Tarık Çelenk yazdı: YENİ Parti ve 677 sayılı kapatılma kanunu

Geçenlerde eski CHP’li, şimdi de YENİ Parti’nin öne çıkan ekran yüzlerinden Sayın Murat Bakan, katıldığı bir Halk TV programında cemaat ve tarikatların kapatılması, feshedilmesi gerektiği yönünde vurgulu bir görüş bildirmiş. Bu yeni bir söylem de değil; ilgili şahıs ve parti temsilcilerinden oldukça aşina olduğumuz bir yaklaşım.

Bugün topluma baktığınızda siyasetin bir enstrümanı hâline gelmiş, lüks ve skandallara bulaşmış, arabesk magazinden pek de bağımsız olmayan bu yapıların önemli bir kısmı artık insanımızın canını boğazına getirmekte. Bu yapıların olgun insan yetiştirme, bütün insanlığa örnek olma, yoksulun ve fakirin kapısı olma; eğitim ve sağlık hizmetlerini kazanç değil hizmet alanı olarak görme gibi tarihsel fonksiyonlarını, birkaç istisna dışında sürdürebildiklerini söylemek de oldukça zor.

Halkın belki pek ilgisini çekmez ama tepki çeken ilgili cemaat ve tarikatların, İslam itikadı veya Ehl-i Sünnet doktrini açısından da pratikte pek sağlıklı sularda yüzdükleri de söylenemez.

İşin aslına baktığınızda güçlü tarikat ve cemaatlerin devletlerle ilişkisi tarih boyunca bazen simbiyotik, bazen gerilimli, hatta kavgalı olmuştur. Buna Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim, Avcı Mehmed ve II. Mahmud’un; Şii İran’da ise Türk Nadir Şah’ın tutumlarını örnek gösterebiliriz. Burada önemli bir ayrıntıyı belirtmek gerekir: Bu hükümdarların tasavvufla veya şeyhlerle bireysel olarak bir sorunları yoktu. Asıl sorun, cemaatlerin toplum içinde genişleyerek siyasal iktidara ortak olma ihtimalleriydi. Biraz zorlama da olsa Mustafa Kemal Atatürk’ün Mevlevîler ve Bektaşîlerle ilişkisini de bu çerçevede değerlendirebiliriz.

Hristiyan dünyasında ise devlet-tarikat ilişkisi belli ölçüde bir dengeye kavuşmuştur. Cizvitler ve Fransiskenler bunun önemli örnekleridir. Üstelik bu yapılar Batı’da nitelikli üniversitelerin ve eğitim kurumlarının oluşmasına da öncülük etmişlerdir.

Osmanlı’nın son dönemlerinde kurumsal ve itikadi karmaşaya meydan vermemek amacıyla çeşitli denetim ve düzenleme mekanizmaları oluşturulmuştu. Esad Erbilî veya Elmalılı Hamdi Yazır gibi ulemadan isimler de dönemin dinî ve entelektüel hayatının içinde yer almışlardı. Osmanlı son ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında da Mehmet Ali Ayni, Halide Edip, Hasan Âli Yücel ve Yakup Kadri gibi önemli aydınların tasavvufa ilgileri veya mutasavvıf çevrelerle ilişkileri bilinmektedir.

Osmanlı kentlerinde dergâhlar ve tekkeler, Sünni veya Alevi fark etmeksizin, yalnızca dinî mekânlar değildi; toplumsal toleransın, geçirgenliğin, kültür ve sanatın da önemli merkezleriydi. Cumhuriyet’in evrimden çok devrimi tercih eden anlayışı içinde tekke ve zaviyelerin kapatılmasının o günün şartlarında anlaşılabilir yönleri elbette vardı. Bununla birlikte, karar hukuken kapatma olsa da uygulamada zaman zaman göz yumma ve hatta dolaylı destek mekanizmalarının bulunduğunu ileri süren tezler de vardır.

1930’lardan bugüne gelindiğinde ise dergâhlar doğal olarak eski entelektüel geleneklerini büyük ölçüde kaybettiler. 1990’ların ortalarına kadar irşat özelliklerini bir ölçüde sürdürebildiler. Bugün ise, çokça yazdığımız gibi, ortaya çıkan manzara neredeyse 1930’lardaki açık kapatma kararına rahmet okutacak nitelikte.

Tekkelerin bugünkü durumuna denetlenebilir adını ve statüsünü koymak kimsenin işine gelmemiştir.

Tabii görüldüğü kadarıyla CHP-YENİ Parti çizgisindeki bazı isimler, “Bunlar tamamen kapatılsın” derken yukarıdaki tarihsel çizgiyi pek merak etmemekteler. Birazda herkes bize benzemeli ortak zihniyet dünyasını yansıtıyorlar.  

YENİ Parti ve 677
Murat Bakan’ın tarikat ve cemaatler çıkışı | Tarık Çelenk yazdı

Muhtemelen Murat Bakan Bey’in açıklamalarından sonra parti içinde muhafazakâr mahalleyi bilen danışmanlar gerekli ikazları yapmışlardır. Üst yönetim ise bu konuların konuşulması şimdi hiç yerinde olmadı izlenimini vermekte.  

Burada asıl can alıcı mesele, ülkenin güçlü bir merkez muhalefet direğine ihtiyaç duyduğu bir dönemde, “yeni” iddiasındaki bir siyasi hareketin neden zaman zaman 1930’ların ve 40’ların tek parti zihniyetinin ipuçlarını verdiği değildir. Daha düşündürücü olan, 1930′-40’ları referans alanların en azından o dönemin Recep Peker’i veya Hasan Âli Yücel’i kadar bu ülkenin kültürü, geleneği ve düşünce tarihi hakkında merak ve bilgi sahibi görünmemeleridir.

Mesele tarikatları savunmak veya bugünkü yapıları olduğu gibi muhafaza etmek değildir. Tam tersine, bugün ciddi bir denetim, şeffaflık ve hukuk problemi bulunduğu açıktır. Fakat iddia ettiğimiz kapalı zihnin en temel özelliği, anlamadığı veya sorunlu bulduğu şeyi dönüştürmek yerine ortadan kaldırmayı tercih etmesidir. Cumhuriyet’in yüz yıllık tecrübesinden sonra hâlâ “kapatmak mı, serbest bırakmak mı?” ikileminde kalıyorsak, asıl tartışmamız gereken tarikatlardan önce zihniyetimiz olabilir. Devletin görevi inancı yasaklamak veya bir inancı himaye etmek değil; istismarı, mali ilişkileri ve siyasal güç devşirmeyi hukuk içinde denetlemek olmalıdır.

Belki de asıl sorun YENİ Parti ne kadar yeni de değil. Eskiye sahip çıkarken ne kadar ilgili veya bilgi sahibi; galiba asıl soru burada. Yoksa 1930’ların kapatma-kapalı zihniyetini, 2020’lerin bilgi ve tecrübesiyle yeniden üretmenin adına “yeni” demek biraz ironik kaçıyor. İnsan ister istemez: Allah hepsine selamet versin, diyesi geliyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş