Bu yazı dizisinin ilk bölümünde, bilincin dış dünyayla ilişkisini ve bireyin kendisini fark etme sürecini ele almıştım. Akabinde ise, toplumsal sorunlar karşısında insanın içine kapandığı o çaresiz anları –Stoacılık, Şüphecilik ve dinsel sığınışları– kısaca açıklamıştım. İnsanlık tarihine bakıldığında, insanoğlu kendi içinde bölünmüş, derin bir yabancılaşma ve mutsuzluk deneyimlemiştir. Buna karşın, bu ağır içsel krizler aslında büyük dönüşümlerin tohumlarını içinde barındırmaktaydı. Çaresizlik hissi, insan bilincini kaçınılmaz olarak bir çıkış yolu aramaya sevk eder. Bu doğrultuda insan, yaşadığı parçalanmışlığı aşabilmek adına dış dünyaya sırtını dönmeyi bırakır; nitekim kaçış, gerçekliğin ve öz-bilincin karşısında sürdürülebilir değildir. Zaman gelir, insan bilinci bütün gerçekliğin kendi zihninde kapsandığını ilan eder ve bu krizden Aklı doğurur; böylelikle insan bilinci, yepyeni ve yüksek bir bilinç boyutuna geçer.
İkinci bölümde, Aklın ne olduğunu ve hangi aşamalardan geçerek Tine evrildiğini anlatmış; Hegel’in Tin kavramı altında Etik, Kültür ve Ahlaklaşma süreçlerine nasıl baktığını irdelemiş; ardından dinin ve dinsel inancın tanımına ve geçirdiği evrelere değinmiştim. Özetlemek gerekirse, zihinsel gelişimden toplumsal yapılara uzanan bu süreçte bilincin geçirdiği dönüşümü felsefi temelleriyle birlikte ortaya koymuştum. Hegel’e göre toplumsallaşma sürecinde din gerekli ama geçici bir durak. Din, gerçekliği kavramsal düzeyde açıklayamadığı için yerini felsefeye bırakmalı, aksi takdirde tablo daima eksik ve çözümsüz kalacaktır.
Hegel felsefesini —aslında Fichte’ye ait olan— tez-antitez-sentez kalıbıyla sunma eğilimi, felsefi açıdan sorunlu bir yaklaşım sergiler. Nitekim Hegel, bizzat bu üçlüye dayanan açıklamayı reddettiğini Mantık Bilimi eserinde açıkça ifade etmiştir.
Bu üçüncü ve son bölümde ise Mutlak Bilgi’ye ve Hegel’in özgürlük anlayışına odaklanacağım.
Konuya geçmeden önce kısa bir açıklama yapma gereği duyuyorum. Hegel felsefiyle ilgilenmemin 15 yıllık bir tarihi var. Önceleri Hegel’i Almanca okumaya çalıştım. Çok zorlanmıştım. Çünkü çok ağır ve anlaşılmayan bir dili vardı. Sonra Aziz Yardımlı’nın çevrilerini okumaya başladım. Kullanılan dil bir felaketti. Georg Lukács’ın Hegel üzerine yazdıkları bana çok ilginç gelmişti. Lenin’in Felsefe Defterleri çok önemli bir kaynaktı. Onun dışında Almanca bir hayli kitaplar okudum. Bir üniversitede Almanca Hegel derslerine katıldım.

Bütünsellik: Mutlak bilgi (Das absolute Wissen)
Yolculuğun bu aşaması bizi Mutlak Bilgi’ye (Das absolute Wissen) ulaştırır. Ama bu, ne her şeyi bilen mistik bir kâhin olmak demek; ne de hayatının sonuna gelmiş bir bilgenin duygusal pişmanlığıdır. Mutlak Bilgi, insan zihninin geçmişe dönüp baktığında tüm o acı dolu tarihi, kavgaları ve arayışları sadece hissetmesi değil; aksine, bunların hepsini zorunlu ve kavramsal olarak yeniden inşa etmesidir. Yani bilinç, Tinin Fenomenolojisi boyunca yaşadığı tüm aşamaları (Bilinç, Kendinin Bilinci, Akıl, Tin, Din, Mutlak Bilgi) birer “geçmiş anı” olarak değerlendirmez; bu aşamaları, birbirini zorunlu olarak doğuran bir bütünselliğin mantıksal kategoriler zinciri olarak görür.
Bu süreci şu şekilde çözümleyebiliriz: Bilinç bu yolculukta, dışındaki nesnelerin aslında kendi eyleminin dışa vurumu (yabancılaşmasının / Entäußerung), diğer bir ifadeyle kendi etkinliğinin sonucu olduğunu fark eder. Bu idrak, bilincin nesneyle kurduğu ilişkide radikalbir kırılma yaratır. Başlarda nesneye dışarıdan bakan bilinç, zamanla o dışsallığı aşar ve nesnenin kendi özüyle aynı şey olduğunu kavrar; tıpkı aynada kendine bakan bir insanın, o yansımanın aslında kendisi olduğunu anlaması gibi. Bilinç, tarih boyunca yaşadığı tüm bu aşamaları içine çekip kavramlaştırdıkça (Erinnerung – ki bu sadece hatırlama değil, aynı zamanda bu tarihsel deneyimleri zihnin içine sindirmesidir), zamanın sınırlayıcı kalıplarını aşar.
Mutlak tin (Absoluter Geist)
Mutlak Bilgi (Absolutes Wissen) ile Mutlak Tin birbirine karıştırılmasın. Mutlak Bilgi Tinin Fenomenolojisi’nin sonunda bütünsel bilgiyi açıklayan kavramdır. Mutlak Tin ise Ansiklopedik sisteminde yer alır. Mutlak Tin, özünü kavramak için üç ana formdan geçer: Sanat, Din ve Felsefe.
Sanat, Tinin özünü duyusal sezgi ve biçimle dışa vurur; ama maddeselliğe takılı kalır. Din ise bu sezgiyi imge ve tasarım (Vorstellung) düzeyine taşır. Örneğin dindeki Tanrı fikri veya yaratılış hikâyeleri, hakikatin imgesel birer temsilidir. Din hakikati içerir ama onu kavramlaştıramaz. Felsefe ise, bu imgesel içeriği saf kavram (Begriff) düzeyine yükseltir.
Hegel’in KAVRAM anlayışını klasik mantığın kavram anlayışından ayırmak gerekir. Klasik mantık, nesne ve kavramı birbirinden ayırır; yani “kavram” zihindedir, nesne ise dışarıdadır. Hegel’de ise kavram, zihnin dışındaki nesnede de işbaşındadır. Yani kavram, hem düşünen özne, hem düşünülen nesne, hem de bu ikisinin birleşme sürecinin ta kendisidir. Bu yüzden Hegel için “Kavramı anlamak”, gerçekliği anlamaktır. Dolayısıyla Hegel’in kavram yaklaşımı, özne-nesne birliğini temel alarak gelişen ve sonunda kendisine tam olarak uygun bir gerçeklik yaratan akılsal öz şeklinde özetlenebilir.
Din, özne ve nesneyi birbirinden ayırdığı için, gerçekliği açıklayıp değiştiremez. Bu sebeple Hegel açısından, din aşılmalıdır. Ancak dinin bir özelliği, yani aşkınlık ve yaratıcılık anlayışı korunarak, farklı bir yaratıcılık biçiminde felsefede varlığını sürdürür. Sonuç olarak, dinin yaratıcı Tanrı anlayışı, yerini nesnel dünyayı anlayan ve dönüştüren yaratıcı insana ve topluma bırakır. İnsan, maddi dünyanın sınırlarını aşan yaratıcı bir özneye dönüşür.
Hegel, özne ve nesne birliği konusundaki tüm düşüncesini şu şekilde dile getirir: “Hakiki olanı yalnızca töz olarak değil, aynı ölçüde özne olarak kavramak” (das Wahre ist nicht als Substanz, sondern eben so sehr als Subjekt aufzufassen)
Bu görüş, her şeyin özne olduğu anlamına gelmez. Bu söz, tözün (yani nesnel yapıların) kendi başına değil, ancak öznenin etkinliği sayesinde gerçek olduğunu söyler. Bilinç ile dış dünya (Özne ile Nesne) arasındaki tüm karşıtlıklar çözüldüğünde ortaya çıkan son aşama Mutlak Bilgi’dir. Burada hakikat sembolik bir inanç değil; zihnin kendi kendisinin tamamen bilincinde olduğu kavramsal felsefi kavrayıştır (Bilim / Wissenschaft).
İşte özne-nesne veya teori-pratik birliği bütünsel bilgiyi, yani Mutlak Bilgi’yi yaratır. Buradan hareketle Hegel, bizi Tinin Fenomenolojisi’nden çıkarıp saf kategorilerin diyalektiğinin işlediği Mantık Bilimi’ne (Wissenschaft der Logik) davet eder. Mantık Biliminde ise, özne-nesnenin birliği Mutlak İdee olarak karşımıza çıkar.
Tarih, insan bilinci ve emek
Tarih, bilincin kendi özüne ulaşmak için harcadığı emektir. Aynı zamanda tarih, özgürlük bilincinin ilerlemesinin tarihidir. Daha açık bir ifadeyle tarih, bilincin kendi özüne ulaşmak ve özgürlüğünün farkına varmak için geçirdiği zorunlu tecrübeler bütünüdür. Duyusal aşamada nesneler sadece algılanır, Aydınlanma yarar ekseninde bakar, ahlaki vicdan dünyayı iradeyle kurar ve en nihayetinde bağışlama (Verzeihung) ile birey ile toplum arasındaki o yıpratıcı kavga çözülür.
Bilinç; dışındaki kurumların, devletlerin ve kültürlerin Tinin kendi özünü dışlaştırmasından (Entäußerung) başka bir şey olmadığını zamanla kavrar. Bu aşamada dış dünya artık özneye yabancı bir nesne değil, öznenin kendi özünün aynadaki diyalektik yansımasıdır. Bu durum, felsefi düşüncenin en çarpıcı kırılmalarından birini sunar: Özneyle nesne arasındaki o uçurumun aslında bir yanılsama olduğunu görmek. Bilinç, tarih boyunca yaşadığı tüm bu yabancılaşma ve nesnelleşme aşamalarını zihnine çekip kavradıkça, tarihsel zamanı ortadan kaldırmaz; onu kavramsal olarak yeniden inşa eder.
Nitekim bu kavrayışla birlikte açıkça görülür ki; kölelik günleri de, mutsuz bilinç dönemleri de, Fransız Devrimi’nin yıkımları da aslında insanlığın kendi kendini doğurma hikâyesidir. Diyalektik gelişim, sancılı kırılmaları zorunlu kılar. Hegel’in bu devasa yapıtında, tekil insan zihni kök, toplumlar ve kültürler gövde ise; Mutlak Bilgi, tüm bu ağacın ne için büyüdüğünü anladığı o en olgun meyvedir.
Dinin ve aydınlanmanın aşılması
İnsanlık ve toplum geliştikçe (eğitim ve kültür yoluyla), başta sahip olduğu o saf ve doğal yaşamından kopar. Kendine yabancı bir hukuk, devlet ve dünya yaratır. Bu dünyada kendini yalnız ve ezilmiş hisseder, çareyi din/inanç dünyasına kaçmakta bulur (Dünya ikiye bölünür). Tam bu sırada “Aydınlanma ve Akıl” sahneye çıkar, inancın aşkın nesnesini boşaltır, onu dünyevi/yararcı bir zemine çeker. Ama Aydınlanmanın kendisi de indirgemeci kalır; çünkü dünyayı sadece “fayda” ekseninde kurar.
