ABD ile Kanada arasındaki ticaret görüşmeleri bir kez daha çöktü. Washington, yaklaşık 20 milyar dolarlık Kanada ürününe yüzde 50 tarife uygulamaya başladı. Kanada ise 8 Eylül’den itibaren ABD ürünlerine “dolarına dolar” karşılık vereceğini açıkladı. Üstelik birkaç gün öncesine kadar iki taraf anlaşmaya çok yakın görünüyordu. Ancak otomotivden çelik ve alüminyuma, süt ürünlerinden alkollü içkilere uzanan anlaşmazlıklar aşılamadı ve müzakereler sonuçsuz kaldı. Peki ne oldu, nasıl bu noktaya gelindi ve asıl önemlisi, bütün bunlar makro çerçevede ne anlama geliyor?

Bu kez mesele ticaret savaşından ibaret değil
İlk bakışta bu gelişme Trump döneminde artık alıştığımız ticaret savaşlarının yeni bir raundu gibi görülebilir. Trump, ABD pazarının büyüklüğünü kullanarak karşı tarafı taviz vermeye zorluyor; anlaşma ihtimalini açık tutuyor, sonuç alamadığında gümrük tarifelerini yükseltiyor ve ekonomik karşılıklı bağımlılığı bir pazarlık kozuna dönüştürüyor. Çin’e, Avrupa Birliği’ne ve başka ülkelere karşı gördüğümüz mantık Kanada konusunda da değişmiş değil. Ancak bu kez asıl mesele tarifelerin kendisi değil, ya da en azından ondan ibaret değil. Çünkü karşı karşıya gelen iki ülke herhangi iki ticaret ortağı değil; dünyanın ekonomik, siyasi ve güvenlik bakımından birbirine en fazla entegre olmuş ülkelerinden ikisi. ABD ile Kanada arasında yaşananların önemi, yeni bir ticaret savaşının başlamasından çok, bu çatışmanın artık geçici bir Trump taktiğinden kalıcı bir jeopolitik ayrışmaya dönüşme ihtimalinde yatıyor.
Carney bu yaşanacakları yedi ay önce söylemişti
Kanada Başbakanı Mark Carney aslında bütün bunları yedi ay önce söylemişti. Ocak ayında Davos’ta yaptığı ve özellikle “orta güçler” adına ortaya koyduğu çerçeve nedeniyle büyük ses getiren konuşmasında, dünyanın basitçe bir “geçiş” döneminden değil, daha köklü bir “kopuş”tan geçtiğini savunmuştu. Carney’ye göre büyük güçler artık ekonomik entegrasyonu yalnızca karşılıklı refah yaratan bir ilişki olarak görmüyor; tarifeleri kaldıraç, finansal altyapıyı baskı aracı, tedarik zincirlerini ise kullanılabilecek kırılganlıklar hâline getiriyordu. Bundan çıkarılması gereken sonuç da açıktı: Kurallar artık ülkeleri yeterince korumuyorsa, özellikle orta büyüklükteki güçler kendi kırılganlıklarını azaltmak, stratejik özerkliklerini artırmak ve bağımlılıklarını çeşitlendirmek zorundaydı.
Carney’nin konuşmasındaki en çarpıcı cümlelerden biri şuydu: “Hegemonlar müttefikleriyle ilişkilerini sonsuza kadar ekonomik ve siyasi tavize çeviremezler.” Çünkü bunu yaptıklarında, Carney’nin ifadesiyle, müttefikler belirsizliğe karşı “hedge” etmeye, yani kendilerini sigortalamaya ve alternatifler yaratmaya başlarlar. Özetle, Carney’nin “öngörüsü” bir yıldan kısa sürede test edilmeye başlandı. Yedi ay sonra, onun tarif ettiği tablonun en çarpıcı örneğinin Kanada’nın Çin veya Rusya ile ilişkisinde değil, tam da ABD ile ilişkisinde ortaya çıkması bu nedenle yalnızca ironik değil, aynı zamanda konuşmasının temel tezini doğrulayan bir gelişme.
Ticaret savaşından egemenlik krizine
Trump’ın ikinci döneminin başından beri iki ülke arasındaki sorunlar zaten klasik bir ticaret anlaşmazlığının sınırlarını aşmıştı. Tarifeler, ertelemeler, istisnalar ve yeniden yükselen tarifelerin yanında Trump’ın Kanada’yı “51. eyalet” olarak tanımlayan söylemi ve Kanada’nın ABD olmadan ekonomik olarak ayakta kalamayacağı yönündeki açıklamaları, Ottawa’da meseleyi giderek egemenlik sorununa dönüştürdü. Son kriz de aynı yöntemin devamı. Trump yönetimi, kendi pazarına erişimi Kanada’dan daha fazla taviz koparmanın aracı olarak kullanıyor. Üstelik temmuz ayında ABD, Kanada ve Meksika arasındaki mevcut serbest ticaret anlaşması olan USMCA’nın geleceğine ilişkin yaşanan gelişme bu belirsizliği daha da artırdı.
Trump’ın ticaret savaşı mantığını burada yeniden hatırlamak gerekiyor. Onun açısından ekonomik karşılıklı bağımlılık, liberal uluslararası düzenin varsaydığı gibi tarafları birbirine bağlayan ve çatışmanın maliyetini artıran bir mekanizma değil; asimetrik olduğu ölçüde kullanılabilecek bir güç kaynağı. Kanada ekonomisinin ABD pazarına bağımlılığı, ABD’nin Kanada pazarına bağımlılığından daha büyük. Dolayısıyla Trump’ın hesabı basit: ABD bu asimetriyi yeterince sert kullanırsa Kanada sonunda geri adım atmak zorunda kalacaktır.
Bu argüman tabii ki tamamen temelsiz değil. Kanada’nın ABD ile bağlarını kısa vadede koparması mümkün değil; coğrafya, enerji altyapısı, otomotiv üretimi ve onlarca yılda oluşmuş tedarik zincirleri bunu engelliyor. Fakat sorun tam da burada başlıyor. Daha güçlü taraf kısa vadede taviz koparabilir; ama bu yöntemi sürekli kullandığında karşı tarafın uzun vadeli davranışını da değiştirir.
Carney’nin asıl öngörüsü: ABD bağımlılığını çeşitlendirmek
Carney’nin Davos konuşması mütevazı ama gerçekçi bir önerme sunuyordu: Kanada gibi ülkeler Washington veya Pekin’den tamamen kopamayacaklarına göre, tek bir büyük güce aşırı bağımlı olmaktan kaçınmalı, ekonomik ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeli ve farklı alanlarda farklı ortaklıklar geliştirmeliydi.
Aslında son aylarda bu tartışmayı tam da bu çerçevede izliyorduk. Suzanne Nossel’in bu ay Foreign Policy’de yayımlanan değerlendirmesi de Carney’nin önerisinin sınırlarını ve aynı zamanda neden giderek daha anlamlı hâle geldiğini gösteren berrak bir yorumdu. Nossel’e göre Carney’nin tahayyül ettiği geniş bir “orta güçler koalisyonu” henüz ortaya çıkmış değil. Buna karşılık onun temel teşhisi giderek doğrulanıyor. Başka bir deyişle Carney’nin büyük siyasi projesi henüz gerçekleşmemiş olabilir; fakat öngördüğü “hedging”, yani büyük güçler arasındaki belirsizlik karşısında seçenekleri çoğaltma ve bağımlılıkları azaltma davranışı giderek yaygınlaşıyor.
Financial Times’ın yakın zamanda yayımladığı kapsamlı analiz de bu “hedging” stratejisinin pratikte hangi alanlarda şekillenebileceğini inceledi. Burada söz konusu olan, eski Dünya Ticaret Örgütü düzeninin yerine geçecek yeni ve yekpare bir ekonomik sistem kurmak değil. Kritik minerallerden temiz teknolojiye, ticaretten yatırıma ve stratejik sanayilere kadar farklı alanlarda, konuya göre değişen daha küçük ve pragmatik ortaklıkların geliştirilmesi söz konusu.
Kanada açısından bu ayrım özellikle önemli. Nitekim bunların tamamı daha çok aynı stratejik mantığın parçaları: Kanada, ABD’den kopmaya değil, ABD’ye mecbur olmamaya çalışıyor.
