Doğancan Özsel & Armağan Öztürk yazdı: Seçimler yaklaşırken unutulan reform: D’Hondt’suz bir Meclis

Seçim sistemlerinin en önemli unsurlarından birisi, partilerin ve adayların aldıkları oyların meclisteki sandalye dağılımına dönüştürülme yoludur. Oy oranlarına göre sandalyeleri paylaştırmak için önerilen farklı yollar ilk bakışta basit ve tarafsız birer matematik formülü gibi görünür. Oysa bunlar, değişik siyasal sorulara verilmiş farklı cevaplardır. Dolayısıyla her biri kendi bagajı ile gelir ve sistemi belirli bir yönde dönüştürür.

Örneğin Türkiye’nin 1960’ların ortalarından bu yana kullandığı D’Hondt yöntemi parlamenter sistem içindeki temel bir sorunun çözümüne katkı sağlar. Parlamenter rejimlerde hükümetler meclis içerisinden doğar ve yine meclis çoğunluğundan alacakları güven oyuna muhtaç biçimde yürütme erkini kullanırlar. Dolayısıyla çok parçalı bir parlamento yapısı aynı zamanda kırılgan koalisyonlar ve bitmek bilmeyen siyasal krizler anlamına gelir. İşte D’Hondt tam bu noktada, aldıkları oy oranına göre sandalyeleri dağıtırken, en yüksek oy alan partileri bir miktar kayırır. Amaç, çoğunluk hükümetlerinin kurulmasını kolaylaştıracak bir sandalye dağılımını teşvik etmektir. 

Sistem öncelikle bir seçim bölgesinde her partinin (ve bağımsız adayın) aldığı oyu, oradan seçilecek vekil sayısına kadar olan tüm sayma saylarına böler. Böylece, partilerin oylarının bire, ikiye, üçe, dörde vs. bölümlerinin yer aldığı bir tablo ortaya çıkar. İşte bu tablodaki en büyük sayı hangi partinin sütununda ise, o parti ilk sandalyeyi, ikinci en büyük sayı hangi partide ise o da ikinci sandalyeyi alır. Sistem son sandalyeye kadar tüm dağılımı bu tablo üzerinden yapar.

Burada bölenler “1, 2, 3…” şeklinde yavaş büyüdüğü için büyük partilerin ikinci, üçüncü, dördüncü sandalyeleri elde etmeleri görece kolaydır. Küçük partilerin ilk sandalyelerine erişmeleri ise daha zordur. Dolayısıyla D’Hondt en büyük partiye kendi oy oranının üzerinde bir sandalye primi, bir tür “istikrar bonusu” vermiş olur. Temsilde adalet bakımından ortada bir haksızlık olsa da parlamenter rejimin sağlıklı işleyişi bakımından bu iktidar bonusunun bir işlevi olduğu açıktır.

Ancak günümüz Türkiye’sinde böyle bir işlevden hala söz edebiliyor muyuz? İktidar 2018 yılından bu yana meclisin içinden çıkmıyor. Yürütmenin başının doğrudan halk tarafından seçildiği, bakanların ise meclis dışından atandığı ve güvenoyu mekanizmasının olmadığı bir başkanlık düzenimiz var. Dolayısıyla yürütmenin istikrarı meclis aritmetiğine değil cumhurbaşkanlığı seçimindeki yüzde 50 şartına dayanıyor. Başkanlık sistemini savunanların en sık altını çizdiği nokta da buydu. Yeni rejimin Türkiye’de koalisyonlar dönemini tümüyle bitireceğini müjdeliyorlardı. Öyleyse biz neden hala D’Hondt sistemini kullanmaya devam ediyoruz?

Seçimler yaklaşırken unutulan reform
Doğancan Özsel & Armağan Öztürk yazdı: Seçimler yaklaşırken unutulan reform: D’Hondt’suz bir Meclis

Çarpık ayna

Bugün siyasal sistemimizin D’Hondt yönteminden elde ettiği bir kazanç yok. Oysa bu tercihin maliyetlerini ödemeyi sürdürüyoruz. Bu maliyetin ilk kalemi temsilde adaletsizlik. Örneğin 2023 seçimlerinde AK Parti oyların yaklaşık yüzde 36’sını alırken meclisteki sandalyelerin yüzde 45’ini kazandı. Buna karşılık oyların yaklaşık yüzde 10’unu alan İYİ Parti mecliste yüzde 7’lik bir temsile ulaşabildi. Elbette bu farkın tamamı D’Hondt kaynaklı değil. İttifaklar sistemi sayesinde seçim barajı fiilen ortadan kalkmış olsa da seçim çevrelerinin küçüklüğü, temsilde adaletsizliğe kapı aralayan bir diğer etken. Ancak esas belirleyici sandalye dağıtımında kullandığımız sistem. D’Hondt yüzünden on yıllardır birinci olan partiler mecliste hak ettiklerinden fazla sandalye elde ederken, orta ve küçük ölçekli partiler ise hak ettiklerinin altında bir milletvekili sayısı ile yetiniyorlar.

