Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Zeynel Abidin Göçel “Barış kazanırsa herkes kazanır” başlıklı yazıyı kaleme aldı.
Bir yıl önce PKK’nin silah bırakma ve fesih yönündeki kararı, yalnızca bir örgütün kendi geleceğiyle ilgili aldığı bir karar olarak okunmamalıdır. Bu karar, uzun yıllar boyunca çatışma ve savaş ekseninde şekillenmiş bir siyasal paradigmanın sorgulanması ve siyasetin yeniden meşru, demokratik ve toplumsal alana taşınması bakımından önemli bir dönüm noktasıdır.
Bu nedenle PKK’nin silah bırakmasını, ulus-devletçi çözüm arayışlarından uzaklaşmasını ve siyasal mücadelenin legal-demokratik zeminlerde sürdürülmesini eleştirenlerin tutumları, öncelikle hangi siyasal ve pratik zeminden konuştukları üzerinden değerlendirilmelidir.
Çünkü siyaset yalnızca söylem üretmek değildir. Siyaset, bedel ödemeyi, risk almayı, sorumluluk üstlenmeyi ve savunulan düşüncenin pratik sonuçlarını göze almayı gerektirir. Bir düşüncenin ciddiyeti yalnızca ne söylediğiyle değil, söylediğinin sonuçlarını üstlenmeye ne kadar hazır olduğu ile ölçülür.
Savaşın kendisini siyasal bir değer haline getirip barışın yaratacağı yeni alanı küçümsemek, siyaseti savaşın gölgesinde tutmaya devam etmektir. Oysa silahın devreden çıkması siyasetin sona ermesi değildir. Tam tersine, silahın belirleyiciliğinin azalması, siyasetin toplumsal irade, örgütlenme, hukuk, demokratik temsil ve müzakere üzerinden yeniden kurulması için alan açabilir.
Buradaki temel soru şudur: Silahın yerine ne konulacaktır?
Eğer silahın yerine demokratik siyaset, toplumsal örgütlenme, özgür yurttaşlık, hukuk ve ortak yaşam iradesi konulabiliyorsa, bu yalnızca bir geri çekilme değil, yeni bir siyasal imkânın ortaya çıkmasıdır.
Çerçeve yasa: Eksikliklerine rağmen bir başlangıç
Meclis’ten geçen çerçeve yasa, bütün eksikliklerine ve tartışmalı yönlerine rağmen, geçmiş çatışma döneminin yarattığı mağduriyetlerin giderilmesine yönelik yeni bir hukuki ve siyasal çerçevenin ilk adımlarından biri olabilir.
Elbette düzenlemenin daha kapsamlı olması, daha açık güvenceler içermesi ve daha geniş bir toplumsal-siyasal mutabakata dayanması gerektiği savunulabilir. Bunlar demokratik siyasetin doğal parçalarıdır.
Ancak bir düzenlemenin eksiklerini eleştirmek ile çözüm ihtimalini bütünüyle reddetmek aynı şey değildir. Siyaset, mevcut olanı eleştirirken aynı zamanda olması gerekeni somutlaştırabilme yeteneğidir. Bu nedenle bugün yalnızca yasanın eksikleri tartışılmamalıdır. Onun nasıl daha demokratik, kapsayıcı ve kalıcı bir barış hukukuna dönüştürülebileceğini tartışmak gerekir.
Kalıcı barış, yalnızca çatışmanın sona ermesiyle değil, çatışmayı üreten siyasal ve toplumsal sorunların demokratik hukuk içerisinde çözülebilmesiyle mümkündür.

Eleştiri başka, siyaset üretmek başka
Gerek PKK içerisinde, gerekse kendisini Kürt milliyetçiliği ya da Türk ulus-şovenizmi üzerinden tanımlayan çevrelerde farklı eleştirilerin ortaya çıkması doğaldır.
Eleştiri hakkı demokratik siyasetin vazgeçilmez unsurudur. Hiçbir siyasal hareket eleştiriden muaf değildir. Ancak bir hareketi, partiyi veya siyasal çizgiyi sürekli eleştirmek, tek başına alternatif bir program oluşturmaz.
