Gülener Kırnalı yazdı | 7 soruda “Müslüman NATO’su”: Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için mi?

7 Ağustos’ta Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma paktının en çok öne çıkan hükmü oldukça iddialı: “Taraflardan birine yönelik silahlı saldırı diğerlerine yönelik bir saldırı olarak kabul edilecek.” Herkesin aklına gelen benzetmeyi Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da yaptı ve bu hükmün teknik olarak NATO’nun 5. maddesiyle aynı olduğunu söyledi. Hâliyle paktın hemen ardından “Müslüman NATO’su” yorumları yapılmaya başlandı.

Fakat bu pakta dair bildiklerimiz kadar bilmediklerimiz de önemli. Paktın tam metni kamuoyuna açıklanmış değil; hangi saldırının ortak savunmayı devreye sokacağı, tarafların hangi koşullarda ve ne ölçüde askerî destek vereceği belirsiz. Ama ortada imzalanmış bir ortak savunma paktı var. Tam da bu nedenle, özellikle Türkiye açısından, yalnızca “Bize saldırılırsa kim yanımızda olacak?” diye değil, “Biz kimin savaşına taraf olmayı taahhüt ediyoruz?” diye de sormak gerekiyor. Mekke Paktı hakkında bugün bildiklerimizi ve hâlâ bilmediklerimizi 7 soruda toparlayalım.

7 soruda
Gülener Kırnalı yazdı | 7 soruda “Müslüman NATO’su”: Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için mi?

1) Neden şimdi?

Mekke Paktı’nı Ortadoğu’da bu senenin başından beri yaşanan ve etkisi tüm dünyaya yayılan savaştan bağımsız değerlendirmek mümkün değil kuşkusuz.

28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan ve genişleyen savaşta İran ve müttefiklerinin saldırılarının Körfez ülkelerini, enerji altyapısını ve deniz ticaret yollarını doğrudan etkilediğini gördük. Suudi Arabistan da başlamasını istemediği ve mümkün olduğunca dışında kalmaya çalıştığı bir savaşın giderek daha fazla hedefi hâline geldi. Riyad’ın önündeki temel sorun, doğrudan savaşa sürüklenmeden caydırıcılığını nasıl güçlendireceğiydi.

Mekke Paktı tam da bu şartlar altında imzalandı. Ancak yalnızca son savaşın ürünü değil. Hakan Fidan’a göre görüşmeler yaklaşık üç yıldır sürüyordu. Yani savaş anlaşmayı doğurmadı; zaten devam eden bir arayışı hızlandırdı ve ona çok daha büyük bir stratejik anlam kazandırdı.

Bu da bizi anlaşmanın arkasındaki daha büyük dönüşüme getiriyor.

2) ABD’nin Ortadoğu’daki güvenlik şemsiyesi çözülüyor mu?

Sanırım Mekke Anlaşması’nın asıl önemi tam burada yatıyor. Ortadoğu’da ABD’nin güvenlik şemsiyesi ortadan kalkmış değil; fakat son yıllarda yaşananlar ve özellikle de İran Savaşı, bölge devletlerine bunun artık tek başına yeterli bir güvence olmadığını bütün kırılganlığıyla gösterdi. Suudi Arabistan’dan Türkiye’ye bölgesel aktörler Washington’la ilişkilerini korurken güvenliklerini çeşitlendirmeye ve giderek daha fazla kendi aralarında yeni ittifaklar kurmaya çalışıyor.

Dolayısıyla Mekke Paktı’nı ABD’ye bağımlılığın azaldığı, güvenlik ilişkilerinin çeşitlendiği ve bölgesel aktörlerin güvenlik mimarisini daha fazla kendi ellerine almaya çalıştığı çok katmanlı bir Ortadoğu düzeninin işareti olarak okumak gerekiyor. Üstelik bu kez yalnız ikili ilişkilerden değil, bölgenin önemli güçlerini birbirine bağlayan daha iddialı bir ortak savunma girişiminden söz ediyoruz.