Trump’ın büyük paradoksu
Fakat Kanada meselesinin Trump açısından daha büyük bir paradoksu var. Trump’ın ikinci dönem dış politikasının temel iddiası ABD gücünü yeniden tahkim etmek, Çin’i sınırlamak, kritik üretim zincirlerini Çin’den uzaklaştırmak ve özellikle Batı Yarımküre’de Washington’ın üstünlüğünü güçlendirmek. Buraya kadar kendi içinde tutarlı bir stratejik mantıktan söz ediliyor olsun.
Bununla beraber, Trump’ın ekonomik baskıyı dış politika aracı olarak kullanması da yeni değil. Çin’e, Avrupa’ya ve başka ticaret ortaklarına karşı tarifeleri, ABD pazarına erişimi ve ekonomik asimetrileri pazarlık kozu olarak kullandı; Kanada’ya karşı izlediği yöntem de özünde bu çizginin devamı. Fakat Kanada’yı farklılaştıran, ABD açısından herhangi bir ticaret ortağı olmaması. Enerjisi, kritik mineralleri, sanayi kapasitesi ve coğrafyasıyla Kanada, özellikle Çin’le uzun vadeli rekabet açısından ABD’nin doğal stratejik avantajlarından biri. Üstelik ilişki ekonomik alanla sınırlı değil: Kanada NATO üyesi, Five Eyes istihbarat ağının parçası ve NORAD üzerinden Kuzey Amerika’nın hava ve füze savunmasını ABD ile birlikte yürütüyor. ABD dış politikasının “hinterlandı” denebilecek bir yer varsa Kanada bunun merkezinde bulunuyor.
İşte paradoks burada ortaya çıkıyor. Trump, başka ülkelere karşı kullandığı ekonomik baskı araçlarını en yakın ve en bütünleşmiş müttefiklerinden birine de uygularken, aynı zamanda Kanada için (tam da Carney’nin öngördüğü şekilde) ABD’ye aşırı bağımlılığın taşıdığı riskleri daha görünür hâle getiriyor. Asıl soru, Amerikan gücünü daha etkin kullanma arayışının, uzun vadede ABD’nın kendi müttefikleri üzerindeki liderliğini ve çekim gücünü zayıflatıp zayıflatmayacağı.
“America First”ten, Amerikan hinterlandının aşınmasına
Bu nedenle Kanada ile yaşanan son kriz, yüzde 50’lik tarifelerin ekonomik etkisinden çok daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor. Çin’le ekonomik ve stratejik rekabetin giderek sertleştiği bir dönemde Washington’ın en yakın ticaret ortaklarından birini kendisinden uzaklaştırması gerçekten “America First” mü, yoksa ABD gücünün kendi ekonomik hinterlandını aşındırması mı?
Kanada yarın ABD’den kopmayacak; muhtemelen kopamaz da. Ancak Carney’nin yedi ay önce Davos’ta söylediği gibi, müttefikler belirsizliğe karşı sigorta yaptırmaya ve seçeneklerini artırmaya başlıyor. Asıl kırılma da belki burada: Zaten tahtı altından çekilmiş ve Trump zihniyetinde tahkim edilmeye çalışılmasının giderek gülünç bir Realpolitik denemesi olmasına dönüşen bu düzen çözülmesi süreci, Washington’ın müttefiklerinin bir gecede başka bir kampa geçmesi şeklinde gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Müttefikler ABD’den vazgeçmezler, fakat Washington’a güvenmek zorunda kalmamak için alternatifler yaratmaya başlarlar. Daha sessiz ve daha yavaş bir süreç olacak kuşkusuz; bu yazıda bu yaşananları merceğimize almamızın sebebi de bu sessiz geçişi anlamak.
Eğer bunu yapan ülke ABD’nin kadim dostu, en büyük komşusu ve ekonomik olarak en fazla bütünleştiği ülkelerden Kanada ise, Trump’ın yeni dünya düzeninde ABD liderliği arayışının önündeki en önemli sorunlardan biri Pekin’den önce Washington’ın kendi hinterlandında ortaya çıkıyor olabilir.