Aydınlanma da Hegel için, kendi içinde derin bir tek yanlılık, bir eksiklik barındırır; çünkü dünyayı, sadece maddi, ölçülebilir, hesap kitap yapılabilir, fayda odaklı görür. Kendi adıma, Hegel’in Aydınlanma’ya yönelttiği eleştirisi bana hep çok isabetli gelmiştir. Çünkü gerçekliği tek bir boyuta (fayda) indirgeyen anlayış, gerçekliği bütün olarak kavrayamaz.
Hegel’e göre Aydınlanma felsefesi de Tin’in estetik, ahlaki ve dini boyutlarını yok sayan indirgemeci bir bakıştır. Bu sebepten ötürü Hegel, Aydınlanmanın da aşılması (Aufhebung) gerektiğini açıkça belirtir. Hegelci külliyatta aşma (Aufhebung) kavramının, bir şeyi “çöpe atmak” değil, “yukarı kaldırıp muhafaza etmek” anlamına geldiği unutulmamalıdır.
Yani Din ve Aydınlanma, Mutlak Bilgi’de yok olmaz; onların haklı içerikleri (Din’deki aşkınlık ve yaratıcı tanrıya inanç duygusu ile Aydınlanma’daki somut fayda bilinci) felsefe içinde farklı bir biçimde korunarak daha yüksek bir düzeye taşınır. Dolayısıyla Aydınlanma, Mutlak Bilgi’ye giden yolda basamaklardan sadece biridir.
“Tarihin kurnazlığı” (List der Vernunft)
Peki, bu basamakların ardında ne var? İşte burada Hegel’in en ilginç kavramlarından biri devreye giriyor: “Tarihin Kurnazlığı” (List der Vernunft). Bu kavramı, önceleri anlamakta zorlanıyordum. Ta ki, şimdi adını anımsayamadığım yaşayan bir Alman filozofun bir makalesini okuyuncaya kadar. O zaman tamamen kavrayabildim.
İnsanlar, kendi tutkuları, çıkarları ve sınırlı hedefleri peşinde koşarken, Dünya Tini (Weltgeist) onların bu bencil hareketlerini kendi büyük amacına –özgürlüğün bilincine varmasına– hizmet ettirir.
Örnek vermek gerekirse, birey, Fransız Devrimi’nde özgürlük için savaştığını sanarken, Tin aslında onun aracılığıyla eski rejimin katı tözünü paramparça etmektedir. Mutlak Bilgi, işte bu kurnazlığın farkına varıştır: Özne, dış dünyanın kendi eseri olduğunu anladığında, aynı zamanda kendi eylemlerinin bile Tin’in görünmeyen elinde şekillendiğini kavrar. Ama bu, öznenin gücünü yitirmesi değil; öznenin, kendi sınırlı bilincini aşan bir Tin’in parçası olduğunu idrak ederek gerçek özgürlüğe ulaşmasıdır. Bu noktada Hegel, özne-nesne birliğini en yetkin biçimde formüle eder.
Kant’ın eleştirisi
Hegel felsefesinin en özgün uğraklarından biri de Kant eleştirisinde somutlaşır. En hoşuma giden de Hegel’in Kant’a yönelttiği eleştirilerdir.
Hegel’e göre Ahlaki Bilinç (Kant’ın ödev ahlakına denk gelen evre), bireyin kendi iç sesine göre hareket etmesidir. Fakat burada özgürlük henüz toplumsal ve kurumsal boyuta tam oturmamıştır; çünkü bu özgürlük hâlâ “olması gereken” (Sollen) düzeyinde takılı kalmıştır.
Hegel’e göre Kant’ın ahlakında (Moralität) birey, kendi içsel yasası (pratik akıl) ile dış dünya (toplum, doğa, arzular) arasında amansız bir yarılma yaşar. Söz konusu yarılma, Kant’ın fenomenal (görünen) dünya ile numenal (kendinde) dünya arasında çizdiği katı sınırdan kaynaklanır. Bu yüzden Kant’ta “mutluluk” ile “ahlak” asla barışmaz; hep “ödev” uğruna mutluluktan feragat edilir.
Hegel, bu yarılmayı felsefi açıdan çelişkili bulur. Nitekim Kantçı yaklaşım, insanı iki ayrı parçaya böler: Bir tarafta saf akıl sahibi ahlaki özne, diğer tarafta arzuları, bedeni ve toplum içinde yaşayan bir varlık. Hegel, bu durumu aklın doğadan ve toplumdan tamamen kopartılması olarak görür ve bunu kabul edilemez bulur. Alman düşünürü Herder de, Kant’ın Akıl anlayışının tarihsel ve toplumsal olmadığına dikkat çekerek Kant’ı eleştirmişti.
Kant için özgürlük, yalnızca bireyin kendi yasasını koymasıdır; Hegel için ise özgürlük, kişinin kendi yasasını aynı zamanda toplumun evrensel yasası olarak görebilmesidir. Peki, bu nasıl olur? Ancak ahlaki bilincin “aşılması” (Aufhebung) ile. Yani Hegel, Kant’ın özne-nesne ayrımını, aşılması gereken tarihsel bir duvar olarak görür. Bana sorarsanız, Hegel burada Kant’a çok sert ama bir o kadar da yerinde bir eleştiri yapıyor.
Mutlak Özgürlük ise ancak Tinin, kendini devlette, sanatta, dinde ve felsefede tam olarak gerçekleştirdiği, bireysel irade ile evrensel iradenin çatışmadığı Sittlichkeit (Törel/Tözcü Etik) aşamasında ortaya çıkar. Diğer bir deyişle, ahlaki bilinç, mutlak özgürlüğe giden yolda aşılması gereken bir alt basamaktır. Hegel’e göre akla dayanan, birey ve toplum iradesinin çatışmadığı toplum, gerçek etik (Sittlichkeit) bir toplumdur.
Özetlersem: Aydınlanma döneminde inanç dünyasının tek yanlılığı eleştirilmiş, ama Mutlak Bilgi aşamasında Din de Aydınlanma da daha yüksek bir bütünlük içinde aşılmıştır. İnsan, devlet ve kültür dünyasının aslında kendi eseri olduğunu anlayarak mutlak özgürlüğün kavramsal bilincine ulaşır.
Ama unutmayalım, Tin’in yolculuğu biten bir şey değil. Mutlak Bilgi, tarihin sonu değil; Tinin, geçtiği yolları ve kendi geçmişini kavramsal olarak kavradığı bir olgunluk anıdır. Tin, her yeni kuşakla birlikte önüne çıkan yeni çelişkileri göğüsler, onları aşar, hem ahlakı hem de özgürlüğü her defasında daha üst bir seviyede yeniden inşa eder. Bu nedenle Hegel’e göre tarih, tamamlanmış bir kitap değil; özgürlüğün diyalektik bir ivmeyle sürekli genişlediği ve derinleştiği canlı bir süreçtir.
Fukuyama gibi yorumcular Mutlak Bilgi ve sonrasını ‘tarihin kapılarının kapanması’ olarak okusa da, Hegelci mimaride bu nokta tarihin sonu değil, diyalektiğin nitelik değiştirmesidir. Çünkü Mutlak Bilgi aşamasında Tin, tarihsel yapısını ilkesel düzeyde tamamlar. İlerleme artık niteliksel bir ‘yeni aşama arayışı’ değil; elde edilen özgürlük ve kavramsal bilincin her yeni kuşakta yeniden üretilmesi, derinleştirilmesi ve somutlaşmasıdır.
Hegel’in özgürlük anlayışı
Hegel’in gerçek özgürlük anlayışı üç temel dayanağa oturur:
- Öz-Belirlenim ve Akılcılık: Özgürlük, insanın dışsal zorlamalarla veya rastgele dürtülerle değil, kendi aklıyla koyduğu kurallara göre hareket edebilmesidir. Birey, aklı sayesinde kendi eylemlerinin ve kararlarının öznelliğini aşar; akılcı olana uydukça özgürleşir.
