Demokrasilerde iktidarlar rakiplerini sandıkta yenmek ister. Rejim krizlerinde ise rakipler artık mahkeme salonlarında tasfiye edilir.
MHP kongresinden CHP’deki “mutlak butlan” tartışmasına uzanan süreç, Türkiye’de siyasetin artık yalnızca sandıkta değil, yargı mekanizması üzerinden de şekillendiği yönündeki tartışmaları büyütüyor.
Türkiye’de siyaset artık yalnızca meydanlarda, Meclis’te veya sandıkta yürümüyor. Mahkeme salonları da siyasetin asli alanlarından biri haline gelmiş durumda. Bu nedenle bugün CHP etrafında tartışılan “mutlak butlan” meselesi, teknik bir hukuk tartışmasının çok ötesine geçmiş bulunuyor.
Çünkü Türkiye’de artık geniş toplum kesimleri, kritik yargı süreçlerinin hukuki gerekçelerden çok siyasi sonuçlar üzerinden şekillendiğine inanıyor.
Kayyum uygulamaları, parti kapatma davaları, belediye başkanlarına yönelik operasyonlar, gazetecilere ve siyasetçilere açılan soruşturmalar… Şimdi bunlara CHP kurultayı etrafında yürüyen “mutlak butlan” tartışması da eklendi.
Bütün bu gelişmeler aynı soruyu büyütüyor. Türkiye’de siyaset gerçekten sandıkta mı şekilleniyor, yoksa iktidarın yön verdiği yargı süreçleriyle mi yeniden dizayn ediliyor?
MHP’de başlayan siyasal dizayn
Bugün CHP etrafında yürüyen tartışmaları anlamak için önce MHP’de yaşanan kongre krizine bakmak gerekiyor.

2015 seçimlerinden sonra MHP içinde ciddi bir liderlik krizi ortaya çıkmıştı. Meral Akşener, Ümit Özdağ, Koray Aydın ve Sinan Oğan öncülüğündeki muhalif hareket olağanüstü kongre talep etti. Delegelerin önemli kısmı değişim istiyordu. Normal demokratik işleyiş içinde bakıldığında, bu yarışın kongrede sonuçlanması beklenirdi.
Ancak süreç kısa süre içinde mahkeme salonlarına taşındı.
Farklı mahkemelerden çelişkili kararlar çıktı. Kongreler engellendi. Salonlar kapatıldı. Yargı süreçleri siyasetin merkezine yerleşti.
Sonuçta MHP’de liderlik değişimi gerçekleşmedi; fakat parti bölündü ve İYİ Parti doğdu.
O dönem muhalefet çevrelerinde yaygın kanaat şuydu: MHP’de yaşananlar yalnızca bir parti içi kriz değildi. Erdoğan iktidarı, Cumhur İttifakı’nın geleceğini de düşünerek MHP siyasetini yargı süreçleri üzerinden yeniden şekillendiriyordu.
Bugün CHP etrafında oluşan kaygının temelinde de bu hafıza yatıyor. Çünkü toplum, geçmişte yaşananları unutmadı.
CHP’de “mutlak butlan” neden büyük kriz üretiyor?
Çünkü bugün birçok insan, CHP’ye yönelik sürecin de benzer bir siyasi mühendislik girişimi olduğunu düşünüyor. Bu durum, CHP içinde hiçbir gerçek kriz, örgütsel gerilim veya hukuk tartışması olmadığı anlamına da gelmiyor. Ancak bugün tartışmanın büyümesinin nedeni, meselenin artık yalnızca parti içi bir sorun olarak görülmemesi.
Buradaki temel mesele yalnızca bir kurultayın hukuki geçerliliği değil.
Asıl mesele şu soruda yatıyor: İktidar, seçimlerde zayıflatamadığı muhalefeti yargı süreçleri üzerinden parçalamaya mı çalışıyor?
Bu soru artık yalnızca muhalif çevrelerin değil, geniş toplum kesimlerinin tartıştığı bir soruya dönüşmüş durumda. Çünkü Türkiye’de son yıllarda oluşan siyasi atmosfer, yargının bağımsızlığına dair güveni ciddi biçimde aşındırdı.
Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, seçilmiş belediyelere kayyum atanması, muhalif siyasetçilere yönelik operasyonlar ve medya üzerindeki ağır baskılar toplumda şu kanaati büyüttü: Türkiye’de hukuk artık yalnızca adalet dağıtan bir mekanizma olarak değil, siyasi alanı düzenleyen bir güç aygıtı olarak algılanıyor.
Devlet ile parti arasındaki çizgi silikleşti
Bugün Türkiye’de en büyük sorunlardan biri de tam olarak budur.
Eskiden “devlet müdahalesi” denirdi. Oysa bugün mesele yalnızca devlet değildir. Çünkü devlet ile iktidar partisi arasındaki sınırlar büyük ölçüde iç içe geçmiş durumda.
Yargıdan bürokrasiye, medya düzeninden güvenlik mekanizmalarına kadar birçok alanın iktidarın siyasi ihtiyaçları doğrultusunda hareket ettiği yönündeki algı giderek güçleniyor.
Bu nedenle mesele artık tarafsız bir devlet refleksi olarak değil, doğrudan iktidarın siyasal çıkarlarını korumaya dönük bir güç kullanımı olarak okunuyor.
Ve bu güç kullanımının merkezinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi stratejisinin bulunduğu düşünülüyor. Daha doğrusu yalnızca düşünülmüyor, öyle okunuyor.
Çünkü Erdoğan iktidarı yıllardır siyasi alanı yalnızca seçimlerle değil; hukuk, medya, bürokrasi ve devlet imkanları üzerinden de kontrol altında tutmaya çalışan bir yönetim modeli kurdu.
Bugün CHP etrafında yaşanan kriz de bu büyük tablonun yeni halkası olarak görülüyor.
Erdoğan neden böyle bir sürece ihtiyaç duyuyor?
Çünkü iktidarın en büyük sorunu artık yalnızca muhalefeti yenmek değil. Asıl sorun, toplumsal desteğin aşınmasına rağmen siyasal üstünlüğü sürdürebilmek.
Ekonomik kriz derinleşiyor.
Toplumsal memnuniyetsizlik büyüyor.
Genç kuşaklarda iktidara yönelik destek zayıflıyor.
Büyükşehirlerin önemli kısmı muhalefetin elinde bulunuyor.
Bu nedenle Erdoğan iktidarı açısından mesele artık yalnızca seçim kazanmak değil, muhalefetin birleşik güç üretmesini engellemek haline geliyor.
Ve tam da bu noktada muhalefet içindeki krizlerin büyümesi iktidarın lehine çalışıyor.
CHP’nin bölünmesi, iç meşruiyet tartışmalarına sürüklenmesi, belediyeler üzerinden çatışma yaşaması ve yeni parti ihtimallerinin konuşulması doğrudan muhalefetin enerjisini tüketen süreçlerdir. Ancak bütün bu tablo, muhalefetin kendi iç krizlerini, liderlik sorunlarını ve siyasal zaaflarını tartışma sorumluluğunu da ortadan kaldırmıyor.
CHP bölünür mü?
Bugün en kritik ve en çok sorulan, cevabı aranan soru budur.
Eğer süreç derinleşirse (ki mevcut siyasi atmosfer ve yaşanan gelişmeler Türkiye’yi adım adım bu noktaya doğru sürüklüyor) CHP içinde çift meşruiyet krizi doğabilir. Bir taraf hukuki kararı, diğer taraf siyasal meşruiyeti savunabilir.
Bu durumda Özgür Özel çizgisinin yeni bir siyasi oluşuma yönelmesi ihtimali daha fazla konuşulacaktır.
Fakat burada kritik olan şudur. Bir partinin tabelasını almak başka şeydir, toplumsal meşruiyetini almak başka şey.
Bugün CHP’nin elinde yalnızca bir genel merkez yok. Büyükşehir belediyeleri, genç seçmen desteği, yerel örgütler ve geniş bir muhalefet enerjisi bulunuyor.
Bu nedenle CHP’de yaşanacak olası bir bölünme, yalnızca parti içi kriz değil, doğrudan rejim tartışması üretecek bir kırılma olur.
Asıl mesele CHP değil
Bugün mesele yalnızca CHP değildir.
Mesele, Türkiye’de siyasetin geleceğinin nasıl şekilleneceğidir.
Partiler sandıkta mı yarışacaktır, yoksa mahkeme salonlarında mı tasfiye edilecektir?
Muhalefet seçimle mi yenilecektir, yoksa içeriden parçalanarak mı etkisiz hale getirilecektir?
Ve belki de en kritik soru şudur: Türkiye hâlâ çok partili demokratik bir sistem midir, yoksa seçimlerin sürdüğü ama siyasetin giderek yargı eliyle dizayn edildiği yeni bir rejime mi dönüşmektedir?














