Ağustosun sonunda, bir grup Alevî aydının yayınladığı bildiri, Alevîleri sürece dahil etmiş oldu. Temel hakların güvence altında olduğu demokratik zemin, Türkiye’nin etnik-dinî fay hatlarını ortak paydalar etrafında buluşturmanın ve uzlaştırmanın yegâne yolu. Toplumsal barış başka türlü gelmez. Sahnede Alevîlerin de yerini alması süreç adına bir kazanç olarak görülmeli ve söyledikleri dikkatle dinlenmeli.

Ruşen Çakır, Medyascope’ta bu gündemi yine Alevî aydınların-politikacıların ağzından bir tartışma platformuna taşıyıp derinleştirdi. Temsil kabiliyetine sahip altı kişinin görüşlerine yer verdi. Dışarıda, konu etrafında süregiden tartışmalar da yeteri kadar fikir veriyor. Alevî sözcüler, farklı politik görüş ve pozisyon sahibi olsalar da süreçten endişe ediyorlar. Bilhassa, Kürt siyasî hareketine sempati duyanlar da dahil Alevîlerin bir kısmı, Öcalan’ın devletle uzlaşmasını, kendilerinin satışa getirilmesi şeklinde algılamışlar. Belki biraz da bu kadar hayati bir konuda gündem dışına itilmenin alınganlığı söz konusu.
Tartışma şimdilik, Öcalan’ın kendi sözlerine atfen, onun İdris-i Bitlisi ile benzerliği iddiası üzerinden yürüyor. Öcalan’ın bugünkü süreci temellendirirken devleti ikna etmeyi amaçladığı belli olan 25 Nisan 2025’te söylediği “Osmanlının Ortadoğu İmparatorluğu haline gelmesi Kürt ittifakının eseridir” sözü, Çaldıran’a, dolayısıyla İdris-i Bitlisi’ye atıfta bulunduğu için tartışmaların ve itirazların fitilini ateşlemiş görünüyor.
1514 Çaldıran Savaşı, Alevîler için Kerbelâ kadar yıkıcı bir imge oluşturuyor. Bu savaşın kaderini tayin eden, Safevîlere karşı Kürtlerle Osmanlı Devleti arasında kurulan ittifak, İdris-i Bitlisi ile Yavuz’un şahsında somutlaşıyor. Tarihsel olarak bu ittifak, sadece Kürt coğrafyasını Osmanlı topraklarına dahil etmekle kalmıyor, aynı zamanda Ortadoğu’nun kapılarını da sonuna kadar açıyor. Bu sayede Yavuz’un kısa saltanatı içinde Osmanlı İmparatorluğu yüzölçümü itibarıyla tam üç kat büyüyor. Bu yüzden tarihin dönüm noktası olarak sadece Aleviler tarafından değil Kürtler ve devlet nezdinde de bu olaya çok fazla önem atfediliyor.
Sözlerin maksadından saptırıldığı, tarihin amacı dışında siyasî kavganın cephanesi olarak kullanıldığı kanaatindeyim. Bugün olduğu gibi geçmişte siyasî hırsların-tutkuların ateşlediği kavgalardan geriye kalanlara odaklanmamız lâzım. O hırsların sahipleri toza-toprağa dönüştüler. Onlardan geriye bizim yaşamaya devam ettiğimiz hikâyeler kaldı. İsmail-Yavuz-İdris üçgeninde olup bitenlere bugünden dönüp bakanlar anakronizm adı verilen, tarihin özgün şartlarını bırakıp bugünün mantığı ile geçmişi yargılama hatasına düşüyorlar. Olaylar da kişiler de aktüalitede tepetaklak duruyor. Bu yüzden kitaplarda yer aldığı şekilde herkesin bilmesi gereken gerçekleri hatırlamamız gerekiyor.
Çaldıran’dan başlayalım.
Çaldıran’da taraflar kimdi?
1514’te Çaldıran’da savaşan iki ordudan biri silme Türk ordusuydu.
Hangisi?
Elbette Şah İsmail’in ordusu.
Osmanlı ordusu, devşirme Yeniçeriler merkezde olmak üzere, Sırp, Ulah birliklerinin yer aldığı, Anadolu ve Rumeli Azepleri dışında sipahilerden oluşan, Kürt birliklerinin görev aldığı tam anlamıyla bir Roma ordusuydu. Osmanlı Devleti’ne Fatih’ten sonra III. Roma adının verildiğini hatırlamalısınız.
1509 depremi ardından gelen olaylarla Şahkulu liderliğinde Toroslarda başlayan büyük isyan, Anadolu’daki Türklerin akın akın İran’a geçmesiyle sonuçlanmıştır. O kadar ki Anadolu’da Türk nüfus neredeyse kalmamış, Çaldıran’dan sonra devlet, Bektaşi kisvesi ile Türkmen Alevileri Anadolu’ya geri çağırmak için tam bir asır boyunca ciddi çabalar harcamıştır.