Uzun süredir takip ettiğim ve önceki yazılarımda da görüşlerinden faydalandığım Council on Foreign Relations’dan analist Steven Cook da Mekke Paktı’nı tam bu daha büyük dönüşüm üzerinden okuyor. Hatta daha ileri giderek yazısına “ABD öncülüğündeki Ortadoğu düzeni sona erdi. Mekke Anlaşması bunun kanıtı” başlığını koyuyor. Cook’a göre anlaşmanın asıl önemi, üç ülkenin yarın gerçekten birbirleri için savaşıp savaşmayacağından önce, bölgenin önemli güçlerinin güvenliklerini Washington’dan daha bağımsız örgütleme iradesinde yatıyor.

Bu arayışın yalnızca siyasi değil, son derece somut askerî nedenleri de var. Atlantic Council’ın 14 Ağustos tarihli analizinin hatırlattığı gibi, İran savaşı ABD’nin hava savunma mühimmatı stokları üzerindeki baskıyı da görünür kıldı; Riyad açısından mesele biraz da güvenliği tek bir dış sağlayıcıya bağlamanın giderek daha riskli hâle gelmesi. Türkiye de tam bu noktada, özellikle Suudi Arabistan için, hem askerî kapasitesi hem de savunma sanayiiyle alternatif bir güvenlik ortağı olarak öne çıkıyor.

ABD dışı bir bölgesel savunma ittifakı kurulması karşısında İran’ın ilk tepkisi bu açıdan dikkat çekiciydi. Tahran, anlaşmayı kendisine yönelmiş bir tehdit olarak sunmak yerine bölge ülkelerinin güvenlik için dış güçlere daha az bağımlı hâle gelmesini olumlu karşıladı. Buna karşılık İsrail basınına (Ynet) konuşan üst düzey bir İsrailli yetkili anlaşmayı açıkça “İsrail’e karşı bir ittifak” olarak niteledi.

3) Gerçekten bir “Müslüman NATO’su” mu kuruluyor?

Benzetmenin nereden geldiği açık. Mekke gibi sembolik önemi yüksek bir şehirde üç büyük Müslüman ülke bir araya geliyor ve Üç Silahşörler’in meşhur “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” andını andıran bir ortak savunma taahhüdüne imza atıyor.

Üstelik “Müslüman NATO’su” yalnızca dışarıdan yapılan bir benzetme değil. Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, anlaşmanın ardından Müslüman ülkeleri NATO benzeri daha geniş bir güvenlik platformunda bir araya gelmeye çağırdı.

Üç ülkenin birbirini tamamlayan ciddi kapasiteleri de var. Türkiye güçlü bir konvansiyonel orduya ve gelişen savunma sanayiine sahip. Pakistan, nükleer kapasitesinin yanında büyük ve savaş tecrübesi yüksek bir ordu ile gelişmiş füze kapasitesi getiriyor. Suudi Arabistan ise devasa finansal kaynakları ve çok yüksek savunma harcamalarıyla denklemin üçüncü ayağını oluşturuyor.

İş birliği de kâğıt üzerindeki ortak savunma hükmüyle sınırlı değil. Ortak tatbikatlardan hava savunmasına, insansız sistemlerden elektronik harp ve yapay zekâya, ortak üretim ve teknoloji transferinden lojistiğe kadar geniş bir askerî iş birliği; dışişleri, savunma ve askerî yönetim düzeyinde ortak mekanizmalar öngörülüyor.

Ama NATO benzetmesinin sınırları burada başlıyor. Üç ülke en yüksek düzeyde angaje olsa bile bu yapıyı tarihsel birikim, kapasite ve operasyonel entegrasyon açısından NATO’yla kıyaslamak mümkün değil. NATO yalnızca 5. maddeden ibaret değil; ortak komuta yapısı, müşterek savunma planları, askerî standardizasyonu ve onlarca yıllık operasyonel entegrasyonu var.

Bu nedenle bugün için, NATO’nun kolektif savunma ilkesini örnek alan fakat gerçek askerî yükümlülükleri ve sınırları henüz belirsiz bir bölgesel güvenlik ortaklığı kuruluyor demek daha doğru. Nitekim Riyad da bunun bir “askerî eksen” veya “mezhepçi blok” olmadığını özellikle vurguluyor.