- “Ötekinde Kendi Evinde Olmak” (Bei-sich-selbst-sein im Anderen): Hegel’in en bilinen özgürlük tanımlarından biridir. İnsan tek başına soyut bir adada özgür olamaz. Gerçek özgürlük, başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler ve içinde yaşadığımız toplumsal kurumlar (aile, sivil toplum ve devlet) vasıtasıyla somutlaşır. Kuralları ve başkalarının varlığını bir “engel” değil, kendimizi gerçekleştireceğimiz bir “ortam” olarak gördüğümüzde özgür oluruz.
- Tarihsel İlerleme: Hegel için tarih, “Tinin özgürlüğünün bilincine varmasının diyalektik tarihidir.”
Sonuç
Hegel, Tinin Fenomenolojisi’nde, insanlık bilincinin en ham evresinden Mutlak Bilgi’ye uzanan diyalektik yolculuğunu gözler önüne serer. İnsanlık, başlangıçtaki saf ve doğal yaşamından koparak kendine yabancılaşmıştır. Bilincin öz-farkındalık arayışındaki ilk kritik duraklarında —özellikle Stoacılık ve Şüphecilik evrelerinde— insan, toplumsal ve tarihsel koşullar karşısında hissettiği çaresizlikle dünyadan geri çekilmiş ve kendi içine kapanmıştır.
Stoacılık aşamasında bilinç, dış dünyadaki köleliği ve krizleri yok sayarak soyut bir zihinsel özgürlüğe sığınmış; Şüphecilik aşamasında ise dış gerçekliğin değerlerini olumsuzlayarak kendi varlığını kanıtlamaya çalışmıştır. Ancak dış dünyadan kopuk bu içsel özgürlük bilinci derin bir yarılmaya götürmüş; kendi çelişkileriyle yüzleşen insanlık, çareyi ilk olarak din ve inanç dünyasının aşkın sığınağında (Mutsuz Bilinç) aramıştır.
Bu sancılı tecrübe, nihayetinde bilincin kendi aklını ve öz gücünü keşfetmesini sağladı. İnsanlık kazandığı bu birikimle; hukuk, devlet ve kültür gibi kolektif kurumları inşa etmeye başladı. Ardından Aydınlanma ve Akıl vasıtasıyla dogmaları birer birer yıktı. En nihayetinde insan; toplumsal ve tarihsel dünyayı kendi zihinsel ve pratik üretiminin bir eseri olarak kavrayarak yabancılaşmayı aştı. Böylece gerçekliğin öznenin etkinliğiyle üretildiği bilincine erişilmesiyle birlikte, özne-nesne birliğine ulaşan bilinç Mutlak Bilgi’ye ulaşmış olur.
Bu açıdan Hegel’e göre özgürlük; bireyin kendi başına edindiği soyut ve anlık bir durum değil, insanlığın tarih boyunca çelişkilerle yüzleşerek, hatalarından ders çıkararak ve her aşamada kendini aşarak ulaştığı kolektif bir kazanımdır. Tin, ancak bu uzun ve sancılı deneyimleri ve geçtiği tüm tarihsel durakları bütünsel olarak içselleştirdiğinde kendi özünü gerçekten kavrayabilir.
Umarım bu üç bölümlük seri, Hegel’in o devasa düşünce sistemine bir kapı aralamıştır. Sonraki yazılarda, Hegel’in üçlü Sistemi (Mantık Bilimi, Doğa Felsefesi, Tin Felsefesi), takip eden yazılarda Mantık Bilimi, Özgürlük-Akıl İlişkisi, Kötü Sonsuzluk-Gerçek Sonsuzluk gibi konular ele alınacak. Görüşmek üzere!













