “Kurucu Önder” bu sentezle girdiği diyalogda Türk ulus devletine, “farklı kimliklerin ve toplulukların demokratik ve özgür bir biçimde birlikte yaşayabileceği koşulları yaratmak” sorumluluğunu yüklüyor.
Bazen kendi kendime “Öcalan’ın söylediklerini sadece ben mi doğru anlıyorum?” diye soruyorum. Dünkü DEM kongresinde verilen mesajlara bakarak Öcalan’ın yeni sentezinin anlaşılmadığına kanaat getirdim. Tuncer Bakırhan’ın DEM’i yerleştirdiği “Üçüncü Yol” önerisi, faşizmden sosyalizme kadar geniş bir yelpazede çok sık dile getirilmiş bir formülün adıdır. En son Tony Blair kullanmıştı.
- DEM Parti kongresini yaptı, eşbaşkanlar yeniden seçildi: “Türkiye’yi yönetmeye talibiz, tek ajandamız demokratik Türkiye”
Öcalan’ın istikameti politik değil ideolojik. Siyasî yelpazeyi hedef almıyor, kurumsal yapılarla uğraşıyor. YENİ Parti’yi bile kurumsal geçmişine göre bir yere yerleştirdiğinden emin olabilirsiniz.
Süreç mayın tarlasına ne zaman girecek?
Benim “mayın tarlası” dediğim politik zemin, işte tam olarak Öcalan’ın temel stratejisini üzerine inşa ettiği ana tartışma konularından meydana geliyor. Demokratik Cumhuriyet’i bu muhataralı zemin üzerinde tasarlıyor.
Tarladaki mayınlar, büyük ölçüde sorgulanmadan tekrarlanan önyargılardan ve her kesime konforlu bir siyasal bilinç sunan alışkanlıklardan meydana geliyor.
Kaçakçılar mayınlı araziden geçerken önlerinde, arkasındaki ağırlıkları sürükleyen bir eşek yürür. Hesapça mayın eşeği yolu temizleyecektir.
Kürt sorunu konuşulduğu zaman, Türk tarafının mayın eşeği olma görevi, hasbelkader bana düştü. “Apo’yu paşa yapalım” sözüyle, “Öcalan muhatap alınmalı” diyeli neredeyse 17 sene olmuş. “Diyarbakır’ın adı Amed olabilir” lafını tam 20 sene önce etmiş ve hemen toplu linçe tabi tutulmuştum. Bahçeli, Amedspor’un Süper Lig’e çıkmasını tebrik ederken, bana geçen yıllara, çekilen acılara hayıflanmak düşüyor. Şikayetçi değilim. Yeter ki gelecek nesiller bizim yaşadığımız saçmalıklara maruz kalmasın. Nesli tükenmek üzere olan eşekler sevimli ve ciddi yaratıklardır. Ben mayın eşeği olmaya razıyım.
Daha önce de söyledim, şimdi geldiğimiz kritik aşamada tekrarlıyorum: Türkiye Kürtçe eğitime hazırlanmalı. Kürtçe eğitimden kastım: Ana okulundan temel eğitime, oradan orta eğitime, sonra yüksek öğretime kadar her aşamada, şu sanayi devrimi ile birlikte ortaya çıkan okul/mektep dediğimiz kurumlarda Kürtçe eğitim verilmesi.
Devlet elindeki kamu kaynaklarını seferber etsin hem resmi hem de özel okullarda Kürtçe eğitimin önü açılsın. Sadece Kürt dili değil, sosyal bilgiler, fen dersleri de Kürtçe görülsün. Bunun için müfredat programı belirlensin, uzmanlardan meydana gelen Talim Terbiye Kurulu benzeri bir heyet oluşsun. Dilciler, antropologlar, tarihçiler, halkbilimciler seferber olsun. İçeriği ve sınırları, temsil yeteneği ve uzmanlığı olan Kürtler belirlesin. Kürtçe eğitim konusunda, Kürtlerin talebi sonuna kadar karşılansın. Öcalan’ın söylediğinden bir adım öne geçiyorum: Devlet yasaklarla yolu kapatmaktan vazgeçmenin ötesinde bu alanda elindeki bütün araçları seferber ederek yol açsın.
Hatta, anadili Türkçe olan vatandaşlarının Kürtçeyi öğrenmelerini teşvik etsin. Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde Kürtçe bilen kamu görevlileri istihdam edilsin.
Uyulacak tek ölçü olmalı: Çocuğuna Kürtçe eğitim vermek isteyen ailelerin ve aynı dilde eğitim almak isteyen gençlerin taleplerinin karşılanması. “Çocuğum Kürtçe eğitim alamıyor” diyen veya Kürtçe öğrenim göremiyorum şikâyeti olan tek bir kişi bile kalmamalı.
Kürtçe sorunu olarak Kürt sorunu
Türkiye’nin çözmek üzere altın değerinde bir fırsat yakaladığı Kürt sorunu, özünde Kürtçe sorunudur. Hem Türk hem de Kürt milliyetçilerinin düşünmeden tekrarladığı palavraları bir kenara bırakın: Türk ve Kürt, dili dışında birbirinin kopyasıdır. Yıllarca büyük bedeller ödediğimiz Kürt sorunu, karşımıza her daim bir Kürtçe sorunu olarak çıkmıştır.
Kürtçe sorununun hem çok kaba hem de ince ayrıntıları var.
Türkiye’de Kürt sorunu, hiçbir zaman bir Türk-Kürt çatışması veya nefreti şeklinde tezahür etmediği gibi, Kürtçe sorunu da Türklerle Kürtler arasında hiç tartışma konusu olmamıştır. Farklı bir dil Türk’e sadece ilginç gelir, düşmanca değil. Ancak başka bir konuda maraza çıktığı zaman “bana küfür mü ettin” gibi itirazlarla dil tartışmaya dahil olur.
Kürtçeyi sorun eden devlettir.
Cumhuriyetle birlikte bütün enerjisini yeni bir ulusun inşasına veren devlet, ayrı bir dil konuştuğu (ve kalabalık oldukları) için Kürt nüfusu üniter yapısına yönelik bir iç tehdit olarak algıladı. Ayırım dil üzerine kurulduğu için, dili yasaklayarak, baskı altına alarak bu tehdidi kontrol altına almayı denedi. Yasaklamak, asimilasyon politikalarının en nobran ve sevimsiz türüdür. Cumhuriyetin başından Özal’a gelene kadar bu konuda hâkim olan askerî zihniyet, sorunun yasaklarla çözüleceği mantığı ile ilerlemiştir. Kenan Evren’in 1983’te giderayak çıkarttığı, Kürtçe rüya görmeyi bile yasaklayan kanun bu zihniyetin eseridir ve o tarihten bu yana dökülen kanların birinci derecede müsebbibidir.
Anadili bir insanın namusudur. Yasaklamak, insanı bütünüyle yok saymaktır.
Devlet katında üretilen ve uygulanan yasakların elbette toplum katında yansımaları oldu. 60’lı 70’li yıllarda köylü-şehirli ayırımının bir uzantısı olarak tecelli eden Kürtçe sorunu, daha sonraları Kürt düşmanlığının alameti olarak yükseldi. Sonradan görmelerle dolu bir ülkede yaşıyoruz. Düşman üreterek sınıf atlayanlar, çevrelerinde küçümseyecek insanlar ararken Kürt aksanına veya doğrudan Kürtçeye takıldılar.
Kürtçe düşmanlığı önyargıların ve devlet politikalarının eseri. Etnik sorunların yaşandığı başka ülkelere göre kayda değer bir toplumsal karşılığı yok.
Vatandaşının anadiline saygı göstermeyen bir devlet, onların rızalarını talep edemez.
Bugün Kürt sorunun çözmeye azmetmiş devlete, Kürtçeye saygı gösterme görevi ve sorumluluğu düşüyor. Bu saygıyı anadili Kürtçe olanlar somut olarak hissettikleri zaman geride sorun kalmıyor.
Saygı, sadece saygı.
Şimdi Kürtçenin amansız yeni bir düşmanı var: Pazarın ihtiyaçlarına göre dillerin kullanım alanını belirleyen Kapitalizmin serbest piyasa düzeni.
Kürtçe sevdalılarının bu yeni düşmanla baş etmeleri çok daha zor.
Büyüyen Kürtçe sorunu
Kürt coğrafyasında, merkezde Kürtçenin yer aldığı yoğun tartışmalar ve gelişmeler yaşanıyor.
Erbil’de Belediye yönetimi, içinde Kürtçe ibare bulunmayan işletme tabelalarını indiriyor. Ayrıca Kürtçe yazılmadığı takdirde yeniden asılmasına izin vermeyeceklerini ihtar ediyorlar. Bizde 12 Eylül yönetiminin Türkçe tabela ısrarıyla benzer müdahalesini hatırlayanlar mutlaka vardır.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde dil hassasiyetinin zirvede olduğu anlaşılıyor. Bir alarm durumu söz konusu. Rudaw’da yer alan, Süleymaniye’nin Tuzhurmatı ilçesinde Kürtçe eğitim veren okulların arka arkaya kapanması, Arapça eğitimin revaç görmesi haberi, bu dil hassasiyetinin sebebi hakkında fikir veriyor.
Suriye’de yeni öğretim yılının başlamasıyla birlikte Kürt bölgelerinde Kürtçe sorunu patladı. Haseke ve Kamışlı’da Kürtçe eğitimi yeterli bulmayan öğrenciler, velilerin desteği ile derslere girmiyor. Haftada üç saat Kürtçe bu okullarda seçmeli ders olarak yer alıyor. Tartışmaların odağında Kürtçe ile ilgili Şara’nın bu yılın ocak ayında yayımladığı kararname var. Kararnameye göre Kürtçe “ulusal dil” olarak kabul ediliyor, Kürt nüfusun yoğun olarak yer aldığı bölgelerde devlet ve özel okullarda öğretilmesine imkân veriyor.
2026-2027 eğitim yılıyla sınırlı olmak üzere öğrencilerin sosyal bilgiler, tarih, coğrafya ve felsefe derslerini Kürtçe ya da Arapça alabilmesi de öngörülüyor. Eğitim Bakanlığı, farklı kademeler için Kürtçe ders materyalleri hazırlanacağını da açıkladı. Kürtlerin talebi, Kürtçenin ek dil olarak değil, eğitim dili olarak okullarda yer alması. Üstelik iç savaş döneminde Cezire bölgesinde fiili kontrolü ele geçiren yönetimin Kürtçe Eğitim için ciddi hazırlıkları vardı.
Sorun Türkiye’nin de dahil olduğu genel bir sorun: Kürtçe piyasaya yenik düşüyor. Araplarla ve Türklerle birlikte yaşayan Kürtler arasında Arapça ve Türkçe eğitim ailelerin çocukları için hayal ettiği gelecek planlarına daha uygun görülüyor. İmkân bulunduğunda İngilizce eğitim daha revaçta.
Kürtçe yasağı kalktıktan sonra her yerde pıtırak gibi çoğalan Kürtçe dil kurslarının kısa zamanda kapanması, meselenin bir onur arayışı olduğunu yeteri kadar göstermişti. Kürtçe homojen bir dil değil; başta alfabe olmak üzere lehçelere ve diyalektlere uzanan kendine has devasa sorunları var. Yıllar önce Süleymaniye Üniversitesi hocalarından öğrenmiştim. Hukuk gibi bazı branşlarda eğitim hala Arapça yapılıyordu.
Devlet yasağı, tersine bir sonuç veriyor, Kürtçeyi öğrenmeyi ve yaşatmayı teşvik ediyor. Piyasanın bu konuda hiç acıması yok.
Öcalan’ın “Kürtlerin kendi dilini, kültürünü ve kimliğini yaşaması bir tehdit olarak görülmemelidir.” sözünü ben böyle yorumluyorum. Demokratik Cumhuriyet tezi bu minvalde tartışılacak.
Türkiye bir ulus devlet. Ulus devlet yapısını kendi vatandaşlarından önce ulus devletlerden meydana gelen uluslararası düzene karşı bir iddia ve tez olarak düşünmelisiniz. Devlet ulus devlet niteliği tartışmaya açmaz, bu niteliğinden vazgeçmez ve ikinci bir resmi dili kabul etmez. Ancak belediyelerin halihazırda yaptığı gibi yerel uygulamalarla Kürt vatandaşlarının Kürtçe talepleri karşılanabilir. Kürtçe eğitim ise, sadece Türkiye Kürtleri için değil, Kürt coğrafyasına emsal olacak şekilde hayata geçirilebilir.
Kürtçenin geleceği karanlık. Devlet yasaklardan vazgeçerse, sadece Kürtçenin zevalinden sorumlu tutulmaktan kurtulmuş olur. Sadece Kürtçe değil, Türkçenin geleceği de karanlık.
Mayın tarlasındaki birkaç mayını patlattığımı, yolu bir nebze de olsa açtığımı umarım.














