Son seçimlerden bu yana belediyeler Türkiye’nin gündeminden düşmüyor. CHP’nin pek çok il ve ilçede kazandığı zaferlerin ardından yerel yönetimler, muhalefetin genel stratejisi içerisinde önemli bir yere oturdu. İktidar ise bu yükselişe belediyelere odaklanarak yanıt verdi. Yerel yönetimler kısa sürede CHP’nin en büyük avantajı olmaktan çıkıp en kırılgan alanına dönüştü. Bu hamlelerin son meyvesi ise Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın muhalefeti terk ederek AKP saflarına katılması olacak gibi görünüyor.

İktidarın CHP’li belediyelere dönük stratejisinin iki ayağı var: Bir yandan belediye başkanları ve bürokratlar üzerinde geniş bir soruşturma dalgası yürütülmekte. Ancak uzunca bir süre yolsuzluk ve rüşvet iddiaları üzerinden açılan davalarda son dönemde bir değişiklik göze çarpıyor. Antalya ve Uşak örneklerinde gördüğümüz üzere, soruşturmalarda özel hayat ile ilgili iddialara iktidar kanadı daha fazla ağırlık vermeye başladı. Muhtemel ki AKP kurmayları, seçmen nezdinde böyle bel altı konuların daha fazla karşılık bulduğunu ve daha hızlı dolaşıma girdiğini düşünerek yönü bu tarafa kaydırmayı tercih ettiler. Özellikle Özkan Yalım vakası, gerek Uşak Belediye Başkanı’nın CHP sıralarında üç dönem vekillik yapmış olması gerekse basına yansıyan gözaltı görüntüleri ile bir kırılmaya da neden oldu.
İktidar stratejisinin ikinci ayağı ise muhalefetteki belediye başkanlarını transfer etmek üzerine kurulu. Aslında bu yöntem de sözünü ettiğimiz soruşturma ve yargı süreçlerinden bağımsız değil. İtibarsızlaşma ve tutuklanma tehdidi ile karşı karşıya kalan belediye başkanlarına, iktidar saflarına geçerek sorunlarından kurtulma şansı sunuluyor. Böylece AKP, Erdoğan siyasetinin halkla iletişiminde kritik bir yere sahip olan yerel yönetim organlarına, seçimleri beklemeksizin yeniden kavuşuyor. Söz konusu yöntemin başarıyla uygulandığı ilk büyük il Aydın oldu. Ancak Özlem Çerçioğlu’nun partisinden istifası istisnai bir vaka olarak kalmadı. Ankara’da Keçiören, İstanbul’da Beykoz gibi örnekler de Çerçioğlu’nun izinden gitmeyi tercih etti. Şimdi de bir diğer önemli şehir olan Afyonkarahisar’da benzer bir geçişin olacağı anlaşılıyor.
İktidar kanadının konuya siyasi etik penceresinden bakmadığı açık. Onlar meseleyi bir güç mücadelesindeki hamleler olarak değerlendiriyor, tümüyle pragmatik bir perspektiften konuya yaklaşıyorlar. CHP’lilerin oylarıyla seçilmiş, muhtemelen ne AKP’ye ne de Erdoğan’a özel bir sempatisi olmayan ve haklarında bizzat iktidar kanadından isimlerin şaibe iddialarını gündeme getirdiği siyasileri aralarına dâhil etmekte de bir sorun görmüyorlar. Erdoğan açısından konu, toplumun kılcallarına erişme konusunda önemli imkânlar sağlayan yerel yönetimleri mümkün olduğunca kontrol edebilmekten ibaret.
CHP’ye dönecek olursak gerek parti yönetiminin gerekse tabanının meseleye bakışında siyasi etiğe dair temaların çok daha ön planda olduğunu görüyoruz. Her şeyden önce CHP’liler, tutuklanan tüm belediye başkanlarının siyasi komploya kurban gittiğini düşünüyor. Parti yönetimi ise bir iç denetim süreci başlatmayı ya da tutuklu belediye başkanları ve bürokratlar arasında bir ayrım yapmayı kategorik olarak reddediyor. Mevcut pozisyonları, iktidarın belediyelere el koymak adına yaptığı operasyonların altının tümüyle boş olduğu yönünde. Bu bakımdan CHP, iktidarın yaptığının siyasi bir ahlaksızlık olduğunu ve hiçbir CHP’li belediyede kayda değer bir yolsuzluk olmadığını ileri sürüyor.

Öte yandan iktidar stratejisinin ikinci ayağı olan siyasi transferler konusunda CHP’liler, bu kez yolsuzluk argümanını çok daha sık kullanmayı seçiyor ve iktidar saflarına geçen isimlerin suça bulaşmış olduğundan dem vuruyorlar. Çerçioğlu ve Köksal gibiler yapıp ettiklerinin bedelini ödememek için AKP saflarına katılmakla suçlanıyor. Burada CHP’nin siyasi etik terazisi, iktidar medyasının geçmişte dile getirdiği yolsuzluk iddialarını bir anda dikkate almaya başlıyor.
Muhalefetin konuya yaklaşım tarzında bir sorun olduğu açık. CHP yönetimi, siyasi bağlılığını koruyan belediye başkanlarına sahip çıkıyor ve onlarla ilgili iddiaları ciddiye almamayı seçiyor. Ancak aynı isimler partiden ayrıldığında, geçmişteki tüm iddialar bir anda doğru kabul edilmeye başlanıyor. Parti içerisinde oldukları müddetçe haklarında herhangi bir disiplin işlemi başlatmayı reddeden parti yönetimi, CHP’yi terk eden belediye başkanını yolsuz ve ahlaksız olarak damgalamakta bir an tereddüt etmiyor. İşin ironik yanı, tüm bunlar İmamoğlu davasında masumiyet karinesinin yerle bir edilmesinden yakınılan bir dönemde gerçekleşiyor. CHP medyası da bu çifte standardı sorgulamaktan uzak. Tersine, sözünü ettiğimiz süreçte belki de parti yönetiminden çok daha keskin, çok daha ötekileştirici bir dil kullanıyorlar. Bir anlamda kendi izleyicilerine dönük bir popülizmin peşinden gidiyor, bir gün önce “topuklu efe” diye övgüler düzdükleri ve haklarındaki iddiaları görmezden geldikleri isimleri bir anda “topuklayan efe” olarak anmaya başlıyorlar.

Belediyeler konusunda iktidarın yaklaşımının siyasi ilkelerden uzak bir pragmatizmden ibaret olduğunu, bu uğurda bireysel hakları ve hukukun temel ilkelerini göz ardı etmekten çekinmediklerini söylemek malumun ilamı. Ancak CHP yönetiminin de belediyelere dönük AKP operasyonları ve gerçekleşen siyasi transferler bağlamında yüzleşmesi gereken bir dizi mesele var.
Her şeyden önce ana muhalefetin belediye başkan ve meclis üyeleri belirlenirken ciddi bir değerlendirme eksikliği yaşamış olduğu açık. Hatay’daki adaylık tartışmaları hepimizin hatırında. Dahası bugün tartışılan kimi isimler hakkındaki iddialar da 2024 seçimlerinden çok önceye dayanan ve parti içerisinde kulaktan kulağa konuşulan konular. AKP iktidarının muhalif belediyelere yoğun bir siyasi ve hukuki baskı uygulayacağı açıkken, Özel ve arkadaşlarının aday belirleme konusunda çok daha özenli olması, kimi yerleri kaybetmek pahasına da olsa bazı isimleri adaylaştırmaktan geri durması gerekiyordu. Ancak bu cesaret gösterilemedi. Neticede söz konusu isimler şimdi birer birer partinin yumuşak karnına dönüştüler ve karşımıza ya belediyelerini iktidara devrederek ya da CHP’nin itibarsızlaştırılması operasyonuna konu olarak çıktılar.
İkincisi, yargının AKP’li belediyelerde yaşananları neredeyse tümden göz ardı ederek yalnızca muhalefetin üzerine gelmesi, sözü edilen yolsuzluk iddialarını kendiliğinden geçersiz kılmıyor. İmamoğlu davası bu anlamda tek örnek değil ve farklı belediyelerde çok daha ciddiye alınması gereken dosyalar ve iddialar söz konusu. Belli ki CHP genel merkezi bir iç denetim mekanizması oluşturmakta ve belediyelerdeki suistimalleri minimuma indirmekte yetersiz kalmış. Hâlbuki tam da bu dönemde CHP’nin yolsuzluklar karşısındaki duruşunun herkesten daha keskin ve tavizsiz olması, şaibeli işlerin kurumsal denetimlerle engellenmesi beklenirdi.

İl ve ilçe belediye başkanlarının birer ikişer AKP’ye geçmeye başlaması, parti içerisindeki ruh hâli bakımından da bir alarm niteliğinde. Söz konusu isimlerin bu yolu tercih etmeleri, parti içerisinde iktidar umudunun çok da güçlü olmadığının bir göstergesi. Zira yapılacak ilk seçimde CHP’nin iktidara geleceğini düşünen hiçbir belediye başkanı partisini terk etmez, iktidarın baskısına sonuna kadar direnme yolunu tercih ederdi. Özgür Özel’in bundan birkaç ay önce yine transfer iddiaları gündeme geldiği bir zamanda Burcu Köksal’a attığı iddia edilen “İki seneye kadar iktidara geleceğim, sen o zaman göreceksin gününü” mesajı tam da buna işaret ediyor. Özel’in hem meydanlardaki konuşmalarında hem de parti içi iletişimde sürekli özgüven aşılamaya çalıştığı ve iktidar vadettiği açık. Ancak bugüne değin örgütün ne kadarını buna tam anlamıyla ikna ettiğini bilmek zor.
Son bir nokta da partiler arası geçişlerin siyasetteki yeri ile ilgili. İktidar partisinin bu konuda yoğun bir ahlaki kaygı yaşamadığı açık. Ancak CHP’nin de burada ilkesel bir tavrı olduğu söylenemez. Gündemde olan belediye başkanı transferlerini eleştirenlere, ana muhalefet içerisinde de başka partilerden transfer edilmiş çok sayıda belediye başkanı ve milletvekilinin olduğunu hatırlatmak gerek. Dün başka bir partinin belediye başkanını transfer eden, farklı partilerden seçilmiş milletvekillerine rozet takan yöneticiler, bugün kendilerinden kopan belediye başkanlarına ateş püskürüyorlar. Burada da bir çelişki olduğu ortada.
Yerel seçimlerde iktidarı hezimete uğratan Özel’in CHP’si, elde ettiği belediyeleri bir kaldıraç olarak kullanmayı ve yerelden yükselecek bir muhalif dalga ile iktidarı alaşağı etmeyi planlamıştı. Bunu yapabilmek için muhalif belediyeler ilk günden itibaren ortak bir platform oluşturarak bilgi ve deneyimlerini birbirleri ile paylaşmalı, partinin iç mekanizmalar yoluyla sıkı bir denetim altında tutulmalı ve somut performans hedeflerine bağlı olarak çalışmalıydı. Ancak ne CHP içerisindeki parti kültürü ne de belediyeler çevresinde odaklanan çıkar grupları buna imkân tanımadı. CHP’li belediyeler kendi küçük sınırları içerisinde parti denetiminden uzak, feodal birimler olarak çalışmayı sürdürdüler. Genel merkez belli ki yerel yönetimler üzerinde istediği ölçüde bir kontrol ve etkinlik sağlayamadı. Netice olarak bugünden dönüp baktığımızda yerelde büyük bir başarı hikâyesine imza atılamadığını görüyoruz. Tıpkı birkaç sene öncesinde olduğu gibi, CHP’nin en parlak ve en gelecek vadeden yerel yöneticileri hâlâ Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş. Bu iki ismin kişisel karizmaları dışında CHP’nin belediyecilik üzerinden anlatabileceği bir başarı hikâyesi maalesef yok. Belki de bu yüzden söz konusu olan yerel yönetimler olduğunda muhalefetin önde gelen isimleri yapıp ettiklerinden çok maruz kaldıkları baskıları, mağduriyetleri ve adaletsizlikleri konuşmak durumunda kalıyor.