Burada meselenin yalnızca aritmetik olmadığının altını çizelim. Meclis, bir toplumun kendisine baktığı aynadır. Bu ayna gerçeği çarpıtmaya başladığında seçmen iki şeyi aynı anda öğrenir. İlki, oyunun bir kısmının “boşa gittiği” düşüncesidir ve bu siyasal apatiye yol açar. İkinci olarak da seçmenler küçük bir partiyi desteklemenin rasyonel olmadığına kanaat getirir ve gerçek iradelerini ortaya koymak yerine stratejik oy davranışına yönelirler. Her iki durumda da sonuç, sistemin temsil kapasitesindeki daralmadır. Bu daralma uzun vadede toplumsal kutuplaşmayı sertleştirerek sosyal istikrarsızlığa çanak tutar.

Kuvvetler birliğinin sessiz ortağı

D’Hondt sisteminin uygulanmaya devam etmesinin ülke siyaseti açısından yol açtığı ikinci maliyet ise başkanlık sisteminin doğasıyla ilgili. Mevcut düzende cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri aynı gün yapılıyor. Cumhurbaşkanlığını kazanan adayın desteklediği parti ya da ittifakın mecliste en büyük grubu olması, bu nedenle hayli olası. Bunun üzerine bir de D’Hondt etkisi devreye girdiğinde, bu en büyük parti aldığı oyun da üzerinde bir sandalye primiyle meclisi kazanıyor. Böylece anayasanın kâğıt üzerinde ayırdığı iki erk, seçim formülü marifetiyle daha da kaynaşıyor ve bir kuvvetler birliği sağlanıyor.

Mevcut anayasamız meclisin sınırlayıcı ve denetleyici yetkilerini kullanabilmesi için bazı kritik eşikler belirlemiş durumda. Örneğin cumhurbaşkanının geri gönderdiği bir kanunun parlamentodan aynı şekilde geçebilmesi için 301 milletvekilinin oyu gerekiyor. Seçimlerin yenilenmek için 360, anayasayı halkoylamasına gitmeden değiştirmek için ise 400 vekil şart. Başkanlık sisteminde meclisin gerçek ağırlığı bu eşiklerde saklı. Bu bağlamda yalnızca birkaç puanlık bir sandalye primi, hâkim parti ve ittifakların bu eşikleri aşmalarını daha da kolaylaştırıyor ve cumhurbaşkanının partisi meclisi de elinde tutuyor. Neticede D’Hondt, yürütmede istikrar sağlamanın değil yasama organını yürütmenin bir aparatı haline getirmenin aracına dönüşüyor.

Sainte-Laguë yöntemi

Seçimler yaklaşırken unutulan reform
Doğancan Özsel & Armağan Öztürk yazdı: Seçimler yaklaşırken unutulan reform: D’Hondt’suz bir Meclis

Siyasal sistemimizdeki bu sorunun çözümü son derece basit: D’Hondt yerine ona çok benzeyen Sainte-Laguë metoduna geçiş. Bu yöntem de sandalye dağılımını yaparken bölenler mantığını kullanılıyor. Partilerin oylarını bir serisi boyunca bölerek sandalyeleri en yüksek bölüme göre dağıtıyor. Aradaki fark, bölen sayıların kendisinde.  D’Hondt sayma sayıları serisini kullanırken, Sainte-Laguë bunun yerine tek sayılar serisini kullanıyor ve bölenleri bir, üç, beş şeklinde ilerliyor. Bu küçük değişikliğin yarattığı fark önemli. Zira bölenlerin bu şekilde daha hızlı artışı, büyük partilerin fazladan sandalyeye ulaşmasını zorlaştırırken orta ölçekli partilerin ilk sandalyelerini kazanmasını kolaylaştırıyor.

Somut bir örnek verelim. Yedi milletvekili çıkaran bir seçim çevresinde A partisinin yüzde 42, B’nin yüzde 30, C’nin yüzde 18, D’nin ise yüzde 10 oy aldığını düşünelim. Tam orantılı bir dağılımda A’nın 3, B’nin 2, C ile D’nin de birer sandalye alması beklenir. D’Hondt uygulandığında ise A dört sandalye kazanır, B iki, C bir. D partisi ise son sandalyeyi A’ya kıl payı kaptırarak eli boş döner. Böylece yüzde 42’lik oy, yüzde 57’lik bir temsile dönüşmüş olur.

Oysa Sainte-Laguë uygulansa tablo 3-2-1-1 olarak gerçekleşecekti. Sandıktan çıkan irade çok daha isabetli şekilde meclise yansıyacaktı. Türkiye’deki seçim çevrelerinin büyük kısmının küçük ve orta ölçekli olduğu düşünülürse, bu farkın meclisin bileşimini ne ölçüde değiştireceği açık.

Karşılaştırmalı seçim sistemleri literatüründe Sainte-Laguë’nun oy ile sandalye arasındaki uyumu en iyi sağlayan formüller arasında yer aldığı uzun süredir biliniyor. Keza bu yöntem Almanya, Yeni Zelanda ve Bosna-Hersek gibi ülkelerde halihazırda kullanılmakta. İsveç ve Norveç gibi İskandinav demokrasileri ise yöntemin değiştirilmiş bir versiyonunu uyguluyor.

Ya istikrar?

Doğancan Özsel & Armağan Öztürk yazdı: Seçimler yaklaşırken unutulan reform: D’Hondt’suz bir Meclis

Birinci partinin meclis çoğunluğuna ulaşmasını zorlaştırması, Sainte-Laguë’ya yöneltilen başlıca itiraz. Şöyle ki oyların yüzde 40’ını alan bir parti D’Hondt ile meclis çoğunluğunu elde edebilirken, sandalye dağılımı Sainte-Laguë ile yapıldığında aldığı oya yakın bir temsille yetinmek zorunda kalacaktır. Bu da parlamenter sistemler için bitmek bilmez hükümet krizleri anlamına gelir. İskandinav ülkeleri işte bu sakıncadan kaçınmak için Sainte-Laguë uygulamasında bir değişiklik yaparak, ilk böleni 1 yerine daha yüksek bir sayı olarak belirleyen “değiştirilmiş Sainte-Laguë” yolunu tercih ediyorlar.

Ancak hem sözünü ettiğimiz sakınca hem de İsveç ve Norveç’te buna getirilen çözüm, tanımı gereği parlamenter sistemlerle ilgili bir konu. Biz 2017’deki anayasa değişikliği ile ‘Türk tipi başkanlık sistemine’ geçerken, pek farkında olmasak da Sainte-Laguë’nün en ciddi dezavantajını ortadan kaldırdık. Bizde yürütme erki zaten meclis çoğunluğuna dayanmadığı için, parlamentomuzun orantılı bir bileşime kavuşması herhangi bir hükümet krizine yol açmayacaktır. Dolayısıyla İskandinavların istikrar kaygısıyla yaptığı esnetmeye gerek duymadan, Sainte-Laguë’yü en saf haliyle uygulayabiliriz.

Bu noktada Juan Linz’in başkanlık sistemleri için yaptığı meşhur uyarı da akla gelebilir. Buna göre halkın ayrı ayrı seçtiği bir başkan ile ona muhalif meclis, iki rakip meşruiyet iddiası üretir ve başkanlık sistemlerinde kamu idaresini kilitleyebilir. Bu uyarı elbette ciddiye alınmalı. Ancak buna da iki yönden karşı çıkılabilir. Şöyle ki, mevcut sistemimizde genel seçimlerle cumhurbaşkanlığı seçiminin aynı gün yapılması, literatürde ‘kuyruk etkisi’ olarak bilinen bir etki dolayısıyla zaten cumhurbaşkanının partisine ve/veya ittifakına bir avantaj sağlamakta. Bu da sistem için aslında haddinden fazla bir istikrar baskısını halihazırda yaratmakta.

İkincisi ve daha önemlisi, Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu tehlike meclis ile cumhurbaşkanlığı makamlarının birbirlerini kilitlemesi değil, meclisin yürütme tarafından neredeyse tümüyle yutulmuş olmasıdır. Halbuki iki erk arasında bir miktar sürtünme, bir nebze müzakere ve uzlaşma arama zorunluluğu, kuvvetler ayrılığının kusuru değil, bizzat kendisidir. Örneğin ABD’de de başkanın partisinin kongrede çoğunluğu kaybetmesi sistemin arızası değil, olağan işleyişi sayılır.

Kim kazanır, kim kaybeder?

Seçim sistemi tartışmaları söz konusu olduğunda siyasi partiler genellikle değişikliğin ilk seçimde en çok hangi partinin işine yarayacağına bakarak kararlarını verirler. Dolayısıyla Sainte-Laguë metodunun benimsenmesi meselesine partiler açısından da bakmakta fayda var.

Böyle bir değişiklik gerçekleştiği takdirde bunun en büyük kaybedeninin AK Parti olacağı düşünülebilir. Oy oranı yüzde 30’un üzerinde seyrettiği sürece D’Hondt’un verdiği ek sandalyeler gerçekten de en çok iktidar partisine yarıyor. Öte yandan bu sonuca varırken çok aceleci olmamakta fayda var. Kamuoyu yoklamalarının işaret ettiği düşüş eğilimi sürerse, bugünün avantajı yarının dezavantajına dönüşebilir. Birinci parti konumunu kaybeden bir AK Parti için D’Hondt, rakibine prim veren bir mekanizmaya dönüşür. Bu açıdan iktidar partisi için Sainte-Laguë sistemine geçişi, net bir kayıptan çok geleceğe dönük bir sigorta poliçesi gibi düşünmek gerekir.

Muhalefet cephesinde ise tablo daha ilginç. CHP ile Yeni Parti arasındaki ayrışmanın ardından anketler yüzde 24’e karşılık yüzde 7 gibi bir bölünmeye işaret ediyor. Yüzde 20-25 bandındaki bir parti için D’Hondt’un sağladığı avantaj birkaç sandalyeden ibaret. Üstelik bu kazanç, birinci partinin topladığı primin yanında sönük kalıyor. Dolayısıyla Yeni Parti için Sainte-Laguë en kötü ihtimalle nötr, büyük ihtimalle olumlu bir sonuç doğuracaktır. D’Hondt avantajının başladığı yüzde 20 sınırının çok altında bir oy alacak gibi görünen CHP için ise hesap daha net: Yeni formül Kılıçdaroğlu CHP’si için doğrudan kazanç demek. Aynı şekilde MHP, İYİ Parti, Zafer Partisi ve Yeniden Refah gibi partiler de elbette meclisteki sandalye dağılımının daha adil bir biçimde yapılmasından kazançlı çıkacaktır.

Kürt siyasal hareketinin durumu ise çetrefilli. Sistemin adaletsiz doğası kimi seçimlerde bu partilerin mağdur olmasına neden olurken, oylarının belirli bölgelerde yoğunlaşması Yeşil Sol Parti’nin son seçimlerde D’Hondt sayesinde fazladan sekiz sandalye kazanmasını sağladı. Sainte-Laguë sistemine geçildiğinde Kürt partileri yoğun oy aldıkları bölgelerde pekâlâ birkaç sandalye kaybedilebilir. Öte yandan daha adil bir oy dağılımı, bu partilerin büyük şehirler başta olmak üzere oyların daha dağınık olduğu çevrelerde birkaç yeni sandalye kazanmaları ve Türkiye sathına yayılma konusunda bir adım atmaları anlamına da gelecektir.

Üzerinde uzlaşılabilir bir reform

Gerek başkanlık sisteminin savunucuları gerek ona karşı çıkanlar Sainte-Laguë yöntemine geçilmesi konusunda uzlaşabilirler. Sistemi savunanlar için bu reform, 2017’de yarım kalmış işi tamamlamak ve yeni sistemi kendi mantığıyla tutarlı hale getirmek anlamına gelecektir.

İtiraz edenler bakımından ise bu, anayasa değişikliği için gereken çoğunluğu beklemeden, mevcut çerçeve içinde meclisi güçlendirmenin en gerçekçi yoludur. Üstelik burada söz konusu olan, kimsenin bugünden kesin bir kazanç hesabı yapamayacağı, dolayısıyla herkes için adil bir güvence sunan bir kural değişikliği. Dolayısıyla bu öneri dikkate alınmalı.

Ne var ki burada zamanlama da çok önemli. Anayasa, seçim kanunlarında yapılan değişikliklerin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanamayacağını söylüyor. Bir sonraki genel seçimin takvimi ve erken seçim ihtimali birlikte düşünüldüğünde, bu tartışmayı bir an önce başlatmak Türkiye’nin yararına.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş