Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) çeyrek asrı geride bırakan siyasi ömrü içinde Türkiye’yi tek başına yönetti. Üst üste kazanılan sayısız parlamento, cumhurbaşkanlığı ve yerel seçimler sonucunda devlet iktidarı ile partinin siyasi kişiliği arasında yüksek düzeyde bir örtüşme söz konusu oldu. Erbakan çizgisinden kopan yenilikçi hareketinin lideri Erdoğan şüphesiz bu başarının en önemli mimari. Bugün dahi Erdoğan’ın kişisel oyu partisinin üstünde. AKP’nin siyasi söylemi ve politik konumu ise, ilk günden bu yana Türk sağının üç halinin, yani İslamcılık, milliyetçilik ve muhafazakarlığın ortak bir havuzda bir araya getirilmesi ile kuruldu. Ancak bu havuzun ideolojik dengesi geçen 25 yılda önemli ölçüde değişti. İşte iktidarın birinci ve ikinci çözüm süreçlerinde kullandığı stratejiler arasındaki fark, bu dönüşümü göstermesi açısından son derece çarpıcı.
Erdoğan AKP’si 2001’den bu yana her zaman kitle siyaseti hattını takip etti. Ancak birinci çözüm süreci dönemini de kapsayan Eski Türkiye koşullarında iktidarı belirleyen daha çok toplum, hatta sivil toplumdu. O dönemin AKP’si müesses nizamı karakterize eden Kemalist bürokrasiye karşı geniş halk kitlelerinin talep, özlem ve beklentilerini temsil ediyordu. İşte bu konum zamanla aşındı. Çevre güçleri merkeze taşındıkça merkez gibi davranmaya başladı. Bu süreç politik mobilizasyon, müzakere ve iknanın; bürokrasi, elit siyaseti ve devlet lehine güç kaybetmesi gibi bir eğilimi ön plana çıkardı.
İktidar partisinin toplum temelli siyasetten devlet aklına doğru kayışı ve siyasal öznenin sivil bir yapı olmaktan çıkarak parti-devlet aygıtı haline gelmesi, politik söylemi ve iletişim stratejilerini kökten bir şekilde değiştirdi. İktidar partisi artık toplumsal mobilizasyonu artırma ve insanları ikna etme gibi başlıklara daha az zaman harcıyor. AKP elitleri, sokaktaki vatandaşı ikna etmekten çok uyaran ve tebliğ eden bir dili tercih etmeye başladılar. Onlar adına neyin iyi olacağına bürokratlar ve bürokratlaşmış siyasetçiler karar veriyor. Toplumdan beklenen ise itaat etmesi ve ortak iradeye pasif bir özne olarak gönüllü bir şekilde katılması. Politikanın ölümü anlamına gelen bu devletçi retorikte müzakereye, söz söylemeye, çoğulculuğa ve itiraza yer yok. Halkla konuşmak yerine halka konuşan bu yeni paradigma dayanağını Erdoğan’ın karizmatik meşruluğundan alıyor. Öyle ki o sistemin en tepesinde durduğu müddetçe halk da onun siyasal gövdesi üzerinden yönetim mekanizmasına katılmış sayılmakta.

Politik dilin popülizmden elitizme kayması sürecini çözüm süreçleri üzerinden apaçık görmek mümkün. Bahsi geçen bu karşılaştırma on yılda iktidar partisinin ne kadar değiştiği gerçeğini de gözler önüne koymakta. 2013-2015 arasında süren I. Çözüm Süreci, barışın asli bir unsurunun da kamuoyunu ikna etmek olduğu varsayımına dayanıyordu. Bir yanda PKK’ya silah bıraktırılmaya çalışılırken, diğer yanda aydınlar ve sivil toplum kuruluşları üzerinden toplumsal rıza üretimi için mesai harcanmıştı. Bugünküne göre çok daha politik olan o süreç Türkiye’nin tutumu nedeniyle değil, PKK’nın tavır değiştirmesiyle çöktü. Arap Baharı konjonktüründe kendisine alan açıldığını düşünen örgüt liderliği silah bırakmak yerine o silahları Suriye başta olmak üzere belli coğrafyalarda yoğun bir şekilde kullanmayı tercih etti.
II. Çözüm Süreci ise bambaşka bir konjonktürde devam etmekte. Anlamlı tüm cümlelerin öznesi devlet. Yürütülen müzakere, tartışma ve konuşmalar bakımından zorunlu olmadıkça kimseye bilgi verilmiyor. Çerçeve yasa örneğinde görüldüğü üzere kamuoyuna açıklama yapmanın kaçınılmaz hale geldiği durumlarda ise her şeyin en az bilgiyle ve en hızlı şekilde yapılmasına özen gösterilmekte. Silahsızlanmaya ve infaza dair çerçeve yasanın meclise gelmesiyle kanunlaşması arasında sadece beş günlük bir süre vardı. Bugünkü paradigma şu: Kimse konuşmasın, konuşacaksa da olumlu konuşsun. Ayrıca ortada bir devlet projesi olduğundan, bu konuda siyaset yapmanın da yanlış olduğuna inanılıyor. Sürecin bu şekilde elitler arası pazarlıkla yürütülmesi, devlet aygıtının toplum üzerindeki dönüştürücü gücünü süreç lehine garantiliyor. Ayrıca yetkilendirilmiş isimlerin kapalı kapılar ardında yoğun istişare ve pazarlığı elitler arası çatışma ihtimalini ortadan kaldırıyor. Ancak yine bu siyaset tarzı nedeniyle, kamuoyu ve kitle psikolojisi bakımından durum hiç de parlak değil. Ortada bir barış dili ve psikolojisi yok. Toplumsal antagonizma hâlâ çok güçlü. Ayrıca barış içselleşmediği için her olay ve eylem potansiyel bir çekişme nedeni. Mesela bu aralar PKK’lı teröristler için anma ve taziye çadırları açılıyor. Bu somut durumun toplumun geniş kesimlerinde yarattığı rahatsızlık politik bir çatışma alanına çoktan dönüşmüş durumda. İnsanların aktif olarak parçası olmadığı, sadece onlar adına onlara tebliğ edilen bu meta-siyasal dil devam ettiği müddetçe özneler arası iletişimi geliştirmek ise imkânsız.
Tartışmayı kapatırken şöylesi bir yargıda ısrar edebiliriz: Şüphesiz ki ilk çözüm sürecinden çıkarılan dersler Terörsüz Türkiye adımlarının kapalı kapılar ardında şekillenmesine yol açtı. Ancak AKP elitlerinin süreci devlet zemininde yürüterek apolitikleştirmesi sadece geçmiş tecrübelerden çıkarılan derslerle ilgili değil. Son on yılda AKP sivil bir parti olmaktan çıkarak devlet aygıtıyla bütünleşti. Karşımızda bir parti-devlet algısı var. Geldiğimiz nokta itibariyle tıpkı bürokratlar gibi milletvekilleri de artık konuşmuyor. Çözüm süreci dahil olmak üzere, önemli adımlar ve yönelimler ise iç siyasetle değil devletlerarası ilişkiler bağlamında dış konjonktürle açıklanmakta. Sonuç olarak politika yapan AKP’li öznelerin politikaya bakışı değişti. Şu an deneyimlediğimiz ikinci çözüm sürecinin ideolojik kodları bu yeni zihniyetin ürünü.
- Çerçeve yasa Meclis’ten geçti: Yasada neler var, kimler yararlanacak?
- İşte çerçeve yasa teklifinin tam metni














