Gülener Kırnalı yazdı | İzlanda’nın enteresan AB referandumu: Balıklar mı, Trump mı?

İzlanda’da bugün yapılacak referandumun kaderini Donald Trump mı belirleyecek, yoksa uskumru mu?

Bu haftaki yazımızın temel sorusu ilk bakışta biraz tuhaf görünüyor olabilir. Ama yaklaşık 400 bin nüfuslu ada ülkesinin Avrupa Birliği ile ilişkisini yıllardır iki mesele şekillendiriyor: İzlanda’nın değişen dünyada kendisini nerede daha güvende hissedeceği ve balıklarını kimin yöneteceği.

“İzlanda’dan bize ne?” diyebilirsiniz. Fakat mesele, küçük bir Kuzey Atlantik ülkesinin AB üyeliği tartışmasının çok ötesine, Avrupa’nın geleceğine ve Trump’ın müttefikleriyle kurduğu yeni ilişki biçimine uzanıyor.

İzlanda bugün neyi oyluyor?

İzlandalılar bugün Avrupa Birliği’ne üye olup olmamayı oylamayacak. Referandumun sorusu çok daha mütevazı:

Ülke, 2013’te askıya aldığı AB üyelik müzakerelerine yeniden başlasın mı?

Sorusu mütevazı olsa da referandumun sonucu önemli. Son anketler de yarışın ne kadar başa baş olduğunu gösteriyor. Hafta başında yayımlanan bir araştırmada müzakerelere dönmek isteyenler yüzde 51,3 ile öndeyken, Reuters’ın seçimden bir gün önce aktardığı Gallup araştırmasında tablo tersine döndü: Yüzde 51,6 “hayır”, yüzde 48,4 “evet” diyor. Kısacası başa baş bir referandum olacak ve bugünkü sonucu tahmin etmek pek mümkün değil.

Tüm bu oylamalar yapılırken şunu da unutmamak lazım: İzlanda zaten Avrupa’nın büyük ölçüde içinde. NATO üyesi, Schengen bölgesinde, Avrupa Serbest Ticaret Birliği’nin üyesi ve Avrupa Ekonomik Alanı sayesinde AB Tek Pazarı’nın parçası. Avrupa Birliği’nin pek çok kuralını zaten uyguluyor.

Ama önemli bir farkla: Bu kuralların belirlendiği masada oturmuyor. AB üyeliğini savunanların temel argümanlarından biri de bu. İzlanda yıllardır Avrupa entegrasyonunun ekonomik avantajlarının önemli bölümünden yararlanıyor fakat Brüksel’de karar alınırken söz sahibi değil.

Bu tartışma da yeni değil. 2008 küresel mali krizi İzlanda’yı çok sert vurmuştu. Ülkenin bankacılık sistemi çöktü, İzlanda kronu değer kaybetti ve Avrupa Birliği üyeliği bir anda daha cazip göründü. İzlanda 2009’da resmen AB üyeliğine başvurdu ve müzakereler başladı.

Fakat süreç hiçbir zaman kolay olmadı. 2013’te iktidara gelen AB karşıtı hükümet görüşmeleri askıya aldı ve üyelik süreci birkaç yıl sonra tamamen rafa kaldırıldı. Anlaşmazlığın merkezinde ise şaşırtıcı olmayan bir konu vardı: balık.

Kayıtsız şartsız bir egemenlik meselesi: Balık

İzlanda için balıkçılık yalnızca ekonomik bir sektör değil; ülkenin bağımsızlığı ve egemenlik anlayışıyla doğrudan bağlantılı. Balıkçılık bugün ekonomide geçmişe kıyasla daha küçük bir yer tutsa da hâlâ ülkenin en önemli ihracat sektörlerinden biri ve çok sayıda kıyı yerleşiminin temel geçim kaynağı.

Dahası bunun tarihsel bir hafızası var. İzlanda, 1950’lerden 1970’lere kadar İngiltere ile tarihe “Morina Savaşları” olarak geçen üç ayrı mücadele yaşadı ve sonunda balıkçılık sahaları üzerindeki kontrolünü genişletmeyi başardı.

Dolayısıyla Brüksel’in Ortak Balıkçılık Politikası, İzlandalılar açısından sıradan bir AB mevzuatı değil. Mesele şu kadar basit bir soruya indirgenebiliyor: İzlanda sularında ne kadar balık avlanacağına kim karar verecek?

Euronews’un referandum öncesindeki dosyalarından birinin başlığı bu nedenle oldukça isabetliydi: “Fish over Trump.” Yani sandıkta Trump’tan önce balık gelebilir. İzlandalıların öncelikleri arasında ekonomik istikrar, Euro ihtimali, tarım ve özellikle balıkçılık üzerindeki egemenlik hâlâ en üst sıralarda bulunuyor.