Toplumsal sorunlara somut çözümler önermeden, yerel yönetimlerin nasıl güçlendirileceğini ortaya koymadan, hukuk, demokrasi, ekonomi, eğitim ve kültür alanlarında uygulanabilir politikalar geliştirmeden yalnızca Kürt hareketinin veya DEM Parti’nin attığı her adımı eleştirmek, toplumsal bir alternatif yaratmaya yetmez.
Başkasının siyasetine itiraz etmek, kendi siyasetini kurmak değildir. Toplum yalnızca neye karşı olduğunuzu değil, ne önerdiğinizi de bilmek ister. “Buna karşıyım” demek siyasetin başlangıcı olabilir, fakat siyasetin tamamı değildir.
Gerçek bir muhalefet, yalnızca geçmişin siyasal aktörlerine itiraz eden değil, geleceğe ilişkin yeni bir ekonomik program, demokratikleşme modeli, yerel yönetim anlayışı, hukuk perspektifi ve toplumsal sözleşme ortaya koyabilen muhalefettir.

Eşit yurttaşlık ve anayasal güvence
Silahların gölgesinden çıkan demokratik siyasetin önündeki en önemli görevlerden biri, farklı kimliklerin haklarını güvence altına alacak yeni bir siyasal ve hukuki düzen kurmaktır.
Kürtlerin de Türk halkı gibi ve bu coğrafyada yaşayan bütün halklar gibi, kendi ulusal ve kültürel kimliklerinden kaynaklanan temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması demokratik siyasetin öncelikli görevlerinden biri olmalıdır.
Başta anadil hakkı olmak üzere; kültürel kimliğin korunması ve geliştirilmesi, eğitim ve kültür alanında anadilin özgürce kullanılabilmesi, kimliğin inkâr edilmemesi ve bütün bu hakların anayasal güvenceye kavuşturulması herhangi bir topluluğa tanınacak ayrıcalıklar değil, eşit yurttaşlığın ve demokratik hukuk devletinin gereğidir.
Türkiye ve bütün bölge açısından ihtiyaç duyulan yeni siyasal mücadele hattı, farklı ulusal, etnik ve kültürel kimliklerin birbirini dışlamadığı, karşılıklı eşitlik ve özgürlük temelinde ortak bir yaşam iradesinin kurulduğu bir anlayış olmalıdır.
Bu nedenle Kürt meselesinin demokratik çözümü yalnızca silahların bırakılmasıyla tamamlanmış olmayacaktır. Silahların devreden çıkması, demokratik mücadelenin önünü açan tarihsel bir eşik olarak görülmelidir.
Şimdi temel mesele; Kürtlerin ve bu coğrafyada yaşayan bütün halkların haklarını demokratik, hukuki ve anayasal yollarla güvence altına alacak güçlü bir mücadele programı geliştirmektir.
Bu mücadele bir halkın diğerinden üstünlüğünü değil, bütün halkların ve yurttaşların eşitliğini esas almalıdır. Türkler’in anadil hakkı ne kadar meşruysa, Kürtler’in, Araplar’ın, Ermeniler’in, Süryaniler’in ve bu coğrafyada yaşayan diğer toplulukların kendi kimliklerini, kültürlerini ve dillerini özgürce yaşatabilmeleri de o kadar meşrudur. Demokratik çözümün amacı kimlikleri birbirine karşı konumlandırmak değil, farklılıkların eşit haklar temelinde birlikte yaşayabileceği demokratik bir toplumsal ve siyasal düzen kurmaktır.
Bu açıdan silahlı mücadeleden demokratik mücadeleye geçiş yalnızca bir yöntem değişikliği değildir. Aynı zamanda siyasetin hedeflerinin ve sorumluluklarının yeniden tanımlanmasıdır. Yeni dönemin asli görevleri, anayasal eşit yurttaşlığın güçlendirilmesi, kimlik ve kültür haklarının güvenceye alınması, anadil hakkının tanınması, yerel demokrasinin geliştirilmesi, özgür örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması ve herkesin kendi kimliğiyle siyasal yaşama katılabilmesinin sağlanmasıdır.
