Trump, 17 Haziran’da İran’la vardığı mutabakatı büyük bir diplomatik başarı olarak duyurmuştu. Savaş sona eriyor, Hürmüz Boğazı yeniden açılıyor, askerî çıkmaz müzakere masasında çözüme kavuşuyordu. Aradan bir ay bile geçmeden ABD yeniden İran’ı bombalıyor, İran, bölgedeki ABD üslerine ve Körfez ülkelerinin askerî ve ekonomik altyapısına füze ve insansız hava araçlarıyla saldırıyor. Hürmüz’de gemi trafiği fiilen durma noktasına geldi, petrol fiyatları yükseliyor ve savaş bölgesel sınırlarını aşma tehlikesini yeniden taşıyor.
Kısacası bir haftadır fiilen ateşkes öncesine dönmüş durumdayız. Peki neden? Ve daha önemlisi, bu geri dönüşün ABD ile İsrail’de yaklaşan seçimlerle ne ilgisi var?

Mutabakatın içindeki savaş
Aslında barıştan savaşa geri dönmedik. Çünkü hiçbir zaman barışa ulaşılmadığı gibi ona yakınlaşılmamıştı bile. 14 maddelik Haziran mutabakatı, İran’ın nükleer programı, füze programı, yaptırımlar, petrol ihracatı ve Hürmüz Boğazı’nın denetimi gibi savaşı doğuran temel meseleleri çözüme bağlamamış, tarafların farklı yorumlayabildiği (uzmanların içinden çıkamadığı) bir dizi muğlak ifadeyle çatışmaya yalnızca ara vermiş, ufukta dar bir barış ihtimalini göstermişti.
Yani imzalanan metin bir barış anlaşması değil, tarafların barış görüşmeleri yürütmeyi kabul ettiği ve zayıf bir mutabakattı. Dolayısıyla İsrail’in İran’a ilişkin temel tehdit algısı, Trump’ın bu meselenin çözümünde kurduğu siyaset ve dil, İran’ın nükleer kapasitesi ve Hürmüz üzerindeki mücadele ortadan kalkmadığı sürece savaşın yeniden başlaması istisna değil, mutabakatın yapısına içkin bir ihtimaldi.
Savaşın yeniden patlak verdiği bu haftanın ortasında Le Monde’un başyazısı bu tabloyu basit ama çarpıcı bir ifadeyle “çifte çıkmaz” olarak tarif etti ve bu tarif çok isabetli. Tahran uzun süreli bir liman ablukasına dayanamayabilir, evet, fakat Washington ise ezici askerî üstünlüğüne rağmen İran’ın coğrafi avantajını ve asimetrik saldırı kapasitesini hava bombardımanlarıyla ortadan kaldıramıyor. Mücadelenin Hürmüz’e kilitlenmesi, nükleer programı gündemin arka sıralarına ittiği için İran açısından kısa vadeli bir başarı sayılabilir. ABD’nin yeniden saldırıya geçmesi de Tahran’ın en güçlü pazarlık kozunu elinden alma ve İran’ı masaya daha zayıf oturtma arayışından kaynaklanıyor.
Fakat askerî güç, çözülemeyen siyasi sorunları ortadan kaldırmıyor. Taraflar birbirlerinin direncini kırmak için saldırıları tırmandırırken savaş, belirgin bir hedefi ve uygulanabilir bir çıkış planı bulunmayan bir yıpratma mücadelesine dönüşüyor.
Üstelik bu yeni safha yalnızca askerî ve diplomatik koşullarla belirlenmeyecek. İsrail 27 Ekim’de, ABD ise 3 Kasım’da sandık başına gidecek. İran Savaşı’nın önümüzdeki ayları, birbirinden yalnızca bir hafta arayla yapılacak iki kritik seçimin kampanya dönemine denk geliyor. Siyaset savaşı, savaş da siyaseti belirliyor ve belirlemeye devam edecek.
Netanyahu’nun ihtiyacı bitmeyen savaş mı, yoksa zafer mi?
Netanyahu açısından bu seçim sıradan bir iktidar mücadelesinden çok daha fazlası. İsrailli seçmenler ilk kez 7 Ekim saldırılarından, Gazze’nin yıkımından ve Lübnan ile İran’a yayılan savaşlardan sonra oy kullanacak. Seçim, büyük ölçüde 7 Ekim sonrasında yaşananların ve Netanyahu hükümetinin güvenlik ve savaş politikalarının referandumu niteliğinde olacak.
Netanyahu’nun karşısındaki en ağır siyasi dosya, İsrail tarihinin en büyük güvenlik başarısızlığının kendi iktidarı döneminde yaşanmış olması. Buna Gazze’deki rehinelerin kurtarılamaması, savaşın insani ve ekonomik maliyeti, 7 Ekim hakkında bağımsız soruşturma talepleri ve hakkındaki yolsuzluk davası ekleniyor. İsrail iç siyasetinde ne ölçüde belirleyici olacağını bilmek zor, fakat Netanyahu hükümetinin son yıllardaki politikalarının ve özellikle Gazze’deki soykırımın dünya çapında görülmemiş bir İsrail karşıtlığını körüklediği açık.
İran Savaşı, Netanyahu’ya seçimlerin temel sorusunu değiştirme fırsatı veriyor. Seçmeni “7 Ekim’in sorumlusu kim?” sorusundan uzaklaştırıp “İran tehdidi karşısında İsrail’i kim yönetebilir?” sorusuna yöneltebilir. Hükümetin İran tehdidinin yanı sıra Türkiye’yi de potansiyel ve müstakbel bir tehdit olarak köpürtme çabası, bu güvenlikleştirme siyasetinin parçası.
Ancak savaşın varlığı Netanyahu’ya tek başına seçim kazandırmayabilir. David E. Rosenberg, 12 Haziran’da, ABD ile İran arasındaki mutabakat görüşmelerinin yapıldığı sırada, Foreign Policy’de yayımlanan analizinde meseleyi tam da bu noktadan kurmuştu: Netanyahu İsraillilere “tam zafer” vaat etti, ancak Gazze, Lübnan ve İran cephelerinin hiçbirinde bu iddiayı tartışmasız biçimde karşılayabilmiş değil. Dolayısıyla siyasi geleceği savaşın sürmesine değil, sonucunu İsrail kamuoyuna tarihsel bir zafer olarak sunabilmesine bağlı.

İran’ın nükleer ve balistik kapasitesinin ortadan kaldırılamadığı, İsrail şehirlerinin saldırı altında kalmaya devam ettiği ve ABD’nin yeni bir uzlaşmaya yöneldiği bir tablo, “İsrail’in güvenliğini yalnızca ben sağlayabilirim” iddiasını güçlendirmek yerine bilakis zayıflatıyor kuşkusuz. Bu nedenle de Netanyahu’nun ihtiyacı bitmeyen bir savaş değil, seçmene açık bir başarı olarak sunabileceği bir sonuç. Şu an gelinen nokta ise İran kaynaklı varoluşsal tehdidin bertaraf edildiği iddiasından oldukça uzak. Buna rağmen İsrail’in memnun olmadığı mutabakat sürecinden yeniden fiilî savaşa dönülmesi, Netanyahu’ya gündemi tekrar güvenlik ekseninde kurma fırsatı veriyor ve belli ki önümüzdeki aylar bu siyasi kozun nasıl oynanacağını izleyeceğimiz bir sahneden ibaret olacak.
Burada bir noktayı daha unutmamak gerekiyor. Netanyahu’nun seçimi kaybetmesi İsrail’in bir anda “güvercinleşeceği” anlamına gelmeyecek. Küresel kamuoyunda Netanyahu ve hükümeti, çok haklı olarak —hatta çoğu zaman yeterince sert olmayan bir biçimde— eleştiriliyor, ancak İsrail’in Ortadoğu politikasını yalnızca Netanyahu’nun kişisel tercihleriyle açıklamak yanıltıcı olur. İran’a ilişkin tehdit algısı İsrail kamuoyunda Netanyahu’dan daha geniş, daha köklü ve daha kalıcı. Muhalefetin itirazı da çoğu zaman savaşın gereksizliğinden ziyade, Netanyahu’nun bu tehdidi yönetemediği ve İsrail’i saldırıya açık bıraktığı iddiası üzerinden şekilleniyor. Dolayısıyla İran konusunda açık bir çözüm ya da somut bir sonuç ortaya çıkmazsa seçimdeki temel tartışma, tehdidin varlığından çok Netanyahu’nun izlediği aktif güvenlik politikalarının işe yarayıp yaramadığı olacaktır.
Trump’ın seçim kumarı
Trump’ın karşı karşıya olduğu denklemse epey farklı. Her şeyden önce, Kasım ayında başkanlık değil, Kongre ara seçimleri yapılacak. Ama bu seçim Trump için çok önemli ve kendisi de her fırsatta ne kadar hayati bir seçim olduğunu vurguladı. Nitekim Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’daki dar çoğunlukları düşünüldüğünde seçim, Trump’ın başkanlığının kalan iki yılını belirleyebilir. Üstelik Trump’ın onay puanının en düşük seviyeye gerilediği son aylarda Kasım seçimlerine dair yapılan tahminlerde Demokratların hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da çoğunluğu ele geçirmesi öngörülüyor. Hatta seçim sonucu Trump ve yönetimi için bir hezimet çıkarırsa, Trump için yeni bir azil süreci başta olmak üzere bir dizi ağır komplikasyon yaratabilir. Demokratların Kongre’nin bir kanadını ele geçirmesi bile, Trump’ın yasama programını yavaşlatmakla kalmayacak, savaşın yürütülmesi, askerî harcamalar ve yürütmenin yetkileri hakkında yoğun bir denetim dönemini de başlatacaktır.
Trump İran konusunda kendisini iki çelişkili vaadin içine hapsetti. Bir taraftan Amerika’yı “sonsuz savaşlardan” çıkaracağını söyledi. Diğer taraftan İran’a karşı büyük, hızlı ve tartışmasız bir zafer vaat etti. Girilecek, sorun çözülecek, Trump bir başarı daha ilan edecek ve dosyanın üzeri çizilecekti. İran’da bu senaryo işlemedi. Trump bugün savaşı sona erdiremediği gibi birkaç hafta önce kendi başarısı olarak ilan ettiği mutabakatı da koruyamıyor.
Daha önemlisi, savaş ABD seçmenine soyut dış politika tartışmaları üzerinden değil, benzin fiyatları ve enflasyon aracılığıyla ulaşıyor. Çatışmaların bir haftadır devam eden bu yeni safhası da aynı etkiyi şimdiden üretmeye başladı. Hürmüz’deki her yeni kriz küresel enerji fiyatlarını yükseltiyor ve hayat pahalılığını doğrudan seçim gündemine taşıyor. Bu, Demokratların Trump’a karşı en fazla öne çıkardığı meselelerden biri olduğu gibi, Cumhuriyetçi Parti içinde de kampanyanın seçim güvenliği tartışmalarına mı yoksa seçmenin gündelik ekonomik kaygılarına mı odaklanması gerektiği konusunda bir ayrışma yaratıyor.
Savaşın olası seçim faturası
Tam da bu nedenle Robert Tait’in 18 Temmuz’da The Guardian’da yayımlanan analizini çok değerli bulduğum için burada paylaşmak istiyorum. Tait, Trump’ın zaten Amerikan kamuoyunda popüler olmayan bir savaşı ara seçimlere dört aydan az kala yeniden başlatarak başkanlığının en büyük siyasi kumarlarından birini oynadığını söylüyor. Bu tespit yerinde, çünkü savaşın uzaması Trump’a seçimde kullanabileceği açık bir kazanım sunmazken, ekonomik ve siyasi maliyetleri her geçen gün büyütüyor. Tait’in en çarpıcı gözlemi de bu:
Trump’ın savaşı yeniden alevlendirmesinin cumhuriyetçilerin ara seçim performansını korumasına yardımcı olacağı neredeyse hiçbir senaryo yok. Uzayan savaş hem Trump’ın “sonsuz savaşları bitirme” vaadini boşa çıkarıyor hem de Cumhuriyetçi Parti içindeki müdahalecilik karşıtı kanatla dış politika şahinleri arasındaki çatlağı büyütüyor.

Burada Trump ile Netanyahu’nun çıkarları arasında giderek büyüyebilecek önemli bir fark ortaya çıkıyor. Netanyahu’nun kampanyası için güvenlik gündeminin sürmesi ve İran’a karşı büyük bir askerî sonuç alınması yararlı olabilir. Trump’ın ise savaşın Amerikan askerlerine ve ekonomisine ağır bir maliyet çıkarmadan hızla sona ermesine ihtiyacı var. Netanyahu İran’ın kapasitesini tümüyle kıracak daha kapsamlı saldırılar isterken Trump, seçimler yaklaştıkça yeni bir anlaşmayı “barışı sağlayan başkan” anlatısına dönüştürmeye çalışabilir. Yine de bu iki farklı hesabın kesişebileceği tehlikeli bir nokta var: Her iki lider de seçime yaklaşırken kamuoyuna sunabileceği dramatik ve görünür bir başarı ararsa, sonuç daha büyük ve daha sansasyonel bir İran saldırısı olabilir.
Son olarak İran’ın da bu siyasi takvimin farkında olduğunu unutmamak gerekiyor. Tahran’ın ABD’yi askerî olarak yenmesi gerekmiyor. Savaşın maliyetini zamana yayması, Hürmüz üzerindeki baskıyı sürdürmesi ve Trump’ın hızlı zafer vaadini boşa çıkarması yeterli olabilir. ABD ve İsrail seçimlerinin yaklaştığı bu kritik dönemin yarattığı baskılar, bir taraftan yeni ve tehlikeli bir tırmanma riskini artırırken diğer taraftan Trump ile Netanyahu arasındaki öncelik farklılıklarını daha görünür hâle getirebilir. Bu farklılıklar belirginleştikçe İran’ın diplomatik manevra alanı da genişleyebilir.