İşte bu yüzden İdris-i Bitlisi ile Yavuz’un işbirliği bir Kürt-Türk ittifakı değildir.
Tersine bu ittifak Türklerle Kürtlerin, Kürtleri yok oluşa kadar sürükleyen savaşına son vermiştir. Şah İsmail’in kız kardeşi ile evli Diyarbakır Valisi Ustacluoğlu Mehmed’in Kürtler üzerinde kurduğu Türkmen hakimiyeti ve büyük katliamları, İdris’in Yavuz’a müracaatının gerekçesidir.
Her şahsiyeti kendi tarihi şartları içinde değerlendirmek gerekir. İdris-i Bitlisi siyasî bir şahsiyet değildir, bir danışmandır. Akkoyunlu sarayında verdiği hizmete Osmanlı sarayında devam etmiştir. Kürtleri sadece Türkmen baskısından kurtarmakla kalmamış, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti’nin modernleşme çağına kadar, Kürtlere kalıcı ve ayrıcalıklı bir statü de kazandırmıştır. Yavuz’un İdris’e, üstü tuğralı bir tomar boş kâğıt gönderdiği ve kendi kafasına göre düzen kurmasına izin verdiği rivayet edilir. Kürt coğrafyasındaki, feodal ölçülerde oldukça özerk yurtluk-ocaklık düzeni böyle kurulmuştur.
Devleti resmî propagandası ve sahiplenmesi, Alevîlerin karşıtlığı, günümüz tartışmalarına plastik bir İdris-i Bitlisi kişiliği taşıyor. Bu adam bugünün tabiri ağırbaşlı bir entelektüeldir. Çok sayıda kitabı arasında, tarihçilerin üslubunu ve yöntemini değiştiren, yeni bir ekol yaratan Heşt Behişt isimli kitabı anıtsaldır.
Kısaca İdris-i Bitlisi, Kürtler üzerinden olsa bile Sünni-Alevi gerilimine taşınacak yanlış bir isimdir.
Peki Yavuz?
Yavuz-İsmail ve İdris
1514’te gençlik çağlarımı yaşasaydım, mutlaka ama mutlaka Şah İsmail’in ordusunda savaşırdım. Nitekim o çağda yaşayan Oğuz neslinden atalarımın Şah İsmail’in safında yer aldığından eminim. Tarih bilincine müracaat ederek geçmişin yargılamasını isteseniz bu sefer tersine Yavuz’u haklı görürüm. Çünkü bugün yaşadığımız tarihte onun ciddi bir katkısı var.
Yavuz’un zulmü tartışılmazdır. Kendi öz babasını, yani II. Beyazıd’ı zehirleyerek öldürmüştür. Kardeşlerini ortadan kaldırmıştır. Dört öz dayısını, anne tarafından öz dedesini Maraş’ta idam etmiştir. Çaldıran’dan önce 50 bin Alevi’yi kılıçtan geçirdiği iddiası, onun kişiliğine uygun görünüyor. Resmî devlet bilincindeki karşılığı ise son derece muhkemdir ve bu başarı istisnaî olarak Türklüğün değil doğrudan devlet aklının başarısı olarak görülür. Nitekim, tarihte en çok kan döken savaşçılar -İskender, Cengiz gibi- hep saygı ile anılırlar.
İsmail ile Yavuz arasındaki kavga inanç farklılığının değil, jeopolitiğin eseridir. Bektaşi Yeniçeriler ile İsmail’in Alevî Türkmen ordusu arasında savaş esnasında hangi inanç farkı olabilirdi? Zaten tarih boyunca Sünnilik, modernleşme çağına kadar şehirlerle sınırlı bir inanç formu olarak kalmış, halk Anadolu heterodoksinin farklı türlerine meyletmiştir. Göçebelik, şekilci ve homojen bir dindarlıkla bağdaşmaz. Göçebe yörüklerin beş vakit namazı vergi gibi algılamaları fıkra gibi bir gerçektir.
İsmail, Yavuz’a göre daha Türk’tür; Hataî mahlasıyla bugün Türkülerde yaşayan şiirlerinin berrak bir Türkçesi vardır. Yavuz ise Farsça bir divan sahibidir. İkisi de kuvvetli şairlerdir.
Boğaz’a yapılan üçüncü köprüye Yavuz Sultan Selim adı verilince, İzmit Körfezi’ne yapılan Osman Gazi Köprüsü’ne “Şah İsmail” adının verilmesini önermiştim. İsmail ile Yavuz arasındaki karşıtlığın bugün maşeri vicdanda ruh ile beyin arasındaki kavga şeklinde sürdüğü kanaatindeyim. İmgeleri bir kenara bırakıp bunu aşmalıyız.
Bugüne kalanlar
Çaldıran Alevî katliamı olmanın yanında tarihin en büyük Türk kıyımlarından biridir. Ulus devlet kalıpları içinde bize ezberletilenleri yeniden düşünmeliyiz. Büyük Türk kıyımlarının ekserisi Türklerle Türklerin savaşlarında vuku bulmuştur. Oğuzları tarih sahnesine sokan 1040 Dandanakan, Karaman seferleri, 1402 Ankara Savaşı, Otlukbeli ve nihayet 19. yüzyıla rengini veren Mısır gailesi Türklerin Türklerle savaşıdır. Çaldıran gibi İran’la yapılan bütün savaşlarda karşı karşıya gelen iki taraf hep Türkler olmuştur.
İdris-i Bitlisi ile Yavuz arasındaki ittifakın tarihi arka planı istisnaidir; ancak sonuçları bilhassa Kürtler için kalıcı olmuştur. Osmanlı Zagros dağları boyunca Kürtleri, amansız düşmanı İran ile arasına beşerî bir duvar olarak yerleştirmiştir. Tekrarlayalım: İran-Osmanlı düşmanlığı Pehlevî hanedanına kadar coğrafyanın getirdiği çıkar çatışması şeklinde Türk’ün Türk’e düşmanlığı olarak sürmüştür. İran’da Türklerin etkili ağırlığına bakılırsa düşmanlık elan devam etmektedir.
Ali Duran Topuz, sorunu makul bir açıklama ile çözüyor. Sorunun Bitlisi-Yavuz ittifakının Alevî katliamına yol açması değil, bugün Alevî aleyhtarlığında bir imge olarak kullanılması olduğunu söylüyor. Böyle bir kullanım, bilhassa Alevilerin algısında gerçekten mevcut.
Öcalan’a ait olduğu öne sürülen İdris-i Bitlisi referansı, Türk-Kürt ittifakının bölge jeopolitiği açısından dönüştürücü gücünü göstermek amacıyla kullanılmış olmalı. Alevilere dokunan bir yanı yok. Alevî aydınların, muhataralı tarihî referanslara müracaat etmek yerine şu soruyu sormaları lâzım: Kürt-Türk ittifakı Alevilere zarar verir mi?
Bölge dengeleri, bu jeopolitik ayağı güçlü ittifakın geçmişte olduğu gibi İran’a karşı yapıldığını gösteriyor. O zaman yukarıdaki sorunun cevabını, Alevîlerle İran arasındaki yakınlık tayin edecektir. Köprünün altından çok su aktı. İran, bugün Erdebil Ocağı’ndan beslenen Alevî bir devlet değil, orada Şia’nın teokratik formu egemen. O zaman reelpolitiğe göre Türk-Kürt ittifakının Anadolu Aleviliğine karşı olma ihtimali yok.
Tersine çözüm süreci, Türk-Sünni çoğunluğun hâkim olduğu Türkiye’de sayısal olarak iktidar gücüne sahip olma şansları çok az olan etnik-dinî azınlıkları demokratik çoğulculuk ilkesine uygun olarak anayasal güvencelere ve temel haklar düzenine bağlayacak bir geleceğe doğru ilerliyor.
Çözüm süreci başarıya ulaşırsa, Alevîler çok kazançlı çıkacaklar. Temel haklar düzeni güçlenecek. Seslerini daha çok duyuracaklar. Dayatmalara daha kolay direnecekler. Kendi inançlarını ve kimliklerini daha kolay yaşatacaklar. Ortak payda hukuk ve demokrasi olunca kimse çizmeyi aşamayacak.
Öcalan’ın mesajları başta olmak üzere Kürtler kimliklerinin tanınmasını, dillerini özgürce öğrenmeyi ve kültürel olarak çoğulculuğa riayet edilmesini talep ediyor. Süreçle birlikte muhafazakâr/dindar bir eğilim güçleniyor. Laiklik gündemlerinde yok. Halbuki Kürt sorunu laik olmayan bir düzende çözülemez; çünkü istismarın egemen olduğu politik arenada din özgürlüklere yönelik baskı olarak karşımıza çıkar. Aleviliğin sistematik olarak süreçte yerini alması, laik düzenin fiili inşasına katkı sağlayacaktır.
Tarihî figürleri ters yüz oldukları vaziyetten kurtarıp yerli yerine yerleştirmeliyiz.
İdris-i Bitlisi meselesine, Kürtlerle empati kurarak ve tarihteki kavgaları unutarak bakılmalı.