Buraya kadar her şey kâğıt üzerinde tutarlı ve işlevsel gözüküyor. Fakat en temel soru hâlâ cevapsız: Üç ülke kime karşı birbirini savunacak? Çünkü Türkiye’nin, Pakistan’ın ve Suudi Arabistan’ın tehdit algıları aynı değil.

Gülener Kırnalı yazdı | 7 soruda “Müslüman NATO’su”: Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için mi?

4) Pakistan Hindistan’la yeniden savaşa girerse Türkiye de savaşa girecek mi?

Bence Türkiye açısından anlaşmaya dair sorulması gereken en kritik soru bu. Savunma ittifaklarını genellikle bize sağlayacağı güvence üzerinden tartışıyoruz: Türkiye saldırıya uğrarsa Pakistan ve Suudi Arabistan yardımımıza gelecek mi? Oysa aynı anlaşma Türkiye’ye de yükümlülük getiriyor.

Pakistan ile Hindistan arasında onlarca yıldır süren, defalarca savaşa dönüşmüş ve iki nükleer gücü karşı karşıya getiren bir çatışma hattı var. Keşmir sorunu çözülmüş değil; yeni bir askerî çatışma ihtimali de teorik değil.

O hâlde anlaşmanın temel hükmünü kelimesi kelimesine okuyalım: Pakistan’a yönelik silahlı saldırı Türkiye’ye yönelik saldırı sayılacak. Yarın Hindistan ile Pakistan yeniden savaşa girerse Türkiye Hindistan’ın karşısında mı yer alacak?

Bilmiyoruz. Kamuoyuna açıklanan hükümler bu soruya cevap vermiyor.

Hindistan’ın tepkisi de bu yüzden sertti. Yeni Delhi, anlaşmanın kendi ulusal güvenliğine etkilerini değerlendirdiğini ve çıkarlarını korumak için “gerekli bütün tedbirleri” alacağını açıkladı. Buna karşılık şu ana kadar NATO veya Avrupa Birliği’nden benzer ölçekte açık bir siyasi tepki gelmiş değil.

Üstelik anlaşma bu belirsizliğin ilk küçük sınavını daha imzasının mürekkebi kurumadan verdi. İki gün sonra Yemen’deki Husiler, Suudi Arabistan’ın Cizan bölgesindeki Aramco tesisini vurdu. Buna rağmen ortak savunma hükmünün işletildiğine dair bir açıklama gelmedi. Demek ki “birimize saldırı hepimize saldırıdır” formülünün pratikte ne zaman ve nasıl devreye gireceği hâlâ belirsiz.

Peki Suudi Arabistan ile İran doğrudan çatışırsa Türkiye’nin yükümlülüğü ne olacak? Ya da soruyu tersinden soralım: Türkiye ile İsrail arasında Suriye veya Doğu Akdeniz’de doğrudan bir çatışma çıkarsa Suudi Arabistan ve Pakistan gerçekten İsrail’e karşı Türkiye’nin yanında yer alacak mı?

5) Pakistan’ın nükleer şemsiyesi Türkiye’yi de kapsıyor mu?

Anlaşmayla ilgili en dikkat çekici spekülasyonlardan biri, tahmin edilebileceği gibi, Pakistan’ın nükleer kapasitesi üzerine.

Pakistan nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke. Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki yakın askerî ilişkiler nedeniyle Pakistan’ın nükleer caydırıcılığının Riyad’a kadar uzanıp uzanmadığı zaten uzun süredir tartışılıyordu. Mekke Paktı bu tartışmanın içine Türkiye’yi de soktu.

Fakat bildiğimizle spekülasyonu ayırmak gerekiyor. Şu ana kadar açıklanan hiçbir hüküm Pakistan’ın nükleer caydırıcılığını Türkiye veya Suudi Arabistan’a genişlettiğini göstermiyor. Riyad da bunu açıkça reddediyor; Suudi yetkililer anlaşmanın nükleer hedeflerle veya bir silahlanma yarışıyla ilgili olmadığını özellikle vurguladı.

Dolayısıyla “Türkiye Pakistan’ın nükleer şemsiyesi altına girdi” demek için elimizde somut bir dayanak yok.

Ama şu soru yine de ortada: Nükleer silahlı bir devletin yer aldığı kolektif savunma anlaşmasında bu kapasiteyi caydırıcılık hesabından tamamen ayrı tutmak mümkün mü?

6) Üçlü ittifak genişleyecek mi?

Erdoğan’ın anlaşmanın üç ülkeyle sınırlı kalmasını istemediğini Hakan Fidan açıkça söyledi. Keza Erdoğan da Cumartesi günü Al-Jazeera’ya verdiği mülakatta Mısır’ın pakta dahil olmasından söz etti. Nitekim Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır savaş sırasında zaten R4 formatında koordinasyon yürütüyordu; Kahire’nin de anlaşmaya katılmanın hukuki ve kurumsal boyutlarını değerlendirdiği bildiriliyor. Katar’ın adı da geçiyor, ancak henüz Mısır kadar somut bir süreç yok.

Mısır gibi büyük bir Arap devletinin katılması yapıyı üçlü bir güvenlik ortaklığının çok ötesine taşıyabilir ve “Müslüman NATO’su” tanımlamasını daha cazip hâle getirebilir.

Fakat burada bölgesel, jeostratejik ve tarihsel dengelere dair ilginç bir paradoks var: İttifak genişledikçe askerî ve siyasi ağırlığı büyüyebilir; ortak tehdit tanımlamak ise zorlaşabilir. Pakistan’ın Hindistan, Suudi Arabistan’ın İran ve Yemen, Türkiye’nin ise İsrail ve Suriye eksenli güvenlik kaygıları aynı değil. Mısır veya Katar’ın katılması bu listeye yeni öncelikler ekleyecektir.

7) Türkiye bu anlaşmadan ne kazanıyor, neyi riske atıyor?

Türkiye açısından iki önemli kazanç açık. İlki, değişen Ortadoğu güvenlik mimarisini şekillendiren aktörlerden biri olmak ve güvenlik ittifakı portföyünü genişletmek. ABD’ye bağımlılığın azaldığı ve giderek çok merkezli bir yapıya dönüşen yeni düzende Türkiye’nin askerî ve siyasi ağırlığının artması Ankara’nın uzun süredir savunduğu “stratejik özerklik” arayışıyla uyumlu.

İkincisi ve belki daha somut olanı savunma sanayii. Suudi Arabistan’ın finansal kapasitesi ve büyük pazarı ile Türkiye’nin İHA, hava savunması, elektronik harp ve ortak üretimde büyüyen kapasitesinin buluşması önemli ekonomik fırsatlar yaratıyor. Pakistan da hem müşteri hem üretim ve teknoloji ortağı olabilir.

Fakat kazançların karşısında ciddi bir risk var: Türkiye daha fazla stratejik özerklik kazanırken güvenlik yükümlülüklerinin coğrafyasını da genişletiyor. Pakistan’ın Hindistan’la, Suudi Arabistan’ın İran ve Yemen’le çatışma hatları en azından kâğıt üzerinde artık Türkiye’nin güvenlik hesabının da bir parçası.

Üstelik anlaşmanın kapsamını belirleyecek en kritik hükümler hâlâ kamuoyunun bilgisi dışında.

Bu nedenle Türkiye açısından asıl soru göründüğünden daha çetrefilli: Ankara, Amerikan merkezli güvenlik düzeninin zayıflamasıyla açılan alanda daha bağımsız ve güçlü bir bölgesel aktör mü oluyor; yoksa kendisini Pakistan’dan Körfez’e uzanan, sınırları belirsiz ve Türkiye’nin doğrudan güvenlik çıkarlarıyla her zaman örtüşmeyebilecek yeni çatışma hatlarına mı bağlıyor?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş