Soğuk Savaş sonrasının neoliberal jeopolitiği tümüyle geride kaldı. Oysa 1990’larda sağcılar kapitalizmin zaferini ilan ederken, sol entelektüeller ise tek kutuplu bir dünyadan kutupsuzluğa geçiş üzerine kafa yormaktaydı. Üniversitelerde post-modern uluslararası ilişkiler teorileri anlatılıyor, radikal demokrasi tartışılıyor, ulus-devlet de bir büyük anlatı modeli olarak Jean-François Lyotard’ın eleştirilerinden nasibini alıyordu. Uluslararası hukuk dizgeleri gelişmekte, çok uluslu STK’lar güçlenmekteydi. Bir yandan kalıcı uluslararası mahkemeler kurulurken, Avrupa Birliği de devletler üstü federatif bir yapı olmaya doğru evriliyordu. Kamu idaresinde yönetişim pratikleri güçlenirken, ulusal ölçekli politika ise hem daha yerel hem de daha uluslararası düzeyler karşısında önemsizleşiyordu.
Tüm bu süreçlerin arka planında Keynesyen refah devletinin yerini alan neoliberal ekonomi politik vardı. 1980’lerden itibaren bu yeni ekonomik model tüm dünyada emeğin GSMH’den aldığı payı azaltmış, merkez ülkelerdeki hizmet sektörünü şişirirken uluslararası firmaları da görülmemiş ölçekte büyütmüştü. Dolar milyonerleri zamanla milyarderliğe, oradan da trilyonerliğe uzanan bir yola girdiler. Bu süreçte ortaya çıkan devasa eşitsizlikler karşısında küresel istikrarın görece korunabilmesi ise ortadan kalkan gümrük duvarları ve bu bağlamda Çin’in büyük bir üretici olarak dünya sahnesine çıkması sayesinde oldu. David Harvey’in ifadesiyle bu serbest ticaret düzeni, kâr oranlarının eşitlenmesi eğilimi ile birleştiğinde, emek yoğun sektörlerden/ülkelerden sermaye yoğun olanlara doğru bir değer akışı anlamına geliyordu. Bundan doğan Walmart ekonomisi ile büyük bir refah transferinin önü açılmış, merkez ülkelerdeki siyasal ve toplumsal istikrar sürdürülebilmişti.

Ulus devletin dönüşü
2008 krizinden küresel pandemiye değin geçen 12 yılda bu uluslararası düzen kendi çelişkilerinin ağırlığı altında çöktü. Bir süredir yeni bir düzenin oluşum sancılarını deneyimliyoruz. Diğer her şey gibi jeopolitik alan da dönüşüm içerisinde. Bir defa ulus-devletler sahnenin merkezine geri döndüler. Uluslararası örgütler ve STK’lar karşısında güç ve etki dengesi yeniden onların lehine işlemeye başladı. BREXIT’i bu anlamda sembolik bir olay olarak görmek gerek. Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı kendi ekonomileri açısından çok olumlu sonuçlar yaratmadı ama birliğin federatif bir yapıya evrilme sürecinin sonuna gelindiğini gösterdi. AB anayasası tartışmaları da böylece noktalanmış oldu. İkinci sembol olay ise 2017’deki Katalonya Bağımsızlık Krizi oldu. İspanyol anayasa mahkemesi kararına rağmen bağımsızlık referandumu düzenleyen Katalonya yerel yönetimi Ekim ayında görevden alındı ve Madrid hükümetine bağlı güvenlik güçleri Barcelona’da kontrolü ele geçirerek parlamentoyu feshetti. Böylelikle, AB müktesebatı içerisinde dahi, iktidarın yerel yönetimlere aktarılması eğiliminin ulusal egemenlik ilkesiyle sınırlanmış olduğu ortaya çıkardı. Tüm bunlar, ulus devletin geri dönüşünün ayak sesleriydi. Şimdi sürecin yeni bir aşaması ile karşı karşıyayız. Peş peşe yaşanan Grönland ve NATO krizleri ve ABD-İsrail-İran savaşında körfez ülkelerinin başına gelenler, artık tüm devletlerin ulusal güvenliklerini kendi ellerine almak zorunda olduğunu gösteriyor. Zira uluslararası sistemi tek başına koruyup düzenlemeye, kurallar koymaya hevesli bir hegemon artık yok.
Yeni ABD politikası ve NATO krizi
Çin son 50 senede ekonomik kalkınmasını yavaş yavaş gerçekleştirdi. İç pazarını büyütmesi, yenilenebilir enerjiden uzay teknolojilerine değin pek çok sermaye yoğun alanda boy göstermesi ile bu ülkeden kaynaklı artı değer akışı da önemli ölçüde azaldı. Bu yüzden ABD artık serbest ticaretten değil neo-feodal bir ekonomik düzenden ve yüksek gümrük duvarlarından yana. Dış politikada ise Trump, on dokuzuncu yüzyılın emperyal güçler modeline dönerek dünyayı nüfuz alanlarına bölmeyi hayal etmekte. NATO ülkelerine de bu bağlamda itiraz ediyor Trump. Zira bu ülkeler ABD’nin nüfuz alanı içerisinde ikincil bir rolde kalmayı kabul etmedikleri gibi, birliğin güvenlik şemsiyesi altında askeri harcamaları minimumda tutarak kendi refah devletlerini finanse ediyorlar. Beyaz Saray diğer NATO üyesi ülkeleri bedavacılıkla suçluyor ve askeri harcamaların GSMH’ye oranını, ikincil kalemlerle birlikte yüzde beşe kadar çıkartılmasını talep ediyor.
Başlı başına bu talep bile jeopolitik manzarada dönüştürücü bir etki yaratmakta. Zira kapitalizmin merkez ülkelere değer akışının yavaşladığı bir ortamda askeri harcamaların bu düzeye çıkması sosyal politikalara daha az kaynak ayrılması demek. Yaşlanan bir nüfus ve kapıda bekleyen yapay zekâya bağlı yeni işsizlik dalgası ile birlikte bu eğilim, mükemmel bir fırtınanın habercisi.
Bir de ABD’nin boşaltacağı alanı kimin dolduracağı tartışması var. Zira Washington’ın stratejik bakışında Avrupa ve Ortadoğu’nun öneminin görece azaldığı bir gerçek. Orta vadede Birleşik Devletler, küresel nüfuz savaşındaki enerjisinin çoğunu Asya Pasifik bölgesine ayırmak istiyor. Avrupa ve Yakın Doğu’da dönüşümlerin bir diğer tetikleyicisi de bu.
NATO’nun ilk genel sekreteri Lord Ismay, birliğin kuruluş felsefesini “ABD’yi içeride, Rusya’yı dışarıda, Almanya’yı ise aşağıda tutmak” olarak özetlemişti. Bugün geldiğimiz noktada bu üç amacın da boşa çıktığı görünüyor. ABD’nin daha ne kadar içeride kalmaya devam edeceği muamma. Üyelerden birisinin maruz kalacağı olası bir saldırıda Beşinci Madde’nin ABD tarafından işletilmeyebileceği kuşkuları gün be gün artıyor. Rusya ise artık eskisi kadar dışarıda değil. Giderek daha cüretkâr adımlar atan, Polonya ve Baltık ülkelerinin hava sahasına dronlar göndererek NATO’nun savunma reflekslerini test eden bir Rusya var karşımızda. Almanya ise yakın zamanda hızlı bir biçimde yükselmeye başladı. Avrupa’nın merkez ülkesinin savunma bütçesi 2029 itibariyle Birleşik Krallık ve Fransa toplamının üç buçuk katına ulaşacak. Böylesi inanılmaz bir silahlanma hızına Almanya tarihinde bir defa daha şahit olmuştuk.
Yeni bir dünya kurulurken Türkiye
Peki tüm bu alt üst oluş içerisinde Türkiye’nin akıbeti ne olacak? Her şeyden önce ülkemizin uluslararası alandaki önemi büyük ölçüde arttı. Avrupa ile arasında soğuk rüzgarlar esen ABD, yakın zamanda Türkiye ile ilişkilerinde yeni bir sayfa açtı. Trump ve Erdoğan arasındaki dostluk bu yeni safhanın önemli katalizörlerinden birisi. Ancak ABD’nin değişen politikasının arkasında daha geniş bir perspektif ve stratejik bakış yatıyor. Son bir yılda Suriye özelinde Ankara-Şam hattını Suriye PKK’sına tercih eden Washington, artık Ankara’nın bölgedeki jeopolitik üstünlüğüne yatırım yapmakta. İran’ın bölgedeki nüfuz artışının kaçınılmaz olduğunu öngören Amerikalılar için Türkiye, kuracağı bölgesel iş birlikleri ile burada önemli bir dengeleyici olabilir. Ayrıca Avrupa’nın geleneksel güçleri ile stratejik bir ayrışma patikasına giren Beyaz Saray için Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi bir tür çevreleme anlamı da taşıyor.
Öte yandan Avrupa ile de benzer bir yakınlaşma içerisinde olduğumuz açık. Tarih boyunca Avrupalıların Rusya’ya dönük endişeleri ne zaman artsa, Türkiye’ye duydukları ilgi ve muhabbette bir artış görülür. Bugün de bundan farklı bir durum yaşamıyoruz. İkili ilişkilerin zaten iyi olduğu İspanya ve İtalya gibi ülkelerin yanında, Fransa, İngiltere ve diğer pek çok AB üyesi ülke ile ilişkilerimiz hızla dönüşüyor ve daha yapıcı bir hal alıyor. Bu bağlamda Türkiye, “asker millet” imajıyla Avrupalıların ilgisini çekiyor. Bu imaj, hamasi kalıpların ötesinde, Türkiye’nin silahlanma harcamalarını görece rahat yapabilen, ulusal ekonomisinin üzerinde bir askeri kapasiteye erişebilecek ve çok uluslu misyonlara katılıma hevesli bir aktör olması anlamına geliyor. Tüm bunlar Avrupa savunması için çok değerli nitelikler. Bu yüzden bize gösterilen ilgiye pek de şaşırmamak gerek.
Ülkemiz açısından kesin olan tek şey, eskiden oynadığımız rollerin ve bize biçilen görevlerin artık geride kalmış olması. Önümüzde yeni yolların açıldığına ve çok farklı patikaların ortaya çıktığına şahit oluyoruz. Bu bağlamda askeri teknolojilerdeki atılımı doğru bir zamanda yaptık. Diğer sanayi kollarında olduğu gibi burada da ihracat odaklı bir büyüme stratejisi takip ediyoruz. Ancak bu stratejiyle gidebileceğimiz yerin bir sınırı var. Ülkemizin mevcut ekonomik büyüklüğü yakın bir gelecekte bizim bu sınıra dayanmamıza yol açacaktır. Askeri teknolojilerin genel tüketime dönük ürünlere dönüştürülmesi ve bir sivil endüstri yaratılması gerekiyor. Ancak bu göründüğünden çok daha zor ve karmaşık bir iş. İktidar, dikkatli bir planlama ve kamu yatırımları yoluyla bunu gerçekleştirmek zorunda. Mevcut askeri teknoloji atılımını sürdürülebilir kılmak ve askeri gücü ekonomik güç ile birleştirmek istiyorsak, bu zorlu yolu yürümeliyiz. Türkiye olarak önümüzdeki en büyük fırsat bu. Ancak iktidarın böyle kapsamlı bir ekonomik-teknolojik kalkınma planını ortaya çıkartıp uygulayabileceğine dönük herhangi bir emare şimdilik ortaya görünmüyor.
Bu fırsatın yanında önümüzdeki en büyük iki risk, içeride toplumsal kutuplaşma ve siyasal istikrarsızlık, dışarıda ise İsrail ile aramızda artan gerilim. Önce dışarıdan başlayalım. İsrail ile ilişkiler dip yapmış durumda. Hatta Amerikan başkanına bakarsanız, iki ülke İran savaşında sıcak çatışmanın arifesindeydi. Bu sözlerde abartılı bir yan olduğu, uzun vadede ilişkilerin farklı bir denge üzerinde yeniden tesis edilmesinin halen mümkün olduğu kuşkusuz doğru. Ancak kısa vadede İsrail son derece agresif bir Türkiye karşıtı politika izliyor. Yalnız Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile birlikte bir Türkiye karşıtı ittifak tesis etmeye çalışmıyor. Aynı zamanda ABD kamuoyuna yönelik olarak, Başbakan Netanyahu önderliğinde Türkiye karşıtı bir korku ve karalama kampanyası da yürütüyorlar. Amerikan seçmenleri arasındaki desteği hızla eriyen İsrail için Türkiye’yi karşısına almak uzun vadede riskli bir tercih. Ancak Türkiye açısından da konunun hafife alınmaması gerektiği ortada.
Dahası, karşımızdaki en önemli iç tehdit olan siyasal istikrarsızlık ve toplumsal kutuplaşma, bizi böylesi dış tehditlere karşı daha kırılgan kılıyor. Türkiye’de artan iç gerilim, yalnız sıradan yurttaşların özgürlük alanını daraltmakla ve onları ekonomik krizlerle baş başa bırakmakla kalmıyor. Aynı zamanda bu gergin ortam, ülkeyi içten zayıflatmak isteyenlerin eline verilmiş birer koz. Trump’ın ilk başkanlık seçimi öncesinde St. Petersburg merkezli Internet Araştırma Ajansı’nın ABD toplumundaki fay hatlarını derinleştirmeye dönük trol faaliyetleri ortaya çıkmıştı. Bugün de farklı uluslararası aktörlerin benzer operasyonların hedefine Türkiye’yi koymadıklarını düşünmek saflık olur. Ne yazık ki kırılgan siyasal ortam ve demokrasi konusundaki kötü karnemiz, bu tür operasyonlara da son derece açık olmamıza neden oluyor. Belki Devlet Bahçeli’nin Kürt Açılımı konusundaki ısrarını ve iktidarın ağır aksak da olsa bu yolda yürümeye devam etmesini böyle bir kaygıyla açıklamak mümkün.
Son olarak muhalefetin de bu konulardaki tavrı ve söylemi önemli. Dünya jeopolitiği altüst olurken ve Türkiye’nin önünde büyük fırsatlar ve ciddi riskler dururken, muhalefet aktörleri tüm bunlara dair bir söylem ve vizyon ortaya koyabilmeli. Şimdiye kadar bunu yeterince yapamadıkları açık. Elbette 19 Mart sürecinden bu yana muhalefetin gündeminin kısmen esir alındığını ve bu konulara ayıracak fazla zamanı olmadığını söyleyebiliriz. Ancak dış politika konusunda muhalefetin eksikliği aslında bunun çok daha öncesine dayanıyor. Muhalefet uzunca bir süredir dış politikaya ilişkin orijinal fikirler üretme, dünyada yaşanan büyük dönüşüm içerisinde ülkeye ilişkin yeni vizyonlar üretme konusunda pek başarılı olamadı. Daha çok 1990’ların küresel demokratik özlemleri ile geleneksel diplomasinin kuru analizlerini harmanlayan, belki derinlikli, ama seçmende karşılık bulması zor fikirleri tekrar edip durdular. İktidarın heyecan veren söylemleri karşısında biraz da bu yüzden sessizliğe gömüldüler. Oysa Türkiye önümüzdeki on yıllarda kendisini çok farklı bir konuma taşıyacaksa, bunu ancak muhalefetin ortaya koyacağı vizyonun ve yönelteceği eleştirilerin yardımı ile yapabilir. Türkiye’nin yalnız sağlam bir demokrasiye değil, aynı zamanda dünyadaki dönüşümü okuyabilen vizyoner bir muhalefete de ihtiyacı var.