Ama bugünkü dünya, 2013’teki dünya değil

Dünya 2013’ten bu yana İzlandalıların öncelik sıralamasını etkileyecek bir dizi çarpıcı gelişmeye sahne oldu. Önce Rusya’nın Ukrayna’yı işgali Avrupa’da güvenlik meselesini yeniden siyasetin merkezine taşıdı. Ardından Arktik bölgesi giderek daha önemli bir jeopolitik rekabet alanına dönüştü.

Ve tüm bunların üzerine Donald Trump geldi.

Trump’ın bu yılın başından beri Danimarka’ya bağlı Grönland adası üzerinde fütursuz bir üslupla ABD kontrolünü hatta ABD ilhakını gündeme getirmesi, özellikle Avrupa’nın kuzeyinde Washington’a yönelik bakışı ister istemez değiştirdi.

Grönland, İzlanda’dan bakıldığında uzak bir ABD dış politikası tartışması değil kuşkusuz. Aynı Kuzey Atlantik ve Arktik güvenlik alanının parçası. Üstelik söz konusu olan, ABD Başkanı’nın bir NATO müttefikine ait toprağı açıkça istemesiydi. İzlanda’nın güvenliği ise tarihsel olarak büyük ölçüde NATO’ya ve dolayısıyla ABD’ye dayanıyor. 400 bin nüfuslu İzlanda’nın kendi ordusu dahi yok.

Bu yüzden Trump’ın Grönland çıkışı, İzlanda’daki AB tartışmasını tek başına yaratmış olmasa da eski soruya yeni bir boyut ekledi: Küçük bir Avrupa devletinin güvenliğini yalnızca Washington’a emanet etmek ne kadar güvenli?

Referandum öncesinde yapılan değerlendirmelerde de Trump’ın Grönland çıkışları, Ukrayna savaşı ve artan jeopolitik belirsizlikle birlikte İzlanda’nın Avrupa ile ilişkisini yeniden düşünmesine yol açan yeni ortamın parçalarından biri olarak öne çıkıyor.

Geçen hafta Kanada üzerine yazarken de benzer bir meselenin altını ısrarla çizmiştim. Trump’ın müttefiklerine yönelik ekonomik ve siyasi baskısı yalnızca ABD’nin bu ülkelerle ikili ilişkilerini bozmuyor; aynı zamanda orta ve küçük devletleri, Washington dışında kendilerini koruyabilecekleri daha güçlü siyasi ve ekonomik yapılara yönelmeye teşvik ediyor.

Belki İzlandalılar bugün sandığa giderken sadece Trump’ı düşünmeyecek. Belki gerçekten uskumruyu, morinayı ve balıkçılık kotalarını düşünecekler. Fakat aslına bakarsanız bu iki mesele aslında birbirinden o kadar da uzak değil. Çünkü hem balıkçılık tartışmasının hem de Trump tartışmasının merkezinde aynı soru var: Egemenliği nasıl korursunuz? Tek başınıza kalarak mı, yoksa daha büyük bir siyasi yapının parçası olarak mı?

Peki, bu meselenin AB için önemi ne?

Avrupa Birliği açısından da İzlanda’nın cevabı en azından sembolik olarak önemli.

İzlanda’nın 400 bin kişilik nüfusu elbette AB’nin ekonomik ya da demografik dengelerini değiştirmeyecek. Üstelik ülke zaten Tek Pazar’ın ve Schengen’in içinde. Fakat tam da bu nedenle İzlanda, AB için oldukça kolay ve prestijli bir genişleme hikâyesi olabilir.

Batı Balkanlar, Ukrayna ve Moldova’nın üyelik süreçleri uzun ve siyasi olarak zor. İzlanda ise demokratik kurumları, gelişmiş ekonomisi ve hâlihazırdaki Avrupa entegrasyonu nedeniyle müzakereleri çok daha hızlı ilerletebilecek ülkelerden biri.

Avrupa basınının bu hafta farklı dosya haberlerle dikkat çektiği gibi, bugün çıkacak bir “evet” yalnızca İzlanda’yı yeniden müzakere masasına oturtmayacak; AB’nin son yıllarda yeniden canlandırmaya çalıştığı genişleme politikasına da küçük fakat sembolik bir başarı kazandıracak.

Belki de İzlanda’nın referandumunu ilginç yapan tam olarak bu. Avrupa Birliği son on yılda birdenbire çok daha çekici bir kurum hâline gelmiş değil. Bürokratik, ağır ve egemenlik paylaşmayı gerektiren aynı sorunlu birlik. Değişen şey daha çok dışarısı.

Savaşın Avrupa’ya döndüğü, ABD’nin kendi müttefiklerine bile akıl almaz derecede öngörülemez davrandığı, ekonomik blokların yeniden sertleştiği bir dünyada, küçük devletler için “yalnız kalmanın” maliyeti hayati ölçüde yükseliyor.

Bugün İzlandalıların önündeki pusulada Trump’ın adı da, uskumrunun resmi de olmayacak. Ama sandığın üzerinde ikisinin de gölgesi var.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş