Yener Orkunoğlu yazdı | Kutsalın iki yüzü: Çin’de içkin ahlak, Batı’da aşkın tanrı

Son beş yıldır Çin tarihi, felsefesi ve kültürü üzerine oldukça geniş kapsamlı okumalar yaptım. Yaptığım bu okumalar sırasında, Batı merkezli ve oryantalist düşüncenin üzerimdeki etkilerini fark etmek beni oldukça şaşırttı. Bu nedenle Çin’i anlamaya çalışıyorum. Fakat Çin hakkında yazdıklarım, birçok insana Çin savunusu gibi görünüyor. Oysa bir ülkeyi eleştirmenin de en iyi yolu, o ülkeyi anlamaya çalışmaktır. Ama bu anlamanın önünde, Batı merkezli düşünce önemli bir engel teşkil ediyor.

Türkiye’de Tanzimat döneminden günümüze kadar uzanan Batı hayranlığı, Türk entelijansiyası üzerinde her zaman etkili olmuştur. Bu süreçte Batılılaşma ile çağdaşlaşma kavramları birbiriyle özdeş görülmüştür. Ancak Çin örneği bize şunu gösterdi: Çağdaşlaşmak için Batılılaşmak bir zorunluluk değildir. Dolayısıyla Batı düşmanlığına saplanmadan; Batı merkezci anlayışın ve oryantalizmin gerçek yüzünü göstermenin en iyi yöntemlerinden biri, Çin ile Batı dünyası (Yahudi-Hristiyan-İslam geleneği) arasındaki temel farkları ortaya koymaktır. Kutsallık kavramlarının farklı şekilde anlaşılmasını kısaca açıklamak istiyorum.

Yener Orkunoğlu yazdı | Kutsalın iki yüzü: Çin'de içkin ahlak, Batı'da aşkın tanrı
Yener Orkunoğlu yazdı | Kutsalın iki yüzü: Çin’de içkin ahlak, Batı’da aşkın tanrı

Kutsallık

Kutsal kavramı, insanlığın en kadim ve evrensel deneyimlerinden biridir. Fakat bu deneyimin içeriği medeniyetten medeniyete kökten değişir. Çin ve Batı, kutsala dair, birbirine taban tabana zıt iki anlayış geliştirmiştir. Temel soru şudur: Kutsal, insanın içinde yaşadığı dünyada mı saklıdır, yoksa bu dünyayı aşan, ona tamamen yabancı olan aşkın bir gerçeklik midir?

Çin düşüncesi birinci cevabı verir. Yahudi-Hristiyan-İslam çizgisi ise ikincisinde ısrar eder. Bu iki duruş arasındaki uçurum, yalnızca dinî değil, aynı zamanda derin bir felsefi ayrışmadır. Kökleri antik metinlere kadar gider; sonuçları ise günümüze kadar uzanır.

Gök ile insan birdir: Çin’de kutsalın içkinliği

Çin’de kutsalın odağında Tanrı değil, erdemli insan ve uyumlu toplum yer alır. Bu anlayışın felsefi temelleri MÖ 6. yüzyılda atılmıştır. Konfüçyüs, “Gök erdemi bana vermiştir” der. Ona göre kutsal olan, dışarıda aranacak bir şey değildir. İnsanın kendi kalbinde yeşertmesi gereken bir tohumdur.

Bu yüzden Konfüçyüsçü gelenekte en yüce değer, insanın kendini ahlaken yetiştirmesidir. Bir baba şefkatli olduğunda, bir evlat saygılı davrandığında, bu davranışlar sıradan birer toplumsal görev olmaktan çıkar; kutsal bir nitelik kazanır. Laozi ise bu anlayışı doğaya doğru genişletir. “Tao” yani Yol, evrenin kendiliğinden işleyişidir. Kutsal, bu doğal akışa uyum sağlamaktır; insanın gök ile bir olmasıdır. İşte bu, meşhur “tianren heyi” düşüncesidir. Gök ile insan birdir. Dolayısıyla insanın gündelik hayatı da kutsalın bir parçasıdır.

Bu felsefi temel, Çin tarihi boyunca somut pratiklere dönüşmüştür. Shang Hanedanı’ndan kalma kehanet kemikleri, ataların ruhlarına danışıldığını gösterir. Ölüler, ailenin görünmez fertleri olarak yaşamaya devam eder. Onlara sunulan saygı, yaşayanların ahlaki sorumluluğunun bir uzantısıdır. Konfüçyüs’ün “Liji” adlı eseri, bu ritüelleri sistemleştirdi.

Ata tapınakları her evin ve köyün merkezine yerleşti. İmparator bile ahlaki görevini ihmal ederse yetkisini kaybederdi. Buna “Gök’ün Mandası” denirdi. Yani siyasi iktidar bile kutsallığını ahlaktan alırdı. Budizm Çin’e geldiğinde, bu esnek kutsallık anlayışı sayesinde kolayca benimsendi. Tang Hanedanı döneminde başkent Chang’an’da Budist tapınakları, Taoist manastırlar, Müslüman camileri ve Hristiyan kiliseleri yan yana dururdu. Çünkü önemli olan neye inanıldığı değil, nasıl yaşandığıydı.

Yener Orkunoğlu yazdı | Kutsalın iki yüzü: Çin’de içkin ahlak, Batı’da aşkın tanrı

Bu dünya geçicidir: Batı’da aşkın kutsal

Batı’nın tek tanrılı dinlerinde ise kutsal, bambaşka bir eksende tanımlanır. Buradaki felsefi temel, Platon ile başlar. Platon, içinde yaşadığımız dünyanın, idealar âleminin soluk bir gölgesi olduğunu söyler. Gerçek olan, bu dünyanın ötesindedir; aşkındır.

Bu fikir, Yahudi-Hristiyan-İslam geleneğindeki Tanrı anlayışıyla birleşti. Sonuç şu oldu: Evreni yaratan, ondan tamamen ayrı ve mutlak bir Tanrı vardır. Yahudilikte Yahve, çalılıkta Musa’ya görünür ve “Ben, benim” der. Bu, tanımlanamaz, aşkın bir varlığın ifadesidir. Aziz Augustinus ise “Kalplerimiz sende huzur bulana kadar huzursuzdur, ey Tanrım” der. Bu söz, Batı kutsallık anlayışının özünü özetler: İnsan, asıl yurdu bu olmayan dünyada bir yabancıdır. Kutsal, onu bu yabancılıktan kurtaracak olan aşkın gerçekliktir.

Tarih, bu aşkınlığın ne kadar somut sınırlar çizdiğini gösterir. İsrail Oğulları Ahit Sandığı’nı taşırdı. Fakat sandığa sıradan bir insan dokunamazdı; dokunan ölürdü. Çünkü kutsal, tehlikeli ve erişilmezdi. Süleyman Mabedi’nin en kutsal bölümüne yalnızca başrahip yılda bir kez girebilirdi.

Hristiyanlıkta kilise kutsal mekân oldu. Ekmek ve şarap, İsa’nın bedeni ve kanına dönüştü. Müslümanlar için Kâbe, yeryüzündeki en kutsal noktadır. Hac, milyonlarca insanı her yıl bu merkeze çeker. Bütün bu örnekler aynı prensibi yansıtır. Kutsal, sıradan mekân ve nesnelerden keskin çizgilerle ayrılmıştır. İnsan ona ancak özel ritüeller ve aracılar vasıtasıyla yaklaşabilir.

Bu dışlayıcı yapı, tarih boyunca ağır sonuçlar doğurdu. Haçlı Seferleri, kutsal toprakları “kâfirlerden” temizlemek için yüz binlerce insanın ölümüne yol açtı. Reformasyon döneminde Katolikler ve Protestanlar birbirini boğazladı. Aydınlanma ve laiklik, işte bu din savaşlarının yıkımına bir tepki olarak doğdu.

Yener Orkunoğlu yazdı | Kutsalın iki yüzü: Çin’de içkin ahlak, Batı’da aşkın tanrı

Beyinde mi, kalpte mi? Kutsallık duygusunun doğası üzerine

Peki, insan neden kutsala inanır? Batı’da bazı bilim insanları bu soruya fizyolojik bir cevap aradı. Nöroteoloji adı verilen bu alan, dinî deneyimin beyindeki izlerini sürmeye çalıştı. Temporal lob epilepsisi geçiren hastaların yoğun mistik deneyimler yaşadığı gözlemlendi.

Andrew Newberg gibi araştırmacılar, meditasyon yapan Budist rahiplerin ve dua eden Katolik rahibelerin beyinlerini taradı. Beynin yön bulma ve mekân algısıyla ilgili bölgesinin (parietal lob) sessizleştiğini gördü. Onlara göre bu, “birlik” veya “Tanrı’ya yaklaşma” hissinin nörolojik karşılığıydı. Kimileri “Tanrı geni” veya “Tanrı modülü” kavramlarını ortaya attı. İnsan beyni, sanki aşkın bir varlığa inanmak için programlanmıştı.

Ancak bu açıklamalar, derin bir Batı merkezci önyargıyı içinde taşır. Onların aradığı, daima aşkın, dünya dışı bir kutsalın izidir. Bireyin beyninde aniden beliren, coşkulu ve dünyayı aşan bir deneyimin peşindedirler. Çin’in kutsallık anlayışı, bu tür indirgemeci modellere karşı esaslı bir meydan okumadır.

Çinli bir evladın babasına duyduğu derin saygıyı, bir tüccarın dürüstlük yeminini ya da atalar mezarlığında yapılan bir töreni nörolojik bir “arıza” olarak açıklamak mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. Bu eylemler, sadece beynin bir bölgesinin anlık uyarılmasının sonucu olarak görülemez.

Onlar, bir ömür boyu öğrenilen ve içselleştirilen ahlaki terbiyenin bilinçli dışavurumlarıdır. Buradaki kutsal, mistik bir trans halinde benliğin erimesiyle değil, tam tersine, benliğin toplumsal roller ve ahlaki sorumluluklar içinde olgunlaşmasıyla tecrübe edilir. Bu, bir “beyin olayı” değil, bir “karakter olayı”dır.

Batılı nöroteolog, dua eden bir azizin coşkusunu tararken, ahlaki bir hayat yaşamanın sessiz ve derin kutsallığını makinelerine gösteremez. Çünkü o kutsallık, gündelik hayatın ta kendisidir. Öyleyse soruyu tersine çevirelim: Kutsal olan, beynin derinliklerinde yanıp sönen bir sinyal mi, yoksa bir insanın hayatı boyunca ördüğü erdem dokusu mudur? Çin’in verdiği cevap açıktır: Kutsal, beyinde değil, kalpte ve eylemdedir.

Yener Orkunoğlu yazdı | Kutsalın iki yüzü: Çin'de içkin ahlak, Batı'da aşkın tanrı
Yener Orkunoğlu yazdı | Kutsalın iki yüzü: Çin’de içkin ahlak, Batı’da aşkın tanrı

Uyumun küresel sınavı: Çin’in yükselişi ve kutsallık anlayışının gölgesi

Bugün Çin, dünya sahnesine tarihte eşi görülmemiş bir hızla yükseliyor. Pekin’in resmî söylemi, bu yükselişi “uyumlu toplum” ve “ortak gelecek” gibi kavramlarla süslüyor. Peki, bu söylem, yukarıda anlattığımız kadim kutsallık anlayışının modern bir yansıması mıdır? Yoksa yalnızca stratejik bir retorik midir? Bu soruya dürüstçe cevap vermek, Çin’in dünyaya sunduğu portrenin ardındaki gölgeleri de görmeyi gerektirir.

Bir yandan, süreklilikler yadsınamaz. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi, tıpkı kadim İpek Yolu gibi, farklı medeniyetleri ticaret ve altyapı ağlarıyla birbirine bağlamayı hedefler. Bu vizyon, çatışma yoluyla hakikati yaymayı değil, karşılıklı fayda yoluyla uyumu inşa etmeyi önerir.

İdeolojik dayatmalardan kaçınması, Batı’nın sömürgeci geçmişinden farklı bir dil kullanması, tam da o içkin kutsallık anlayışının dışavurumudur. Çin, Afrika’da veya Asya’da bir ülkeye yatırım yaparken, tarihsel olarak misyonerlik veya rejim değişikliği peşinde koşmadığını iddia etti. Bu tutum, “önemli olan nasıl yaşandığıdır” diyen kadim bilgeliğin devlet aklına tercüme edilmiş hali gibidir.

Yener Orkunoğlu yazdı | Kutsalın iki yüzü: Çin'de içkin ahlak, Batı'da aşkın tanrı
Yener Orkunoğlu yazdı | Kutsalın iki yüzü: Çin’de içkin ahlak, Batı’da aşkın tanrı

Sonuç

İşte bu kadim anlayış, gerçekten de Çin’e esnek, pragmatik ve şiddetten kaçınan bir dış politika mirası bırakmıştır. Bu miras, Batı’nın aşkıncı ve zaman zaman saldırgan evrenselciliğine karşı ciddi bir alternatif sunar.

Ancak birey merkezci düşünen Batı insanı ya Çin’i anlayamıyor ya da Batı gözlüğü ile yaklaştığı için kültürel yapısını dikkate almadan Çin’i otoriter olarak damgalıyor. Çin kültürü ve medeniyeti, atalara saygıyı ve aile uyumunu kutsayan bilge bir medeniyettir. Birey merkezci düşünen Batı insanı, Çin toplum yapısını, bireyi ve farklılığı ezen bir makine olarak düşünürken kendi varsayımlarından hareket ediyor.

Entelektüel açıdan dürüst bir liberal olarak gördüğüm Paul Kennedy’nin “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü” başlıklı ve çok etkili olan kitabında, Çin konusundaki üç temel düşüncesini vurgulamak isterim: 1) Çin, tarihinde hiçbir zaman hegemonya peşinde koşmadı; 2) Çin; Portekiz ve İspanya gibi diğer ülkeleri yağmalamadı ve katliam yapmadı; 3) Çin felsefesi, savaşı acınacak bir eylem olarak görüyor.

Son olarak şu noktaya dikkat çekmek istiyorum: Çin’in bugünkü başarısı, önemli ölçüde, o kadim kutsallık anlayışıyla ilişkilidir; Çin, dünyaya gerçekten uyumlu bir portre sunabilecek mi? Dünya için ortak bir gelecek, ortak kalkınma ve ortak güvenlik görüşünde samimi? Geçmişi, geleceğine ayna tutar gibidir. Gelecek yıllar bu sorulara cevap verecektir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.