Böylesi bir mücadele yalnızca Kürtlerin değil, Türkiye’de yaşayan bütün yurttaşların demokratikleşme mücadelesidir. Çünkü herhangi bir halkın dili, kimliği veya kültürü üzerindeki baskının sona ermesi yalnızca o halkın özgürleşmesi değil, bütün toplumun demokratikleşmesi anlamına gelir.
Bugün kurulması gereken mücadele hattı açıktır: Silahın değil siyasetin, inkârın değil tanımanın, ayrıcalığın değil eşitliğin, çatışmanın değil ortak yaşamın hattı.
Asıl sınav şimdi başlıyor
Barış süreci ilerledikçe yalnızca PKK’nin, Kürt hareketinin veya DEM Parti’nin değil, bütün siyasal aktörlerin sınavı başlayacaktır.
Silahların geri çekildiği bir ortamda herkes kendi siyasal kapasitesiyle baş başa kalacaktır.
- Kim toplumla bağ kurabiliyor?
- Kim yeni projeler üretebiliyor?
- Kim farklı toplumsal kesimleri ortak bir gelecek fikrinde buluşturabiliyor?
- Kim geçmişin çatışmalarını yeniden üretirken, kim geleceğin siyasetini kurabiliyor?
Savaş ortamında siyasal aktörler kendilerini olağanüstü koşulların zorunluluklarıyla açıklayabilir. Barış ortamında ise siyasal hareketler kendi gerçek kapasiteleriyle ölçülür.
Bu nedenle barış yalnızca çatışmanın sona ermesi değildir, aynı zamanda siyasal kapasitenin sınanmasıdır.
Geçmişin korkusuyla geleceğin siyaseti kurulamaz
Geçmişin acıları unutulmamalıdır. Ancak bu acıları geleceğin sürekli çatışmasının gerekçesine dönüştürmek de doğru değildir. Türkiye’nin ihtiyacı geçmişi inkâr etmek değil, geçmişin yarattığı siyasal ve toplumsal yükleri demokratik hukuk içerisinde aşabilmektir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, savaşın ürettiği kahramanlık anlatılarından çok, barışın yaratacağı siyasal ve toplumsal imkânları tartışabilmektir. PKK’nin fesih ve silah bırakma kararı doğru yönetildiği takdirde yalnızca geçmişteki çatışma döneminin kapanışı olmayacak.
Türkiye’de siyasal alanın genişlemesi, farklı toplumsal kimliklerin demokratik siyasette kendisini ifade edebilmesi, eşit yurttaşlığın güçlenmesi ve ortak yaşam fikrinin yeniden kurulması açısından yeni bir başlangıç olabilir.
Bunun için tarafların geçmişin diliyle değil, geleceğin siyasetiyle konuşması gerekir. Barış, bir tarafın diğerine teslim olması değildir. Barış, herkesin kaybettiği bir savaşın ardından herkesin kazanabileceği yeni bir siyasal alan kurabilmektir.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru “Kim kazandı, kim kaybetti?” değildir.
Asıl soru şudur: Türkiye, savaşın ürettiği siyasetten barışın üreteceği siyasete geçebilecek mi?
Eğer geçebilirse, kazanan yalnızca bir örgüt, bir parti, bir devlet ya da bir toplumsal kesim olmayacaktır. Türkiye’nin bütün halkları, bütün yurttaşları ve gelecek kuşakları kazanacaktır. Barış kazanırsa herkes kazanır. Şimdi söz, silahın değil siyasetin, korkunun değil aklın, intikamın değil vicdanın ve ayrışmanın değil ortak yaşam iradesinindir.
Belki de bugün siyasetin önündeki en büyük görev şudur:
Geçmişte kimin haklı olduğunu sonsuza kadar tartışmak yerine, gelecekte hep birlikte nasıl yaşayacağımızı konuşabilmek.








